Jedi


Düşüşüm yüksek olacak, dönüşüm; acı bir hüznün, sert bir rüzgarın şiddetine eş değer bir baskı yaratacak benliğinde. Meleklerin indiği şehirden yer yüzüne, sokakların şeker kokusunu içine sindirdiği; karanlığın dumanı nefesiyle soluduğu, solmaya başlamakta olan yaprakların Sonbahar öncesinde kavrulduğu bir birlikteliğin, emri düşecek dağ üzerinde konuşlandırılmış, Kaynarca yolunun soldan batan manzarası. Güneş hiç doğmuyor orada, her bir kayan yıldızının ışığı yalnız gecenin fısıltılarında. Her ilerleyiş bir beklenti, her beklenti tekrar geri dönmek üzere. Mahlasını yitirmiş bir şairin bir manası olamayacak gibi nedense, keşkeleri torpido gözüne sıkıştırarak çalıştırmak üzere aracı sessizce.

Yol uzun; ilk durağı doksan yedi Kızılcık caddesi, yüksek yapılardan arınmış bir medeniyetin tek bir inancı gözettiği, yollarının da görüşleri gibi dar olduğu bir oluşumun en sebebsiz merceği. Nedensizliğimi bir köşeye itip anımsamaya çalıştığım, çabalarımla bir günümü doldurmak için uğraşımı gizlemediğim; sevimsiz, bir o kadar da çocuksu ruhumu henüz tuzlanmamış bir yolun eğiminde bırakıp, dakikalarca aşağı doğru bir yön ile yükselen bir ivmeye sahip bir şekilde rüzgara, hıza ya da neyse ona adadığım bir gün kar yağarken. Bırakılmışlığımın altı ayı; geceleri soğuk geçerken, güzeldi içimdeki velet için gündüz düşleri. Ağza alınması gerekirdi saçıma yapışmış olan cikletin ve büyük bir uğraş gerekti çıkartılması için. Doksan üç avlusunda bir sigara tutturulmuştu dudaklarımın arasına ağlamayı bırakmam, kederle her yüzleştiğimde dumanına sarılmam ve belki de geleceğim de yalnızlığımı bir gecelik ve bir duman daha alarak küllerimden yaşamam için. Devam ettim yola; aşıklar tepesi, depremin ardından yapılanmanın henüz mümkün olmadığı yerde, geceleri; tüm yıldızları, ruhuna işleyen bütün güzel melodileri duyabileceğin bir yerdi Yıldıztepe üzerinde ve herkes aşağılıktı senden, mutlu hissediyordun bakarken karıncalara üstten. Gizliden gizliye sigara yakardık orada, bazı aşklarım da arkamdaki bloklarda dururdu her bir duman aldığımda. Kaybetmek çok küçük bir şeydi o anlar; onlarca uğraşa rağmen içerken yakalanmaktı, akşam ezanı okunduğundan itibaren bitimine kadar evde olmamak ya da kutsal kitabın her gün bir kaç sayfasını okumadan uyumaktı. Mushaf oluşturulduğundan beri defalarca okumuştum, aklımda yer alan tüm imgeleri bir kenara ittiğimde, geceleri; hep hayallerimle besledim ruhumun derinliğini. Açlığım yalnız başarıya, tüm kırıklıklarım sadece ortopedik müdahalelere izin veriyordu. Zaman geçtikçe aldıracaktım tüm hayal kırıklığı olarak adlandırılan ruhsal bozuntuları ve sarılacaktım gerçekliğin somurtkan yüzüne. Sigorta yokuşu belki de bir dönemeç ya da bir dönüm noktası olacaktı hayatımda. Yaşantım çok nadir sapmalara uğrardı o yıllarda; aksi söylenmedikçe bir yanlışım olmazdı gözetilen ya da farkı anlatılmadıkça bir sıradanlığın dışına çıkmazdı tavırlarım gösterilen. Her metrekareye bir adım atardı düşlerim, evimiz çok da büyük sayılmazdı. Sığdıramadığım hayalleri yığardım dışarıya kendimden; insanlar yağmalar, ruhum kanamazdı. İlerlerken orman işletmesinden, kan kusmuştu bedenim; tüm o hayaller bıraktığım, bulacaktım kim çaldıysa, geri alacaktım, ihtiyacım vardı. İhtiyacım vardı sessizliğin bir yanımı köreltmesine, bir yanımı alan Tanrı’nın diğer yanımı üzme girişimine karşı güçlü görünmeye. Yalnız bırakılmaya; gecelerimi sebepsiz yere soğuk, gündüzlerimi beyaz bir çarşafın altında cansız yatan bir beden gibi hissetmeye. Kaçmaya çoğu zaman bu şehirden; bir kaç mil öteye atmak adımlarımı istemeden, bir kaç bedenin ötesine geçmek her şeyden önce, bir kaçıyla zamanı yutarak sevişmek belki de şöminenin önünde. İhtiyacım vardı düşünmeden hareket etmeye, bir çok kimyasalın kombinasyonu ile terketmeye bedeni, uyumaya; düşlerimi de yanımda, benimle beraber bir toprak parçası üzerimdeyken yaşatmaya. Aldanmaya aslında, her şeyin güzel olacağı saplantısına eğmeye boyun, korkmadan ilerlemeye, ürkmeden izlemeye, geceyi karanlıkta. Dağılmaya çoğu zaman, hiç bir şey hatırlanmayacak gibi vurmayı şişenin dibine, susmayı; konuşmamayı, beynimdeki seslerin, mutluluğun frekans aralığında, aldatıcı melodilerle yanıma yaklaşmasına izin vermemeye. İhtiyacım vardı bir bedenin, bir benlik ile yaşayabilmesi için gerekli fizibilite saçmalığının ruhsal eş direncine; bir deli doktoru tarafından olmaksızın, bir dost tarafından dinlenmeye. İzlemeye çoğu zaman; yoldan geçen ağır taşıtların, zemindeki ufak taş parçalarını, istemsiz bir şekilde fırlattığı pencerenin, çatlamış camından küçük dünyamı. Kaldırımların yamacına çizilen karelerin bir rakamından çift haneye ulaşmadan oluşturduğumuz meydan okumanın, taşları doğru yerine atarak ve tek ayak üzerinde ilerlettiğimiz oyunu kazanmaya. İhtiyacım vardı; sana, bana. Yol üzerinde yağmurla silinmiş şeritlerin, tekrar düz bir çizgi halini almamasına, yaşam kayıt ünitesi diyagramında. Ağlamaya çoğu zaman; içimdeki karanlığın giderek büyümesine ve esir etmesine kendimi. Odamın perdelerinin tamamen koyu renklerden oluşmasına, hiç bir ışık süzmesinin tenime dokunmamasına aslında. Yakıyor bedenimi, ihtiyacım vardı benim.

İhtiyacım tekrar aracı çalıştırmaktı aslında, bir sayfa daha atlamak karalamadan. Bir inanç daha yakmak kibritimden, bir göz yaşı daha dökmek on dokuzunda. Giderek kayboluyordu o an düşler; gecelerime sahip çıkan bir kaç siluet izin vermezdi uyumama. Konuşmak istedim onlarla; anlatmak istedim kimse olmadığını, kimsenin kaybettiklerim kadar olamayacağını. Zaman istedim düşünmeye; bir kaç yıl daha tüketmeye, bir kaç yığın daha bırakmaya geçmişimde. Düşlemeye; çocukluğumda en iyi dostum olarak gördüğüm Lessie’nin bir aracın altında can vermemiş olmasına belki de. Üç katlı ahşap bir yapıydı o zamanlar, henüz yıkıntıya dönmemiş, yaşlı yıllarını her ayak bastığımızda sızlamasınından çok sanrılı bir şekilde geçirdiğini anlayabiliyorduk. İçeri girdiğimizde geniş bir alan ve sol tarafında mutfak; sağ tarafında bir odanın yanı sıra eski model keskinliği olmayan Telefunken televizyonun bulunduğu bir oturma odası mevcuttu. Üst kata adım attığımız merdivenler bir gün parçalanak diye ödüm patlamaktaydı, merdiven boşluğunda yabancı korku filmlerinde olduğu gibi bir kiler ve içerisinde tüm şeytani ruhların gizlenmiş olduğu inancı tüm bedenimi, korkularımı sarmış durumdaydı. Ahşap yapının, ikinci basamağı sol baştan yan yana dizilmiş üç küçük oda, uzun bir koridor ve sağ tarafında bir banyodan oluşmakta; odalar güneşe karşı, karanlığa yakın durmaktaydı. Geceleri anlatılan çok sıra dışı hikayalerle besleniyordu ruhlar, içimizde korku bir sarmaşık yapısını almış olsa da yaşamaya devam ederdik. Bir gece siyahlara boyanmış kadınların, karanlığın içerisinde eğlendikleri, daireler çizerek döndükleri ve farklı bir dilde konuştukları, bağırdıkları; çığlık sesleri ve birisinin elinde bir bebeği tuttuğu, kanlar içerisinde farklı bir ritüel gerçekleştirdiği anlatılırdı. Ya da gecenin içine, derinliğine doğru indikçe; sokak aydınlatması bulunmayan yollarda yürüyen kimselerin ardında bir takım varlıkların da yürüdüğü ve evlerine kadar onları takip ettikleri söylenirdi. Korku ile büyüdüm belki de, düşlerimi de bununla beslediğimden yersizdi. En çok renksizliği, kokusuzluğu, düşüncesizliği benimsedi ruhum; aldırmadan, sarılmadan ilerledim kimseye. Yanılmamıştım o ana kadar, sayılmamıştım belki de insandan. Her bir cümlem yoksundu bir şeylerden, eksikti bir şey, yitirmişti kendini eskiden. Tümcelerim aralıklı, kış kokan; mat bir renk, asla beyaz bir zemine inşa edilmemişti. Yitirdiklerim benimle beslenir, kimsesizliğim yetim olmak ile nitelendirilirdi. Sicilim pek de temiz değildi son olaylardan sonra, değişimim zaman almış, üstüne koymak yerine her bir adımda bir bir kopmuştu parçalarım, yıpranmıştım. Sormuş olsam kendime büyümemiştim ben; küçülmüş daha küçülecek bir yapıydım her bir katımı aldırdığımda. Sorsa biri ulaşılmaz; bir yansıması yaratanın, insan kimliğine bürünmüş; parmakları ile kusursuz bir eser çıkarttığı, düşünceleri ile imkansızı yaşattığı, kalbine binlercesini duyguların, bir kaçını insanların sığdırdığı yapay bir tanı, belki de bir Tanrı hologramıydı nispeten. Derişimi yoktu bu çözeltinin, henüz çözünmemişti sımsıkı bağlandığım, her bir yanıma saplanmış kancalarla zincirlendiğim tutukluluk. Uzun süre böyle kalamazdım ne de olsa, gözetmen denetiminde bırakılmalıydı ruhum dışarıya. Salabilmeliydim içimde tuttuğum ne kadar haykırış varsa defalarca, sonlandırabilmeliydim hüznü bir aşkın mutluluğunda. Yanılmamıştım ne de olsa, ne de olsa bu ana kadar.

İki bin motor gücüne sahip bir araç varmış gibi fotoğraf karelerinden beş yıl öteye, yedi metre yanına yanaşırken. Her şeyin geçmişe, geçmişin tamamen sana ait olacağı gerçeğine inanmaya başladığım sıra dizilerine. Yaklaşık bir ila iki kilometre arasında bir yolculuğu vardı bedenimin her sabah gözümü açtığımda dünyaya. Her uyku bir ölüm, her uyanış bir diriliş gibi adlandırılmıştı ruhum için ve ben her gün ışığı ile Tanrı sözcüğünden kaçınırdım. Saat sekiz yeterliydi uyanmak için, bir kaç duman alıp evden çıkabileceğini düşünmek ne aptal bir inançtı benim için. Giderek beynim ellerime söz geçiremez, tüm sinirsel aktiviteler tepki sürecini geç bir şekilde vücut uzuvlarına iletmekle yükümlüydü. Aklımdaki odaların tüm kilitlerini açılmışken, ciğerlerime dolan duman, bir sis perdesi gibi açık kapılardan içeriye sızardı. Kalemi elime aldığım andı yaşam ve milenyuma dört belki beş vardı. Belki o an da sen vardın, ya da hiç var olmamıştın. Olmayan kimseleri yazarak başladım anlatmaya, ilk mürekkep darbelerinin çizdiği karakterler ya ölmüş ya da hiç bir öyküde yer almamış hayal unsuru kişilerdi. Anlatmıştım ya aslında; yolculuğun ilk durağı, doksan yedi Kızılcık caddesi ya da doksan üç avlusundaki yaşam harbinin izleri, yeni yeni oluşuyordu vücudumda. Ardında, sigorta yokuşundan yukarı doğru çıkıyor gibi hissettiriyordu bu lanet, boktan; hiç bir zaman elime alacağımı düşünmediğim, beni hapsedeceğini sanmadığım, aklımı tamamen boşluğa; derinliğe, derinlere açmadığım, akıtmadığım su içerisine, yarısı özenle kesilmiş bir şişenin, patlamaya hazır; gündüzü geceye, gerçeği sanala dönüştüren yansıması. Bu lanet şey beni yok ediyordu düşlerimi zengin ederken, giderek sefilleşiyor, şu köşede; diğer sokaklarda da olduğu gibi üzerinde yırtık giysileri ile, üşümeye yüz tutmuş, herhangi bir lastik parçasını yakarak ısınmaya çalışan kirli sakallı, bakımsız; elleri yaşamdan çizgilerle, kesitlerle donanmış, aciz, yaşlı adamdan farksız kılıyordu. Görmüyordu gözlerim, hissetmiyordu; ne duymak ne de işitmekti bir şeyi, ne de düşünmekti yaşıyor olduğunu ya da fark etmekti aşık olduğumu. Devam etti yazmaya titreyen ellerim, ardından giderek dönüştü hayallerimdeki gerçeklik yaşamımdaki sahteliğe. Sonra öyküler, eskisi gibi değillerdi; ölüleri anlatmaz, yaşayan kişileri içerisinde tutmaya yönelmişti. Bir tutsak edinmiştim kendime, gitmesine izin veremezdim. Dört bir yanını kapatmış, bir kutu içerisinde bırakmıştım; tüm güzel düşlerimi anlatırken dahi yaşayan bir dilekle bunu yansıtamazdım. İlk zamanlar bir benzetme ile yer almıştı cümlelerimde, sözcüklerim istemsizce kısa düz, siyah saçlı, beyaz teniyle yürüyen bir kızı anlatırdı. Giderek yazılarımdaki kız aynı kalsa da yaşamımda saçları uzamıştı. Ne zaman kalemi elime alsam bakardım kutuya, oradaydı ve hala konuşmuyordu bana. Ben tümceleri bir bir yakarken mısralarda, O farklı şehirlere, farklı serüvenlere atılıyordu hayatında. Dumandan hiç bir şey göremedim, belki de karanlıktı; bedenimi gezdirdiğim yerler o kadar azdı ki yolları hiç değiştirmedim. Dört duvar arasındaki kıza anlatıyordum her şeyi, her şeyiyle ulaşabildiğim tek gerçeğimdi.

Ben bunu yaşadım; gerçek ile hayal çizgimi çoktan kaybetmiş, bir çok anti depresanı bünyeme adapte etmiş, serumları, bir yaşam iksiri olarak vucüduma adamıştım. Ölüm ile yaşam çizgisini ayırt edemeden, bedenimi kanlara bulayarak, her bir yanıma yaşamdan kesitlerle kesikler, her bir acıma düşsel paradigmalarla lehimler bağladım. Hiç biri tutmadı iki damarı bir arada, hiç bir söylem etkili olmadı bana anlatıldığında. Düş hapsinde tutulmuştu ruhum, serbest kalacağı zamanı bekleyerek geçecek, dünyaya; dünyama, atılacak her bir adım onu bu esaretten kurtulmaya yaklaştıracaktı. Torpido gözünde ne bir kimliğim, ne de Tanrı tarafından bahşedilmiş bir adı vardı bu hissin. Anayolda doksan kilometre hızla ilerliyordum o sıralar, on beş dakika gibi bir zaman zarfında vücuduma işlerdi zehir ve bir asır yok olacakmış gibi hissederdim ardında. Bazen aksi yönünde ilerlerdi bu vaka, siluetler korkunç, selülitler iğrençti en berbat kafasında. İzin verirdim yine de; beni alıp götürmesi yeterdi uzak geçmişime, Lessie; o hala yanımda, bir tabak yiyeceği paylaşmak için beklerdi o anda. Ya da babam; seslenir, geç kalma, hayır bu kadar geç yatma, kesinlikle uzak, Ankara’ya mı gideceksin? Ne kadar yeter, fark etmez bu da seninle olsun, hayır önemi yok, istediğin kadar kalabilir, ne istersin bu akşam, tamam istediğin kanalı açabilirsin. Hadi gel dışarı çıkalım, ne zaman, istediğini seç, beğen, nasıl bu, çok pahalı mı, önemi yok, ne yiyelim bu akşam, asker mi olacaksın, polis sınavı mı İzmit’te, yarın erken kalkmalı, ne düşünüyorsun? Ben geç geleceğim, yine mi içtin sen, sen karışma ! Kaç kere söyledim sana… Evet bu bir tuzak! Her zaman geçici bir mutluluk, anılarımın üzerine serpiştirilen kötülük. Bu şey kötü olmalı, bu şey gerçek olmamalı. Ardından kanımdan çekilen, gittikçe arındığımı hissettiren bir kaç saat ve gerçeklik. Ama o kız hala orada, hala beni anılarımdan uzak tutmaya çalışır gibi baktığımda. Ben bunu yaşadım; gerçeği güzel şeylerle süsleyerek sayfalarda karaladım. Paranoya, simgeler gözlerimde bir bütün haline geldikçe, yap boz tamamlanır gibi inandırıcı; şehvet, uzaklaştırıcı gibi yansıyan bir şemadan ibaretti duvarda. Dağılan parçalarımı toparlamakla çok yıllarımı harcadım, çoğunda kaybeden temalı hikayeler anlatıldı. Nesilden nesile aktarılmış kitaplara aldanmadan, rolünü üstlendiğim, yaratıcısı olduğum, bir kutu içerisine hapsettiğim düşleri, yalnız yarattığıma taparak yazdım. O bundan habersiz, bu gezegenden olamaz diye; bu şehirde duramaz, başka bedenlerle, başka kimselerle… O, ilk anlattığım canlı, o benim cansız, soğuk bedenimdeki yaşam belirtisi. Titremekte olan ellerimi tutan, uzanmakta olduğum kadehi önümden fırlatan bir köşeye. Biriktirdiğim duygular bir paragrafta, biriktirdiğim umutlar her yazmaya başladığımda. Şimdiyse önünden geçtiğim bir yığın daha baktığımda.

Anıların yaprakları arasında seyahate çıktığım araç bozulmuştu tam olarak bin dokuz yüz otuz sekizinci sözcükte. Ne garip bir tesadüf olmalı bu ve de ne denli bir yıkım. Henüz anlatmamışken, baskı yetersiz kalacak yine, on dokuzunda batacak güneş. Ve düşüş muhteşem olmayacak! Önce yeşile boyanmış bir araç gidecek onu almaya şehre indiğinde. Ardından bir kalabalık karşılayacak bedenini; onlarca avizesi olan, iki katlı ancak yüksek bir yapıyı andıran, bir çok tanıdık yüzün göz yaşı döktüğü, iliklerine kadar hüznün onları parçaladığı ya da maskeli bir baloyu andırırcasına tepkilerini ölçemediği bir fiyaskoda, heybetli bir binanın önünde. Fısıltılarla başlayan konuşmaların frekansı büyüdükçe, onları bastırmak için arapça sözcükler sarf edilecek megafondan. Hiç okumadığı belki de hiç işitmediği bazı sözcüklerle uğurlayacaklar onu geldiği yerden, gideceği sonsuzluğa. Göremeyecek beni, hissedemeyecek hiç bir şekilde. En arkasında saklanmış olarak duruyor bedenim kalabalığın, bu insan karmaşasının bittiği noktada. Nasıl bildiğimizi, nasıl tanıdığımızı soracaklar o anda. Herkes hep bir ağızdan aynı cevabı verecek, aynı yanıtı duyacak onlardan. Her kimse onu ne kadar sevdiğinden, tanımıyor olsa bile, iyi olarak bildiğinden bahsedecek O’na. Bense yanıt vermeyecek, onların dudaklarından çıkan sözlere karşın açmayacağım ağzımı. Jest ve mimiklerimi sıradan bir eylemi oluşturacak duruma getirmeden, tepkisizliğimi dile getireceğim boşluklu yapımda. Kalabalığın içerisinde fenalaşıp, sarılmayacağım o anda tabuta. İzin vereceğim bu sefer kutumda yaşattığım tutsağa, özgür bırakacağım. Yaşattığım hayalleri gömeceğim toprağa, üzerine düşecek göz yaşları, göz bebeklerinden bozma yağmur damlalarıyla. Yazacağım şimdi, hiç düşünmeden, konuşmadan. Anlatacak duraksızca, hiç tanışmadığım, tanımadığım kadarıyla.

Beş yüz bin sözcük, iki milyon karakter olacak şu ana kadar; bin sekiz yüz paragraf, otuz sekiz bin satır henüz her şeyi anlatamadan. Uzun bir yoldu katettiğim, nedense onun beşinci durakta inmeyi seçtiği, yorulduğu yolculuk. Bense çokca zaman uyuya kalır, yirmi dört yılım, uyku ile uyanıklık arasında akıp geçerken, bir milyarı aşkın kimse yok olurdu bu cehennemi andıran yaşamdan. Hayat, bir çok sekmesi olan bir pencere gibiydi, devamlı önüne yeni yaşamlar açılır, bir kaçı ise kapanıp giderdi. Her bir sekmede bir yaşam belirtisi arardı beden, her bir pencere başka bir dünyayı aralardı istemeden. Kimliğini kaybetmek kolaydı, kim olduğunu bilmek en zor soruydu belki de. Ne için yaşadığını, ne için yaşattığını içinde. Her engel sarf bir yapıdan dizilirdi önüne, ruhun arayışlarda bulunsa da; beden, dizleri önünde çökmüştü gizliden. Hayal gücü güçlü, sert bakışlı, yıkılmaz bir karakter inşa etme eğiliminde, ben jedi, ben x, ben her şey. Ben onun karşısında bir kaybeden, sanrılı yaşlı bir ihtiyar; bastonu kırık, iki adım atmakta güçlük çeken bir birey. Her pişmanlıkta ağlayan, ağına takılmış hüznün; bir yunus, bir emre belki de. Bir kaçı ya da hepsi geriye dönüp baktığımda, taptığımda; sandığım bunca zaman kilitli, bunca zaman değersiz eşyalarla dolu, sandığım; teşhisi yapılamamış bir vaka, tanı koyulamamış tavırlarımdan öte gelmekteymiş gibi hala. Sanırım, ben hala büyümemiştimtim onun, onların aklında. Bırakmalıyım peşini bunun, dediğim gibi özgür bırakmalı; bir dünya öteye, bir yaşam geriye atmalı. Gecenin bir yarısı rahatsız etmemeli, Kaynarca yolundan geçmemeli asla. Özgür bırakmalı; umuda satmalı ruhumu, şeytana giydirmeli kefeni yokluğum; solgun cildim, tenim, hüznün üzerine basıp çiğnemeli, geçmeli benden bu yaşam; başka bir karede esmeli, başka bir rengin üzerini örtmeli düşen yaprak. Başka bir senaryoda gizliden; buluşmalı, el ele, alabildiğince uzaklara geçmişten, sayabildiğimce mil öteye. Gidebildiğimiz başka bir kumsal, başka bir ateş yakarak; atarak alevlere vücutlarımızı, yanarak gerekirse ve ardında tüm kaybettiğim bedeller…

Hastalık bu yaşam; nöbet geçiren bir hasta gibi, iğrenç, bir ceset gibi kokuyor. Hastalıklı düşlerimin ateşi yükselmeye, zatüre eğiliminde devam ediyor. Zehir çıkmıyor bedenimden, gittikçe işliyor içime, karanlığa gömülüyor yüzüm. Sinirlerim kas katı, parmaklarım giderek uzuyor, göz bebeklerim büyüyor ve sözlerim küçülüyor…

Muhteşem olacak düşüşüm. Dönüş yok buradan, serbest bırakıyorum kendimi artık; ben jedi, ben x, ben her şey.

Bırakıyorum sizleri, gitmekte özgürsünüz…

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.