Yanık bir kahve dökülüyor fincandan kağıdın aklığına.
Sararıyor sayfalar, daralıyor tüm odalar.
Eriyor aklımın bir ucunda gizli, saklı kalmış duygular.
Beyaz bir tenin soğukluğu yaklaşıyor yanıma.
Sokuluyor yatağıma, sarılıyor…
Kararıyor ardında güneşin gölgesindeki bulutlar.
Zamanın iki öncesinde, tarih:
Geceden kalmışlığın sabahını doğuruyor ufuktan; yazmak, anlatabilmek bir şeyleri, hiç bu kadar zor olmamıştı o an-a kadar. O ana- kadar hiç kimse dökmemişti bu kadar göz yaşı. Dört harflik bir sözcüktü sadece umut, bir ölümden farksız kılıyordu kendisini, bir temenniden çok uzakta arıyordu kelime bilgisini. Dört harfti sadece aşkı ve belki de bir çok harf kıskanırdı ondaki yazıyı… Hiç yok olmazdı üstünden, saklanmazdı bir köşeye başının üzerindeki parıltı, nereye giderse gitsin üzerindeyken güneş, ardında kalırdı karanlığın temsili gölgesi ya da yası. Sadece yaşlanmışlığı paslı, kirliydi O’nun; ama yaşanmışlığı bir ucuzluk pazarında bulunamayacak kadar değerliydi, uzun yıllar tüketmiş gibiydi. Belki birkaç asır; savaşları, mitleri ve var oluşları dizginlemişti benliği, uysal, yavaş hareket ederdi bedeni. Doğaldı ölümler bir doğuş gibi, stokta kalmamış gibiydi onun için aşklar.
Lord bir sabah erken kalkmıştı yatağından, bir ışık hüzmesi ediyordu eşlik O’na. Yavaşça doğruldu, bir kaç yudum istemekteydi susuzluğu insanlarından. Verdiler, önce bir kan akıtıldı kardeşlerden, ardından bir canlı tüketildi istemeden. Lord, bir kaç istekte bulundu insanlarından; öncesinde kaldırılmalıydı tüm heykeller putlaştırılan ve sonrasında yıkılmalıydı tüm bedenler dizlerinin üzerinde taparken O’na. Geç kalmıştım, ne bir gönül vardı bende bilinmeyene, ne de bir inanç kalmıştı içimde benden üstüne.
Yanmış bir beden düşerdi gök yüzünden kağıdın saflığına.
Dağılırdı sayfalar, salınırdı içimdeki tüm sevdalar.
Tükeniyor kadehin içerisinde bağırmak, haykırmak isteyen çığlıklar.
Solgun teniyle yaklaşıyor yanıma ölümler,
En sevdiklerimi gösteriyorlar, tek dileğimi sömürüyorlar.
Tek celsede boşuyorlar bedenimi, ruhuna adadığım dualar.
Zamanın tekliğinde, tarih:
Sabahın çözünmesiyle, toprağa değil, göz bebeklerime düşen cemreler ile uyandırıyor baharı. Hikayeler anlatır kişiliğim, kişiliksiz, tanımsız bir şekle bürünür duygu seli, taşar sokaklarımdan, boğulur düşüncelerim. Bir Tanrı olurum yazdıklarımda, belki de aşağılık bir beden olur hizmet eden şeytana. Bir sen olur, bir ben olurum tek, bir nefes olurum sigaranın dumanında ya da bir yudum gibi içilirim kadehin sarhoşluğunda. Kazanamam bu savaşı, türlü oyunlar var etrafımda; maske takmış yüzleri tanıyamam yek tek. Sek bir şekilde içer insanları, son bir kez bakarım duygusuzluğun tadına. Henüz perde çekilmeden sahnenin üzerine, geri gider bedenim, bir kaç yıl, belki uzun metrajlı bir film süresince ağlar klişelerim. Yanılgıdır bu, yanıltır beni, seni; bir tür yanımsamadır aslına bakarsanız, tüketir beni, sizi. Dilemek gibidir ölümsüzlüğü, dilenmek gibidir yaşam. Diretmek gibidir çoğu zaman, direnmektir hayat!
Bir gün de Tanrı’nın bana ne sunacağını beklemeden başlamaktır söze, her gün doğumunu bir başlangıç gibi kabullenmektir aslında. Her gün biraz daha soğumak, bir nefes daha bağlanmaktır solmaya, solumaya yaşamı. Bir hata değildir asla başlamak, bir sonun resmidir, bir geçmişin perspektifi. İlk önce kara kalem çizimler ile doğar bir tablonun iskeleti, ardından bir kaç fırça darbesiyle renklenir hayatın imgesi. Ulaşılamadığında istenilene, rastgele savurmak, tüm darbeleri bir eskiz gibi dağıtmak her bir köşeye ve karalamak; her başlangıcın değişmeyecek sonunu inşa etmek gibidir istemsizce. Yalpalar beden, yakarır o anda; tüm yakarışlar yalnız kendinedir aslına bakarsan, Tanrı hiç var olmamış olduğunda. İşte o sırada sen çizmelerini giyerken, Lord tüm dünyayı dolaşmıştır çoktan. Yalan mı bir yanılgı yoksa gerçek mi? Gerçel bir sebeple mi üretilir içindeki tüm sevgi…
Karartma başlar ardında, tüm milis güçler dört duvar odana hapseder bedenini yalanlarla. Çıkmak ister, kafesini yok etmeyi diler tüm düşlerin; bilmez ki yıllardır esiri olmuşsundur her hangi bir tümcenin. Ağzından çıkan her söz sana hükmetmiş, tüm sıra dışı fikirlerini yok etmiştir zaman.
En büyük düşmanın ve en yakın dostun olmuştur sana çoğu zaman.
Salgın, bir nefes gibi çöker insanlığına, o an.
Kırılır duygular, kınanır aksini düşünen her bir adam.
Çekilir bir beden içerisinden ruh, dönmek ister..
Hiç bir an izin verilmez var olana karşı olan isyana.
Öncesinde vermemiştir hiç bir kadın bekleneni aslında.
Belki sonrasıydı düşündüğüm diye sayıklar beden cansız dururken tabutta.
Zamanın iki sonrasında, tarih:
Şimdiye kadar ilerlememiş olduğum kadar gidecek, belki yirmi ya da üzerinde bir yığın yıl oluşturacak benliğim. Olabildiğince uzağı hesaplıyor aslında sayısal kişiliğim, ne 98, ne 05 ne de 14! Henüz ölmedim, henüz ölümü göze aldığım halde; ardımda bir yığın göz yaşı bırakmadım. Hala kin dolu düşüncelerim insanlara, ya da bir güçmüş gibi gösterilen ilahi makama. Bir hayalet olarak görüyor bedenimi ruhum, bir sekme gibiyim hayatın yokuşunda. Bir set gibiyim, örümcek ağının inlerinde, bir Set gibiyim Mısır’ın güneşinde. Biliyorum, yok olacağım, yok olacak bu düşler; belki bir çok insan tarafından çoğu kez üzerine basılacak ya da eski, akmış bir duvarın köşesine fırlatılacak fikirlerim. Evet tükeneceğim ben de sizin gibi, belki önce ve belki de sonrasında anılacak adım, adlandırılacak bir çok kez tanrı tanımaz yanım. O’nun kim olduğunu biliyorum, kimsesi olmadığını da. Yalın benim gibi, yalnız görünmüyorum O’nun gibi. O’nun sevdikleri var O’na taptığı için, benim sevdiklerim var beni sevdiği için. Bunlar bahis değil, aksi kağıda yazıyorum, ardında yakılan değil ağıtlarım.
Bir hikaye daha anlatacağım; gerçekleri söyleyemem, yalanları gerçekleştiririm ben. Gerçek olan tüm yalanlar, yazdığım; yazdıklarımdan her hangi biri asla yalan değildir. Tezatlık içerisinde savurduğum düşünceler, keza azad eder içimdeki kimseleri bu yaşamdan. Feza o kadar geniştir ki duygularımda, bir yıldız olarak kayar düşüncelerim birbirinin içerisinden. Hatta bir yığın meteor eşlik eder semadan yüzeye inerken, bir yığın ölü beden gömerim toğrağa içinden. Göz yaşlarım akmaz yağmur yağarken zemine; ayaklarım, üstüm, başım bulaşmaz çamur rengine. Bu görselden değil; doların yeşilinden, iki yüz liranın alından yaratılmıştır insan. Yalın ve saf doğar düşünceleri, yağmalanmış ve kararmıştır öldüğünde bedeni. Kan, bir kaç zaman sonra çekilir içerisinden, beden bembeyaz, kokmuş bir yapıya bürünür kırmızının eksikliğinde, düşlerin de gömülmüştür toprağa seninle. Senin de üzerine atılacak bir kara parçası dışında lüksün yoktur o tabutun köşeliğinde. Belki bire dört, belki ikiye beştir; belki tüm günah olarak adlandırılan her geçmişe karşı içinde var olan direncin gösterişidir yaşam. Bir tür gösteri; orta oyunu gibi, ya da perdenin ardında saklanmak, kalabalığın seni nasıl karşılayacağını bilmemek gibi.
Yavaşça hareket ediyorum, burası çok kalabalık, hayır bu kalabalığın karşısına çıkamam. Hayır, onların yüzleri, gözleri bedenime dikilmişken bu sahte bedeni sergileyemem. Bu düşünceler, bana çok uzak, bu ben değilim! Siz olmalı maskesini takıp karşıma geçen, ben olmalıyım sizin ne olduğunuzu gayet iyi bilen. Bu yüzden nefret ediyorum her birinizden, ben yanlış olsam da söylüyorum bunu içten! Bir kaç hata ile mi sınıflandırılır bir insan, ya da bir kaç yanlışı temsil ettiği için mi düşer gözünüzden? Siz değil misiniz her hatta, her safta; ne doğruluk, ne saflık payı olmadan bir insanı kabul eden… Duraksadım. Bu insanların karşısına çıkmalıyım, onlar sadece bir yığın, üzerine basmalı, belki de başlarını vücudunden ayırmalıyım. Pıhtılaşmalı kan, akmalı, akmamalı bu yüzde, kalmalı. Sanrı benim değil, onların, sizin olmalı. Bilmeliler ki onlara karşı hep gülümseyecek, hoşgörü gösterecek bedenim, bilmeliler ki tanımayacaklar hiç bir zaman gerçek bedenimi. Bilmeliler; onlarla tartışmayacak, sessizce gideceğimi buradan. Bilmeliler, yüzlerine bile bakmadan onlarla nasıl konuştuğum gerçeğini. Önemsemiyorum, hiç biri gerçek değil, hiç biri karşımda gerçel bir yaklaşımda bulunmadan, sözlerini; izleriyle, tizleriyle ve belki çığlıkları ile söylediklerini. Son muayeneden sonra sol kulağım yüzde yetmiş işitme kaybına uğramış, sağ kulağım ise haddiden fazla işitiyormuş. Bu bana göre bir şey olmalı, duymamak… Hiç birinizi, hepsini. Bilmeliler; gözlerim de iyi görmüyor zaten, hepiniz bulanık, herkes midemi bulandırıyor. Bir kadeh içerisinde duran bir sarhoşluk kadar değilsiniz, iğrenç ve bir o kadar da sefil bir kişilikle yürümektesiniz. Ayaklarım doksan iki belki de doksan üç yılından beri yere basıyor, bir kaç adımı atlayarak o sokaklarda çizdiğim şekillerin içerisinde dokuza kadar yer alan sayıların üzerinde dans ediyor. Ya da en kuytu köşeleri bularak oynadığımız saklambaç oyunundan beri bedenim bulunamıyor. Yakınlarına haber verilmiş, hala arıyorlar beni, benden ötede yer alan her şeyimi. Hala yokum, hala var olmadım sizin düşüncenizde. Hala bir olmadım ben, ruh ve beden ikileminde! Hala ikilemiyorum size karşı olan tek ve sek sözcüklerimde. Karşı kıyıdan gelecek bir vapuru da beklemiyor kişiliğim, ilerlemeyi düşünüyor yüzmeyi bilmese de, belki de boğulmak dilediği içimdeki enkazın. Savrulmak bir rüzgarın eşliğinde, yok olmak bir kum fırtınasının üzerimi örtmesiyle. Basit değil, yeterince düşünmüyorsun; nefesinin yettiği kadar bu söylemi dillendirmiyorsun hükmünde ve de hükmü verebilecek kadar kendini göremiyorsun bu aynanın yansıması içerisinde. Aşağılıyorum herkesi; düşüncenin, aşağılık bir bedenin ne kadar savurgan olabileceği gerçeği içerisinde sürüklenmesini izliyorum. Gerçek diyorum ki yalan yazıyor olduğumda, yalanı kasvetli kılıyor düşüncelerim gerçeği yansıttığında. Rutubet kapmış bir saplantı gibi hançerleniyor boğazıma, nefesim duraksıyor o anda; nefis ile nefes kavramı karışıyor Tanrı lütfunda. Yaşamak istiyorum, hayır ölmek! Hayır, yaşamlarından bir ölümü yaşantı edinmek… Parazit bir yapıya bürünmek, belki de bir virüs gibi olarak, taşıyıcı bir bedenle tüm insanlığın düşüncelerinde gizlenmek. Açığa çıkmak istendiğinde, tüketmek düşünceleri birden bire eşsiz bir şekilde. Dolaşmak istiyor bedenim, tüm dolaşım sistemlerinde.
Ben olmak istiyorum bu yüzden… Ne sen, ne de gen; ne bir senin iz düşümü ne de bir genin yüz ölçümü. Ne sarmal bir doku ne de parelel bir sarmaşığın tüm bedeni ele geçirmiş görüntüsü. Ben olmak istiyorum, herhangi bir yapının el değmemiş bütünlüğü.
Ardında siz oluyorum, geceye hazırlanmak için dolabımdan bir maske daha çıkarıyorum…