2 Aralık Pazar’dı; düşlerle yapılan dolgu, geciktirilmişti o gece gerçeklerime. Sinir harbi başlamıştı göğüs kafesinin üzerinden, aklımın dipte yer alan, kilitli odalarının her birine. Sessiz bir telaş kaplamıştı, odanın yeni boyanmış kırmızı, kızıl saçlarını. Dalgalar yüklemişti sırtına rüzgarı, karanlığı bırakmışlardı denize gökyüzünden. Büyümüştü adımlarım hayallerimde, bir basamak daha çıkmıştı üzerine, bir an bile düşünmeden, tereddüt dahi etmeden hayalinde. Kestirip atmadan bir köşeye, yıkmadan içimdeki yapıyı sesli bir şekilde. Kaybedilenin olduğu bir odaydı, aksi hataların, eskiye sırt çevirmiş büyüsüyle üzerine geldiği, gözlerini süreksiz bir biçimde sana yönlendirdiği. Tüm yaşanmışlığını kum tanelerinde olduğu gibi, kalplerde de solduğu gibi tenine döktüğü. Pazar, tıpkı bu çalan şarkıda anlatıldığı, bu hissi bana yaşattığı için.
Hayır ! Şimdi asla, hiç sırası değil. Hiçlik ile uğraşım için biraz daha zaman, bir an daha bitmemiş biram eşliğinde, yansımamı gerçek olarak varsaymam. Yaşanmışlığımı bir sayfa daha ardına atıp, adıma atıfta bulunarak geçmişin mistik değerlerinde tutmam. Yetersiz ! Bir hissi ilk kez ediniş değildir hiç bir gidiş. Her bilmece bir girift, her başlangıç bir sonsuzluk teması. Aldığım her nefeste soluduğum dumanın yası. Yanındayım, yakılsa da yakılmasa da bu aşkın naaşı. Yanındayım senin, söylesene nedir derdin? Şöyle olmalı ki sen gideli çok değiştim. Biriktirdiğim bozuklar ile ilk işim bir duman daha almaktı bedeninden. Gittikçe çürüdü için, her bir nefeste seni içime çektim. Önce günahlarını tekrarladım Tanrı’ya, biliyordu sendenim. Senin gibi bir serseriyi daha hak ediyordu bu inancın anlamsız temeli. Anlamsızlığa anlam kazandırmaktı geçersiz deneyim, oysa hiç bir ilanda istemiyorlardı deneyimsiz kimseyi. Ardında bir gemi daha sürükledim gelmeyeceğini bilsem de, hem zaten hangi kağıttan yüzgeç ilerlemişti bu derinliği olmayan süzgeçte. Zamanla bir çoğunu eledim, bilmiyorlardı ki tüm katil düşlerimde, tek düşkün ele başı bendim. Tek başımaydım, hep öyle kalacaktım, bu yüzdendi biri daha olsun istemek, biri daha seninle o yastığa başını koysun, saçlarıyla tenini, günahlarını sarsın, göstermesin kimseye.
Hayır asla ! Geçmeliydi artık bu bahisler benden, yerde yatan ölü bedenlere bir anlamda. Hem ne zaman bahsi olmuştu bir cansızlıkla birlikte olma fikri, zihninizin günahkar kimliğiyle anlattığınızda. Yedi yıl, tam yedi yıl geçmişti Marianne’nin ölümünden. Ama o hala aşıktı, bırakamazdı, izin veremezdi gitmesine. Bir sapkınlık olarak gördüler, o sevgiyi bilmeyenler bir günah olarak benimsediler. Ne zaman onunla yalnız kalsam, yer yüzüne düşen her yağmur damlasını bir ikazmış gibi nitelendirdiler. Soğuk geçerdi bazı geceler, don tutmuş bedeni, soluk bir o kadar da beyazdı. Odanın her bir köşesindeki eskimiş tahta parçalarını verirdim ateşe. Ne kadar uğraş versem de ısınmazdı bedeni ve ben sarılırdım o sessizliğe. Hiç bir zaman hareket etmezdi dudakları, yıllarca bırakmak istemedi dudaklarım dudaklarını. 2 Aralık Pazar’dı o kimsesiz gece, her gece gibi yoksunluğunda güneşin sarılmıştı kendisine.
Yavaş bir şekilde doğruldu bedenim aksi yönünde doğrunun, eksi yönünde sorgunun. Yanıtım yok, uyumalıyım sadece.