Kabin


     Kapının aralığından içeri süzülüyor yolunu kaybetmiş masum bakışlar, arkasında bıraktığı göz yaşları birikiyor damla damla. Sessizliği arayış; sanki geri dönmesi gerektiğine inanıyor, ürkek kişiliği sızıyor bedeninden dışarı. Yalnız, yalın bir tema işliyor pencerenin camından, gittikçe çatlamaya başlıyor. Kaybolmamalı bu sükunet, yaşlanmamalı; bir ihtiyarın olmayan dişlerinin gıcırdaması gibi kemirmemeli karanlığı, korkutmamalı. Ucuz bir koku sanki, marketlerde indirim reyonunda yer alan Afrika esintisi; biçildiği paha yedi lira ya da nefretle uzaklaştığım çikolatanın, ağız boşluğundan, soluk borusuna ulaşması gibi geliyor bu his bana. Bir yer, bir yiyecek belki de bir renk ile taçlandırılmış, yaşamınıza entegre edilmiş bir parazit. Hiç bir parfüm, farklı bir melodi olmamalı; sadece yankılardan ibaret değil sessizlik. Duyarsızlaşma eğilimi; yoksunlaşma, hangi geçmişin üzerine basıp yükseleceğimi umursamamak aslında. Doğaçlama gelişiyor bu doğallık; bir kadın teni kadar pürüssüz, bir yağmur damlası kadar saydam ve beyaz bir zemin üzerinde dans eden bir alyuvar kadar çekici. Bir takıntı olamaz, yıllarca dinleyerek usanmayacağım Isaak’ın bu parçasından. Yavaşça şekilleniyor sanki pistteki bedenler, giderek daha da içine girdiğini düşünüyorsun. Giderek sonsuzluğa dokunuyormuşsun hissi veriyor sana, Pink Floyd’un uçsuz bucaksız ritimlerinde ilerliyormuşsun gibi. Kimliğini kapalı bir kutuya bırakıp yeni biri olduğunu, yeni bir bedenle varlığını tekrar doğurduğunu anlatmak gibi hatalarına. Yok oluşu canlandıran bir senaryoda, bir Amelie edasıyla ispat yöntemi aslında aksini hayatında. Ya da tapmıyor olmak aydınlığa, karanlığın ihmalinden kaynanklanan ritmi bozuk bir bebekti o. Her elini uzattığında ışığa, bir gölge oluşturmuştuk yaşamımızda. Avcumuzla çevrelediğimizde yok etmiştik aydınlığı, karanlıkta kalmalıydı yüzsüzler. Hiç birimiz sahip olamamıştık aynalarda yer edinen görselliğe, yanılgıydı. Yangın varmış gibi dışarıda, içeride beklemedeydi hüzünler. Bu sessizliği bozmayacak hayır; o koku, duyduğum bu melodi, giderek kararıyor gözlerimin önündeki görüntü. Bir siluet sanki, götürmek istiyor beni buradan…

     Sonra kabinden dışarı taşan, bedenimi çevreleyen ıslaklık; dışarıda soğuk ve yalnız bir rüzgarı ikna etmiş gibi bulutlar, ama ben duyabiliyorum hıçkırıkları, engelleyemiyor şiddetli fırtınalar damlaların temasını yüzeyle, hissedebiliyorum. Yağıyor yağmur; birazdan yükselecek bedenim, sürükleyecek beni buralardan. O rengarenk şemsiyelerden almalıydım belki de siyah beyaz yaşamıma. O küçük, kırmızı elbiseli kız gibi yürümeliydim kalabalığın arasından, sıyrılmalıydım Tom Keneally’nin uyarlamasından. Neden herkes O’na bakıyor, burada yok olan, tükenen, ölecek olan benim! Zihnimin girift bilmecelerinden biri olmalı, tüm oyuncular terketmişti bu yalnızlık diyagramını. İyi oynamıştım, biliyorum muhteşem bir performanstı. Hermia’ya aşık bir delikanlıydım bir yaz gecesinin rüyası ve aynı anda hiç bir başarı elde edememiş bir yönetmendim bakıldığında. Spotlar yandığında, kimse kalmamıştı, sahneye çıkıp tek başıma oynadım. Ölü bir bedenin kokusunu çektim içime, sararmış, dökülmüş yaprakların dokusunu işledim. Körelmiş, hissizleşmiş duygulardan; çözünmüş, ortaya çıkmış yüzlerden bahsettim onlara. Kırılan her şeyin bir ucuzluk pazarında bulunabileceğini söyledim, tamir edilemez olduğu anlatılsa da bana. Satın alabileceğimi izah ettim onlara; yaşamı, ölümü ve belki de arada kalabileceğim bir dünyayı. Oradaydım, hala bir yanım ölü, bir yanım hayatta kalmak için uğraş veriyordu silerken kabinden akan sular, zemindeki kanamışlığı. Durmamı söylüyorlar, bense dinlemek istiyorum bu hüzünlü şarkıyı. Onları en iyi yapan albüm olmalı bu, Lisa’nın muhteşem sesi, bir o kadar atmosferik ve melodik bir duygusal karmaşa. Esrarlı yağmurların düştüğü bedenlerdeki aşkların, buluştuğu yer albümün adı. On beş dakikalık bir ölüm çağrısı ve on iki dakikalık bir yakarış sessizliğe. Daha ne kadar zamanım var? Dahası var mı her şeyin; sözlerimi, gözlerimi bir an kapatsam, duraksamış olsam. Ya da bir yol haritası daha çizebilmiş olsam bu başıboş öykünün uzağına. Kaçabilsem tuzağından, önüme serpilmiş yaşam kırıntıları ile hayal kırıklıklarından. Tek bir çehrede beliriyor karşımda, siyahlığa bürünmüş teniyle yaklaşıyor bana homojen halüsinasyonlar. Bağımlılığımdan değil maddeye, bağışıklığımdan kaynaklanıyor acının şerbetine, yaratılıştan içiyorlar kadehlerini, geçmişimden çalıyorlar tüm beklentilerimi. Sigorta şirketlerinin bir tuzağı olarak düşünmüştüm ne de olsa evlerdeki kazaların bedellerini. Hareket edemiyorum.. Tanrı’m biri şu lanet vanayı kapatmalı. Burada ölebilirim, uyuyana kadar izleyebilirim bileklerimden akan kanın, çizdiği dönemeçli yolun ilerlediğini. Ama hayır, boğulmak istemiyorum, ölümden daha fazla ürkütüyor, bedenimin üzerine baskı oluşturan, hidrojen ve oksijen molekülleri. O plaj canlanıyor gözümde, bir yanda dünyanın materyalist bütünlüğün kalabalığı ve diğer yanda düzenin aksi oyuncuları. Gruplaşmanın arasında ittiriliyor bedenim denizin ağzına, karanlığına ya da neyi varsa çocukluğuma korku salabilecek daha. Dalgalar yutuyor bir genci, sürüklüyor uzaklara; çığlıklar yükseliyor denizin karanlığından gök yüzünün ışığına. Kurtulmak istiyorum bu düşünceden, bir düşün esiri gibi, bir esaretin temelindeki anlamsızlığı giymeliyim üstüme. Bir bedenle bin leşi ezip geçmeli ayaklarım düşleyince, bir adımla bilinmedik bir geçmişi sürmeli henüz varlığı kanıtlanmamış geleceğime. Bu şekilde olmamalı…

     Bunu yapabilirim, bedenimi biraz yerinden oynatırsam o vanaya ulaşabilir, onu sonsuza dek kapatabilirim. Ama bileklerim, artık benim değiller, çok kan kaybetmiş olmalıyım. Taşıyamıyorum onları, yönlendiremiyorum istediğim gibi. Uzanamıyorum, hayır başaramayacağım… Neden hala yaşıyorum, daha ne kadar geçti üzerinden. Yarım saat belki de kırk beş dakika, üşüyor vücudum, titriyorum. Soğuk suyu hissetmiyor artık bedenim, sanki yüzüm içerisine çekiliyor küvetin. Bu aptal şeye altı yüz lira verdiğim için ölmeliyim aslında, hidro kabin ve füme cam; dikdörtgen bir cisim, keskinlik. Odanın içerisindeki ikili koltuklar yenilenmeyi bekliyordu hala ya da boyası çatlamış duvarların başka bir renge bürünmesi gerekirdi ruhumu soğuk bir duşa sokmadan hayatımda. Oysa nasıl bir uğraş vermiştim, sırf üzerine basabilmek, çiğneyebilmek için akrilik bir halı, karanlıkta yeni bir göz edinmek, duyarlılığımı arttırmak amacıyla, ışığı emen, sindiren bir avize. Güneşi içerisinde toplayan bordo bir perde ve içeri kimseyi almamak adına, tüm insanların ardında kilitli, çelik bir kapı. Yasama organını yitirmiş gibi bu evin tanık olduğu, her bir yasın tasarısı. Hüznü başka nesnelere, objelere aktarmak gibi, tüm bu yükü omuzlarımdan bır hışımla silkmek için uğraş verme girişimleri. Duvarlarda pıhtılaşmış kan kalıntıları ve bedenime hüküm giydiremeyen, çürümüş kemiklerime dur diyemeyen bir ev, bir dünya oluşumu karşımdaki. Sebepsizliğimle yaratabildiğim iki oda bir insan; iki insan bir yaşam burada. Birisi gece hüznüyle giydirilmiş ürkek bir çocuk, diğeri ise sapkınlığı, itaatsizliği, öldürmeyi düşlemiş bir kana susamışlık. Şimdiye bu yaşam, bu yaratılış yok ediyor her birini. Hissedebiliyorum; yavaş yavaş anılarım siliniyor odadan, bedenimin bir yanı küllere dönüşüyor. Metrakarelere sığdırdığım benliklerim teker teker kopuyorlar, taşınıyor akan sularla bu yataktan. Giderek daha da yalnızlaşıyor, bir köşede bırakılmış ve hiç bir zaman bir oyuna çağırılmamış bir çocuk gibi siniyorum bu yalnızlığa. Sarıyor beni kollarıyla, korkmamam gerektiğini söylüyor. Bir annenin şefkatli kolları gibi, teslim ediyorum ruhumu karanlığa. Yavaşça kapanıyor gözlerim, sessizlik.. o melodi, bir ömür boyu dinleyebilirim bunu. Yavaşça.. satırlarda dans eden iki noktalama gibi, devamlı birbirilerini kovalıyor. Biri bir tümcede, diğeri başka bir öznede bitiyor. Çok güzeller, onları izlemek, gerçekten çok güzel…

     Uyanmalıyım, uyumamalıyım. Ölürsem eğer, yok olursam ve her şeyi kaybedersem ardında.. uyumamalıyım. Asla bu düşle beraber sonlanmamalıyım. Yaktıklarımla, yanacaklarımla beraber olamaz hiç bir şey.

     Ölmüşsem eğer.. ve tükenmişse yazdıklarım.. uyanmalıyım artık, uyanmalıyım ben bu düşten…

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.