Zeminin beyazlığına yazılmıştı çoğu sözcük; karardığında gök yüz, yağmur boşaltırdı ıslaklığını yüzeye. Bazen Pazartesi ya da Perşembe tanık olurdu iklimin hüznüne. Gece sabahlardı ardından, bir bir yere devrilirdi yarıda tıkanmış akşamdan kalma şişeler. Uzundu oysa gece, sabahın ışıklarına mil çekerdi gözleri istemsizce. Dilekti aydınlık, dilenircesine açardı ellerini yaratıldığını düşündüğü ilkeden ötürü Rab’bine. Geçerdi köşesine adım adım emekleyerek bir çocuğun siluetinde, silerdi… Silkelenirdi sildiğinde resmini tüm çizmeyi aşan çizimlerinden.
Öyle bir gecenin söylevlerinde rıhtımı bulmuştu kişiliğim, çoğul eklerle yinelenen şizofren tespiti konulan emsali kimliğim ile yürüyordu isterik biçimde yönlendiğim her sicimsiz cisimim. Kimim ? Her kimse değil kim olduğumu biliyor gibi bir bilgi ile karşıma dikilmiş kimliği. Böyle bir gece, sorular peşimde kuyruk sokumu doğrultusunda sinsice peşkeş çekmekte. Henüz erken bir zaman dilimi ruhuma, yürümek soğuk bir duş gibi sıcağın koynunda. Bir gidiş var bu yol üzerinde aksini görmeden, bir şerit var hızlandıkça tek bir çizgi halinde gözlerimde beliren. Korkularım var yol boyunca, ürktüğüm düşünceler var püskürttüğüm korkuların tortusunda. Kanamam var içten içe, acil bir operasyon düzenlenmeli gibi hissediyor tüm hücrelerim içimde. Akciğer bir yanda, her yazılan tümce ile beyaz sayfada karalanıyor şarabın koyu kan kırmızısı renginin sarhoş tadında. Kaçtıklarım var benim, her köşe başında bekleyen bir karanlık son kibritimi benden almak uğraşıyla. Ve yalanlarım kendime, hala tanımadığını söylüyor bu yazarı içim için içtiğinde.
Saat bir nebze daha yaklaşıyor perdenin kalktığı, spotların yandığı sahneye. Gündüz maskesiz bir oyun gece çökmeden gözlerin sergilendiği; gece ise ardında, maskeli bir balo gece çöktüğünde sergilenenin gözlemlendiği. Aşk ardında büyülü bir iksir gibi inanç doğrultusunda, ya da basit bir placebo inanmak ile kandırıldığımız sahnenin huzurunda. Yalanların gerçek olduğu, doğruların yalanlarla doğduğu bir geleceğin geceliksiz düşlenmesi gibi, belki de gecesiz bir eğlencenin ışıkların yanması ile kendisini karanlığa bırakmasındaki sabit ivme ile düşüş seyri. Aşk evet, bu sayfanın en soluk italik olarak yazılmamış sözleri…
Bir nebze daha ardında perdenin, geniş bir balkon yapay kanıya. Tüm bu sadelik doğada, ılık bir esinti, kesik bir tını, ucuz bir roman yanımdaki koltuğun yamacında. Kupa içerisinde vodka damıtması ile oluşturulmuş bir İzmir şarabı gibi kokuyor perdenin arasından yükselen hava burnumda. Bir Pall Mall arayacak gibi iç organlarım ya da bir iğne darbesi ile dışarı vuracakmış gibi damarlarımda gezinen pıhtılaşmaya yüz tutmuş kan dolaşımım. Uzak bir ses biyolojik saati şaşmış bir dengenin, gel gitleri olan bir ışık, açık balkon kapısından içeriye sinme uğraşında olan gece batımındaki eşsizliğin. Dengim yok bu dengede, seans tekmiş gibi uzman ile görüşme talebinde bulunuyor her sek içtiğim, tekte kendini bırakan birkaç sekme. Sendeleniyorum, karşıdaki boş yapı içerisinde bir yüz gözleri ile beni içine çekiyor. Penceresine odaklanıyor perspektif, piyano darbeleri basarken notalar Persephone yankılanıyor. Sekiz kare sekiz parça ile çarpılıyor oyunda ve ben en öndeki soldan dördüncü, sağdan beşinci piyon haline geliyorum. İleri atılıyorum istemsiz bir şekilde, ikim adım birden atıyorum geri dönmeyi düşünmüyor gibi görünerek resimde. Ardımda bir boşluk bırakırken önümde bir yığın birikiyor istemeden. Anlamıyor kimse bahsettiğimden, her kimse anlar gibi görünmeye çabalıyor istemeden diye geçirerek içimden. Ardından bir adım daha atıyorum yedinci sokağın köşesine, sıcaklık hissedilir derecede artıyor. Birkaç adım daha atacak olsa ruhum, turuncunun bordoya dönük renginde kavrulacak gibi hissediyor. Bir hikaye anımsatıyor bu durum farkında olmadan, farksız bir kurgu ile aktarım başlıyor dudaklarımdan…
Yine bir on dokuz sonrası aslında, yaşamım boyunca iki ila üç haftalık bir dilim içerisinde kalan birikintilere basarak ilerlediğimi düşünüyor olduğum her hangi bir yazımın hatalı kodlamasında. Ocak, Şubat ve Ağustos… Kader kimilerine göre muazzam bir yapı oluşturmakta hayatta, kimileri için ise muazzamlığı oluşturmak için bir kelime anlamı yüklemekle yükümlü olarak tuttuğumuz kimliklerin dışa vurumu girdabında. Bir Ocak gecesi uyandım ve bir Şubat ile yürüdüğümde bir Ağustos gecesi uyuduğumu ve bir daha hiç uyanmayacağımı fark ettim. Tüm olanaklarım olasılığa dayanıyor ve bu durum Faver’ın bir kitabı ile izah edilmeyecek şekilde şansızlığa itiliyordu. Karmaşa bir karma parçası olarak yer almıyor düşlerimde, düşlediğim her şey basit bir yüzeyde buz kırılmadan dans etme uğraşı ile geçiyor düşlemlerimde. Hayal kurmak tek dileği ruhumun, beni yaşatıyorlar. Hayallerden kurulu bir realite yeterince gerçek hissettirebiliyor. Buna rağmen uyumak istemiyorum, sonu var, yarattığım dünya yeterince yaşamıyor orada. Yeterince yaşlanmıyorum yaşayarak göz yaşları olmadan. Her bir günün çelimsizliği, geçimsizliği ya da her neyse onun adı yansıyor dikildiğinde bedenim aynanın karşısına. Göz bebeklerim yosun tutmuş bir şekilde göz torbalarım epey su yutmuş nefes almaya çalışırken okyanusun dalgaları arasında. Bir nehir gibi yaşam ama sadece ileriye sürükleniyor beden ruh geriye gittiğini hissetse de. Aynaya bakıyor tekrardan alnı çiziklerle dolmuş, çehresi birkaç beden çökmüş kişiliksizliğim. Pencereden yansıyan ışık vuruyor odama. Perspektif içerisinden kendimi çıkarıyorum birden…
Karşı yapıdaki yüz kayboluyor odanın içerisinden ve aslında tamamen tahtalarla kaplı, penceresi dahi olmayan inşaat halindeki bir binaya baktığımı fark ediyor kararsızlığım. Kayboluyorum iki oda bir salondan oluşan evin içerisinde, gündüz ışıkları inatla çehremi aydınlatma uğraşı ile şarabımın rengini açık bir tona seyreltiyorlar. On altı yıl olmuş olabilir mi? Peki ya sekiz yıl? Ya da bir yıl olacak olabilir mi? Saymayı unutmuşum, oysa hep iyi tutmuştum aramı rakamlarla. Hep bir izleyici için sahnelerdim şovumu ortanızda. Kimi zaman iyi olurdu kötülüğüm, bazen de iyimser olarak adlandırılırdı kötülükle yaşayan sönüklüğüm. Birkaç milyar yıl sonra tamamen tükenecek, yok olacak bir ışığa tapar mıydı ki en köhne inanç bütünlüğüm? Altı yıl önce bir defter yaprağına döktüğüm düşüncelerin oluşturduğu bir şiir ile çarpışıyor olduğumu fark ediyorum istemeden. İnançlarımın eridiği basit bir noktadayım… Evet buydu işte ismi hiç düşünmeden.
Tekrar odanın içerisindeyim dörde beş. Başka pencere yok, farklı bir bakış açısı yok içimden geçen. Bu kez yarılanmış bir kadeh daha, birkaç sigara ardında. Bitmiş, tükenmiş iki şişenin yanı sıra içerisinde herhangi bir sıvı kalmamış kutu boşlukları… Birkaç çikolata eşliğinde henüz hepsi bitirilmemiş limon parçaları. Hepsi bu, tüm her şey farkına varamayacak olsam da bir bütünün; hiçbir zaman birleştiremeyeceğim parçaları. Altında kaldığım her zaman, başka bir anın üzerinde olduğumdaki yansıması…
Zeminin beyazlığı ardında,
Karalanmışçasına rengine hiç bakılmadan…