Serseri


Dönmeyecek. Peşinden gitmeli miyim yoksa bırakmalı mıyım kırgınlığımı burada, bu yığınların arasına. Fazla uzaklaşmış olabilir mi, Aynikola’dan atılan her adım ne denli yaklaşabilir ki Eşme’ye… Beklemeli mi yoksa, bir bedel daha ödemeli mi bu sessizliğin hıçkırık tutmuş ahenksiz ritmine.

Epey geç oldu, sekiz yılı üzerinden atamadı akreple yelkovan, hala ilk gecenin karanlığında saat dört. Hala sayıklıyor uykusunda şiddetli bir sarsıntının içerisinde olan serseri. Diri bir şekilde atıyor bedenini, seri bir şekilde ilerliyor düşlerindeki katilin temsili. İstedim ölmesini, belki kendimin, belki de serin bir gecenin ilerisinde çok uykusuzdu benliğim. Kaybetmişti ekseni, düşleri ufuk çizgisinde bir yerde kayboluyor, gerçeklik merkezden doğuyordu akşama. Sabahında sessizlik bozarken yağmuru, güneş kaçırıyordu bulutları sanrıdan. Ne bağışlanabilir bir kabahat ne de sızlanılacak bir af gelebilirdi Tanrı’dan. Ya da bir yaptırım her şeye belki de yeniden başlamak dizeleri yazılabilirdi tarafımdan. Boş bir sayfayı kopardı yaşamından, karalamadı hiç, düşünmedi bunları serseri !

Önce ucu sivri bir kalem almıştı eline dili gibi, çizdiği şekiller vücudunda diri diri yakılıyormuş hissi verdiğinde bıraktı. Ardından bir bıçak denedi keskin, yaralar derinleşmedikçe anlamını yitirmişti. Sonra yıllar önce eski bir dostunun aile mesleğinden kalan parçaları buldu dolabında. Küçük kesikler, gittikçe derinleşti, zaman geçtikçe her yerinde yansımaları oluşmuştu. Periyodik bir dönemin kalıntılarını her zaman taşıyacağını düşünmemişti o an, yok olmak, tükenmek belki de erimek istedi bir mum gibi serseri. Kolaydı kanamak, basitti aldanmak… Hiç bir zaman zor olmamıştı onun için aldatmak.

Bir ikon oluşturdu kendisi için, kopyaladı düşünceleri dağıldı her bir yere unutmaya yüz tutmuş düşleri. Anılar ardında, birer birer yok oldu zamanla, daraldı gittikçe geldiği yollar, dönüş için bir patika dahi yoktu baktığında. Tünel gittikçe kararan, içince içerisinde hayatların yanmış, tuzlanmış kırıntıları ile korkulu siluetlerin yansımasıyla dolmuştu. Her biri peşinden gelir, bir çok bilinmeyeni ile denklemleri oluşturur, düşlemlerini giderek kabusa dönüştürürdü. Uzaktı cennetten, giderek yanmakta, kararmaktaydı teni. Aynikola’nın rüzgarı savuşturmuştu sarı saçlarından ruhundaki parlayan ışığın rengini. Pauline kasırgası yok etmişti iki yüz canı, aptal kutuları her bir yanda gösterirdi yüzyılın fırtınasını. Kendisinden bir parçayı o yıl kaybetmişti serseri. Güneş yoktu koridorlarında, yapay bir aydınlatmaydı ölümün deriyi sönük, buz gibi soğuk yapan evresi.

Karahisar olarak anılmaya başlandı ardında, anımsıyorum o gün ışığından on üç sonrasıydı gece. İkinci paragrafındaydı öykünün serseri; hızlı adımlar hiç olmadığı kadar, ne olduğunun farkına varılamadığı bir koşturmaydı aslında. Artık her detayına kadar hatırlayamıyor, her sahnesini tekrar yaşayamıyorum bu dramanın. Kalabalık dağılacak gibi değildi o an, herkes O’nu bekliyordu, her kimse insanların içinden asla O olmak istemiyordu. Sahneye çıktı serseri, şovunu hızlı bir şekilde sergilemişti. Kalabalıkta ön kısımlardaki seyirciler alkış tutuyor, çığlıklar atıyordu. Güçlüydü, hiç olmadığı kadar sert basıyordu ayakları prefabrik yapının zeminine. Dışarı attı bedenini, ılık bir esinti ve şehir; ayaklarının altından kayıyordu. Yıldızlar oyuncuya göz kırpıyor, bir kaç tanesi düşüyordu göz bebeklerinden. Rüzgar dağıtıyordu saçlarını, altından dönük kararmış gümüşe. Biliyordu serseri!

Dönmeyecekti. Gitmeli miydi peşinden…

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.