Düş Öyküsü


Rengi yok, dengini bulamamışlığın. Sessizlik bir hecede, bir fısıltı ile geçiyor kendinden. Solgun teninde, kesiliyor kanama içeriden. Üzerinde zeminin mahvolmuşluk, pıhtılaşmış koyuluğa, sonu yokmuşçasına başrolü vermişler yatarken yüzü dönük, sönük bir oyuna. Yavaşça kalkıyor bedeni, ayakları yok. Uzatıyor kollarını boşluğa, kimse alkışlamıyor seyircisiz semada. Gökte binlerce göz, her şey onu izliyor; parıldıyor bir yıldız gibi, Ay çekiliyor karanlığa, ışığı vuruyor okyanus maviliğinin siyahlığında.

Sahne tek, canlandırılacak bir karakter yok; ölüm var, öldürülmesi gerekenler. Giz var her izde, her sicim bir biçim gibi nitelendirildiğinde. Din yok bu sahnede, hiç kimse istemiyor Tanrı’yı oynamak. Oyun maksadını aşıyor, kendini geliştiriyor her yüz ifadesiyle. Kalemi almaya çabalıyor olmayan elleri, ayakları yüzeyde, dans ediyor her bir damla iz düşümüne vurduğu darbelerle. Tını çok uzak değil yakında yankılanıyor. Sakalında çehrenin, biraz da üzerinde kaplıyor duman çevreyi. Her bir duman bir keşke gibi geziniyor aklının odalarında. Her bir kadeh bu son diyerek içiyor geçmişin bedelini. Siniyor kendi bakışları ardında, başkalaşma, başka ne varsa o olma yolunda her arzusu, birikiyor. Bozukları hala cebinde çalkalanıyor, bir kaç ölü başkan resmi olduğu kağıt parçaları eşlik ediyor onlara. İçinde yaşıyor benliği, ben diyemediği birkaç resim duruyor masanın aşınmış tarafında. Çıkmalıyım diye düşünüyor, bir çıkış yolu olmalı buradan. Bir kapı olmalı ölüm, bir anahtardan ibaret yaşamda. Güz düşmüş bir dün gibi, bugün gibi yağmalı yağmurla. Sendeliyor, kesik kesik ışık vuruyor pencereyi kaplayan yırtık perdesinden. Göz bebekleri küçülüyor, sözleri her an, her saniye bir nebze daha azalıyor…

Şubat ayının bir pazar gecesinde geriliyor bedeni; yağmur parça parça, kurak toprakların emsali çukurlaşmış göz bebekleri bu yaşlarla. Duymak istiyor ama yapamıyor, işitemiyor hiç bir ezgiyi bu karanlıkta. Ellerini uzatıyor kadehe, sahnede başka bir oyuncu beliriyor. Özlemini duyduğu o kader, bitmesini, tükenmesini istediği arsız keder. Bir oyuncu daha topuk sesleriyle sahnede, sessizlik ! Sessizlik, bir hecede, bir tümcede; sessizlik, kederin üzerini örten bir matem sadece. Beyaz bir çarşaf uzun soluklu koridorlarda, ölçülenmiş bir kefen çürümüşlüğün altında yatan toprakta. Kırılmış kemikleri kaburganın ardında, bahşedilmiş karşı benliğin her bir uvzuna. Bahşedilmiş yaşamak ! Bahsedilir hep yaradılışın ahenkli yanında. Evet bir oyuncu daha sahnede, hem de olmaması gereken şekilde, kabullenemediği bir biçimde kadın…

Dizginleri bırakıyor elleri, ön sıralardan bir koltuk çalıyor bedeni. Kadın oyununu sergiliyor, gözlerinin içine bakıyor. Yüzlerce koltuk, her biri sahnedeki yaratığın üzerine oturmasını bekliyor. Aşağılanmış bir düş bu, farklı bir seyir denizin rotasında. Biraz da okyanus kokuyor kadın, maviliği oynarken boş bir semada. Kadın; güzellikle betimlenmiş, canlı renklerle donatılmış; ufak bir çocuğun gözlerindeki parlaklığı aldatmak için başka bir ülkeden getirilmiş basit bir oyuncağın yansıması. Kadın; her yakamozda, bir ayın bir kaç gününün leşliğe atılmışlığı. Çürümüşlüğü, toprak olmadan üzerinde bedenin bir koku salgılaması, kanaması ya da satılması başkalığa. Kadın; henüz çok erken, masum bir kız çocuğu sayılması için bu yaşamda.

Perde kapanıyor, yüzlerce koltuk perdenin arkasında hayat buluyor. En çok onlar alkış tutuyor bu duruma, bedenini kaldırırken ön sıradan, işitiyor ne varsa ardında. Yavaş adımlarla gözlerinde büyüyen, koyu kırmızılığa yöneliyor düşünceleri. Titreyen ellerini uzatıyor perdenin aralığındaki görüntünün, yarı simülasyon, yarı gerçek kesitine. Orada kadın ! Binlercesi ile, yüzleriyle, nefesiyle ve gerçekten uzak gözleriyle… Arkasını dönüyor ihtiyar, her bir yanı aynalarla çevrili. Ak düşmüş saçları bırakıyor zemine kendilerini. Eriyor teni, kemik çıkıntıları gösteriyor vücudun her yerinde var olan tükenmişliği. Çizikler beliriyor alnında, çehresinden dökülüyor her bir güzün nemli hayalleri. Kadın yine, orada işte, hiç de oralı değil aslında. Maket bir oyuncağı andırıyor beş paraya satılan güzelliğin girdabında. Adımları sürüklüyor bedenini, sahnenin dışarısına atıyor herşeyini. Yağmur yağıyor, mazgallar içine çekiyor kaybolmuş damlaların birikintisini. Bir adım daha atıyor sokak lambaların karanlıkla buluştuğu noktaya doğru. Hiç var olmadığı gibi, hiç belirmemiş gibi bu öyküde.

Kayboluyor, belki de bir adam yoktu bu düşte.

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.