Ona kadar saydım, bir iki…
Sersemliğin haddini aşmış uykuluk, göz kapaklarım meydan okumakta kulaklarımda yankılanan uğultuya. Bir iç ses ya da dip, sonsuzlukta, süre geliyor, tekrarlanıyor ve baştan başlıyor istemsiz bir algıyla. Giderek kayboluyor düşüncelerim, saydamlaşıyor matlığım, koyulaşıyor mutlu tanımlanan yalnızlığın takıntısı. Kesik tınılar var çerçevede, ekseninde dönüyor ve siliniyor. Uzun zaman alınıyor hesaplamak için terimlere, sekmeye uğruyor ve sertleşiyor hayallerimde.
Şimdi ise keskin bir koku, hala yanımda, belki de yanı başımda sayıklar durur sarsıntılarım. Kayar gök yüzünden ince, derin ve bir o kadar da serin. Henüz Şubat, yılların içinde sürüklenen katmanların en anlamsızı. Gülümsemeyen insanlar çehremde, arkalarına geçtiğimde fark ediyorum gülümsemenin tablosunun soğuk bir tanımdan sıcaklığa ulaşan yapaylığını bir şekilde. Bu ne sanrı, ne de sarmış üzerime korkunun sarmaşık oluşturmuş sarmal yapısı. Kaçıyorum, bu gece olacak, ya da olmalı ne varsa kaçamaklığa dayalı yapay tanılarım.
Biri tanıyor kişiliğimi, tanımsızlığa itiyorum. Diğeri ardımda, aşkın bir tanımı olduğu konusunda diretiyor. Silkeleniyorum, üzerimde epey ağırlık, kirişleri kırmış kolonlara çarpıtıyorum düşünceleri. Sızlıyor, her bir çarpışma Cern üzerinde bir etki yaratıyor. Ayrışıyor kimyalarımız, küçülüyoruz, küçülen ne varsa ardında büyüyor umutlar. Yükseliyor, en alçak adamdan bir model oluşuyor bu dramanın konusuna. Başrol; ağır basıyor, giderek geri atıyor adımları bedeni, simli bir çehreyi alıyor içine. Sinesine çekmiş olduğu her bir tümce eskiyor karanlık bir köşeye sinmesiyle.
Gece doluyor ardından gözlerinde, gizlenmiş, masum bir çocuk çıkmaya çalışıyor içeriden. İzin vermiyorum, gizle sözlenmiş bir yapıya itaat eder bakışlarım sızıntı olduğunu bildiriyor göz bebeklerimden. Geçmişi süslüyorum geleceğimle, gecelik üzerinde. Unutmak istiyorum ne varsa eskiye dair, ne geçmişse eskimiş her daim. Kayboluyor baktığımda gözlerim, susuyor sözlerim karşısında gözlerin. Uyumak için yatmıyor bedenim, unutmak, umursamamak ya da ummak. Sanmak; her şeyin düzeleceğini, kaybolmanın kötülüğün aksi ile büyüyeceğim hayalini. Yelkovan koşuyor peşimde, akrep bir köşede. Bir kuytu bulamamış ruhum zig zag çiziyor emsalinde. Tını derinden, anyone ya da anywhere. Belki ikisi birden eşlik ediyor ruhun dinginliğine. Bir koşturmaca başlıyor farkına varmadan, hatalarım peşimde. Ne de peşkeş çekmiştim oysa hata yapmaz gibi görünen benliğime. Giderek aşağıya, daha da altına çekiliyorum her şeyin. Biri uzakta, elini uzatıyor; bir ellerini bıraktığım, inanmadığım ruh ikizim gibi davranıyor.
Algım açık değil bu konuda, nasıl böyle olabilir? Nasıl bu soru herhangi bir W sorusu şekline bürünebilir ? Kendimi kandırıyorum yıllardır, yıllardır; yılların bir şekilde bir yıla sığacağına kanıyorum. Evet yıllardır, asırlar boyu anlık bir süre alacak sanıyordum. Tanıyorum, bu ben değildim; ben, bu benlerle büyümüşsem de vücudumda, bu benliğin şehvetine sürüklenmedim. Değiştim, değişen bir ben değildi aslında, seyreltilmiş bir çözelti gibi dibe çökmüştüm yasımda. Yaşımda, kaybettim; yaşımda oldum birlikte, yaşımda doldum göz yaşları eşliğinde. Geride kaldım, bir seri idi belki yakalamak için uğraştığım. Tekrar ve tekrar geri döndü bensizlik, secde etti eskide, taptı Tanrı denen ahenki bozulmuş ritime. Kandı, sandı ki Tanrı atardı onu herhangi bir role. Seyirci yoktu sahnede, kaçtı, yaşamıştı hep kendini göstermek için perdenin arkasında bir yerde. Resesif bir tutum bu, açık; öyle rahat davranırdı ki dominant sanırsın ! Sürüldü önüne bir tür düzenek; biliyorum dedi, bilmediğim bir şey varsa gösterilmeliydi. Kindi, ne bir hindi ne de başka bir canlı kurban olurdu ortada; ne bir noel, ne de bir paskalya sunumu idi tabloda. Ya da basit bir yakarış, dokuz ayın gerisinde kalmış doksan günün orucunda.
Es geçti kendini, sekti bir çocuk gibi zemine çizilen birkaç kare içerisinde. Terk etmişti diğerleri, şişe yarım; belki daha da çok onun gözünde. Yavaşça doğrularak biraz da sallantı eşliğinde birkaç hapın içerisinde olduğu kaseye uzandı elleri. Bunu yapmalı mıydı, ya da yapılan bir eylem mi insanı yapaylığa iterdi ? Devam etti, birkaç tane, birden fazlası; dozajı aşmış her aşkın ıstırabı işlemiş kanın, soğukluğuna uzattı kalbinin bir parçasını. Kandı, kanadı daha çok; sandı ki sanrı yapay kendi gibi, tanı yokmuşçasına kabullenmedi hasta kişiliğini. Tanınmıştı oysa çokça zaman öncesinden, yatardı sersefil, uzanmıştı bedenler teninin üzerinde sekmesiz. İki bin sekiz, belki üzeri, belki üzerinden bir çok kere geçilmişti o senlerin.
Kesildi ses, büyük bir boşluk; koyun gibi, toynağı olmayan şeytanın gizli fısıltısı kulaklarda ya da bir ışık, çağırıyor… Uzaklaşıyor beden, kasılıyor bir epilepsi vakası gibi, daralıyor hisler, darılıyor var oluşa. Varlık yetmedi de yokluk mu var sayıldı bu yaşamda ? Kaynıyor düşünceler, derece yüksek; biri ya da birileri yükseltmeli yaşam sıcaklığını. Tüm bu anomali paradoks oluşturuyor kişiliğimle; ben mi saf bir tarafta kaldım da hiçbir kimyasal bileşenim olmadı ya da kimya(m) mı bozuktu da matematiğin yanılgısıyla direndim, bilmiyorum. En çok mantığa ve en çok mantık yoksunu duygularıma kanıyorum. Sanıyorum ki kanıyorum, boşalıyor bileklerimden beyaz zemine; yukarısı karanlık…
Bir koşturmaca başlıyor o anda; yelkovan sağa, akrep sola dönüyor. Sene iki bin yirmi bir, aylardan Ocak… Tepe sessiz, henüz ışıklar yanmamış sokaklarında. Güllük tarafından bir araç yanaşıyor Mehmet Akif’in yamacına. Hızlı adımlar ile başı aksesuarlı bir cisme yöneliyor umutsuzluğum. Konuşma başlıyor kalitesiz mikrofondan, süre geliyor iki defa. Bir kez daha tekrarlıyorum duymak istemeyen kulaklarıma, bir kez daha Araf yolculuğunun kahve molasına. Kantin kalabalık o sabah, ne bir cisim uçuruyor rüzgarı ne de bir sessizlik bastırıyor feryadı. Aklımı kurcalayan bir iki dilimlik süzgeç zamanda; taşıt, arkası ağır basıyor. Önünde sadece iki kişi, ardında bir beden ve geçimsizlik. Bilmediğim bir kırk beş dakika karakola ve ardından bir otuz beş dakika daha buruna. Araç duruyor; içerisinde bir grup personel varmışçasına ürünü sandığa koyuyor…
İşte o anda es veriyor notalarım, son olacakmış gibi yazmıştım bu başlığı. Sarılıyor kaset zamana, tutunuyor. Birkaç hamle ötesinde mat olacakmış gibi düşüncelerim, boğuluyor. Hayatım dökülüyor sayfalara gözlerimden, gönlümden bir parça daha kopuyor, sığdırmaya çalışırken Tanrı’ya göndermek istediğim zarfın boşluğuna. Bu ben değilim, hem ben hangisi oldum ki benliğimi kaybettim ? Bu sen değilsin, bu her neyse hiçbirimiz… Okumak istiyorum bazen; farklı düşünceler, farkı fark edebileceğim farksız karelerden ibaret gibi gelmeyen sözcükler. Düzenbaz kişilikler, düzene ayak uyduran sistematik birimler. Her biri, hepsi gibi olmaya çalışıyor milisliğim, güce tapıyor ve güçsüzlüğe karşı koyuyor. İlerliyorum; ardımda birkaç yaşam, önümde paha biçtiğim yaşamların densizliği. Bu nasıl bir suret aynada, nasıl bir sürat yavaşlamaya çalıştığım zamanda…
Gardım düşüyor, git gide klişe sözlerin eşliğinde bir avuç dolar için saat, bir el dolusu zaman için kum gibi dağılıyorum. Ne kimseyi sevebiliyor, ne de inancımı insandan öte taşıyabiliyorum. Tüketiyor çokça zaman alkolü vücudum, promil değerleri yaşamsal bir göstergeyi yansıtmıyor. Bir beden olmalı ölü, bir yaşam olmalı belki de ölümsüz. Susmalı ya da, bir siluet olmalı görseli görgüsüz. Çıkmalı kendinden, olmamalı kendi gibi hissettiği her bendi secdinde. Göstermemeli, görmemeli hiç kimse beyninde. Ben ne bu, ne de bunun dışında bir buyruk oluşturdum kafama. Ne de bir su, ya da ışık aradım karanlık çöllerin ıstırabında. Farkında değilim ama bir tema var yalnızlığın koynunda, doğrultu eş değer, doğru bir ikaz gibi çalkalanıyor aklımın kök salmış, demir atmış yolcularında. Bu topraklar işte, her şeyi yaşadığım yer, beni buradan göstermemesi gereken tek nedenler…
Sersemlik… İhtiyacım yokmuş gibi davrandığım her seferde, direniş ya da; tek başına yapabilirmiş gibi davranırken sessizliğimle. Uyuşmuş gibi, titrek elleri ile bir kadehe daha, bir kimyaya daha bürünebilirmişçesine.
Ona kadar saydım…
Sersemlik bu,
Sersen !
Bir sersem gibi dağılacak kırılganlığım, koyu kırmızı halının üzerine ve Ocak’ta yanacak tenim…
O’na kadar saydığımda…
Acı çeksem de, yakacağım tenimi, seninle !