Ufak bir pencereden dışarı süzülüyor çaydanlığın gürültüsü, beyaz örtünün altında kalmış, parktaki salıncaklarda sallanmakta olan bir ufaklık için merak uyandırıyor bu sesin uğultusu. Terkedilmiş, çoğu insan tarafından lanetli olarak dillendirilmiş harabe, göz kırpıyor parkın içerisine. Yörenin sakinleri çoğu kez tembihlemiştir çocuklarına o eve yaklaşmasınlar diye ancak dinlemiyor velet. Minik eldivenlerinden kayıyor salıncağın askıları ve paytak bir yürüyüş ile duyduğu sese doğru yöneliyor adımları. Beyaz zemindeki her bir darbe de ayak izleri gömülüyor karların içerisinde, umursamıyor O, devam ediyor yürümeye. Siliyor çehresine düşen kar tanelerini çünkü biliyor, yok ediyorlar görüş mesafesini. Bir adım daha atıyor; tel örgülerle çevrilmiş evin etrafı, ardında bir yığın yaşlı ağaç gizliyor çatısını. Ahşap binaya, kademeli olarak eklenmiş gibi her bir oda parçası, sanki birbirinden ayrılabilen bir çok evi oluşturuyor bu eskimişliğin sanrısı. Ağlıyor, yakarıyor Tanrı’ya, çok üzgün olduğunu düşünüyor ufaklık, yalnız ve terkedilmiş olmalı bu ev, neden kimse sevmiyor, neden hiç bir insan kostümü yanaşmıyor ona artık.
Hava kararıyor, bulutlar itiyor güneşi, ay geliyor peşi sıra, yakıyor fenerini. Çocuk gölgesini önüne alarak ilerliyor, bir giriş arıyor üzerinde tel örgülü kafesin. Bir kapı bulmuşken kendisine, babasının sesi ile irkiliyor bedeni. Hızlı olmasını ve gitmeleri gerektiğini söylüyor ses, bir adım daha atmak istediğinde ensesinde beliriyor ihtiyarın elleri ve çekip götürüyor O’nu. Gece üşümeye başlıyor yavaştan, evlerinde yanan sobanın etrafında annesinin hazırladığı sıcak bir çorba ile ısınmaya çalışıyorlar. Yemeğini bitirir bitirmez yatağına gidiyor çocuk ve tüm gece o evi düşünüyor. Hata yapıyor olmalı büyükler, lanetlenmek bu kadar kolay olmamalı. Ulaşmalı, kalbini bulmalı harabenin; orada, o sesin geldiği odada. Sanki bir şey çekiyor olmalı, yavaşça uzanıyor bedenine, gelmesini söylüyor kendisine. O evde olması gerektiğini düşünüyor çocuk, başka bir öyküde. Hızlı bir hareket ile kalkıyor yatağından, ufak gece lambasını yakıyor masanın üzerindeki. Çekmecesinden çıkardığı bir kaç kağıt parçasını başlıyor karalamaya kalemi. Küçük çapta bir resmini çiziyor evin, kalbine nasıl ulaşacağını düşünüyor. Hangi adımlar onu oraya götürebilir, hangi seçenekler bu hayali gerçek kılıyor. Neden insanlar korkuyor, ne şekilde bu evi lanetli olarak görüyor ve nasıl olur da kimse orası hakkında konuşmayı aklından bile geçirmiyor. Ufaklık; sorularla şekillendiriyor yolu, hayaller ile örtüyor. Tane tane düşüyor gök yüzünden kristaller, dolduruyorlar pencerenin köşelerini, birikiyor.
Yağdıkça kar, artıyor çocuğun düşünceleri, doluyor, donuyor tüm hisleri. Gece çözülüyor ardında, kısıktan bir güneş beliriyor vahşi yaşamda. Kostümler giyiliyor sabahında her şeyin, çıkıyor dışarı maskeli insanlar. Kahvaltı masası kuruluyor ev içerisinde, tüm ayak sesleri yoğunlaşıyor mutfağın dibinde. Peynirin beyazlığından tonlanıyor renkler, reçelin kırmızılığına. Sessizlik, ufaklığın babasına evi sorması ile bozuluyor bir anda. Bir an göz göze geliyor kadın ve adam, gergin ve öfkeli bir sesle bağırıyorlar çocuğa. Anlatmıyor, açıklamıyorlar hiç bir şey ve oranın yasak olduğunu, sadece buna uyması gerektiğini söylüyorlar. İhtiyar işe geç kaldığını dile getirerek bir hışımla kalkıyor masadan, hurda aracını çalıştırarak uzaklaşıyor kasabadan. Kadın ise bir kreşte görev yapıyor, akşam saatinde eve geldiğinde eğer ufaklığı göremezse, bir hafta cezalı olacağını belirterek işin yolunu tutuyor ardında. Derin bir iç çekerek önce mutfağı topluyor ufaklık, sonra odasının yolunu tutuyor. Bir kaç televizyon kanalında yer alan programlara odaklanmak için uğraş verse de, aklı hala o harabeyi düşünüyor. Neden ile başlıyor tüm cümleleri ve nasıl ile bir zarfın içerisinde tıkanıyor. Bir kaç saat düşüncenin ardından, kimse ona bir şey anlatmak istemiyorsa, bunu ben öğrenmeliyim diye söyleniyor kendine ve adımını atıyor dışarı. Kalbine gitmeliyim, derinlere, o acı çeken evin, en yalnız olduğu anında sarılmalıyım ona.
Bir kaç yüz metrenin ardından parkta buluyor kendini ve daha önce keşfettiği yerden tel örgülerin arkasına atıyor bedenini. Farklı bir dünyadaymış gibi hissediyor bahçede ilerlerken, yaşlı ağaçların arasında anlam veremediği bir şey dikkatini çekiyor. Kış örtüsü kaplamışken her bir yanı nasıl olur da bir ağaç, çamurdan yüksekte, kıpkırmızı bir elmayı bu yaşama sunabiliyor. Ulaşmaya çabalasa da henüz istediği noktaya gelmemiş boyu, buna izin vermiyor çocuğun. Devam ediyor ilerlemeye, sağ tarafında yabani otlarla kaplanmış bir patika var evin arkasına uzandığını düşündüğü ve solunda eski bir kuyu, içerisinden su yerine kaya parçalarının süzüldüğü. Harabenin kapısını aralamak istiyor ama başaramıyor, ne yapacağını düşünürken yağan kar birden tipiye dönüşüyor ve şiddetli bir rüzgar fısıldıyor kulaklarına. Giderek bir uğultu, bir çınlamaya dönüşüyor sesler; geri dönmeye karar verip koşmaya başladığında, gördüğü o muntazam ağaçtaki elmanın yere düşmüş olduğunu fark ediyor. Yabani otlar eğiliyor rüzgarın yasıyla, çığlıkları yitiyor fırtınanın. Sağ cebine sıkıştırdığı meyve ile patikanın üzerinde ilerlemeye başlıyor. Arka kapıya ulaştığında yine başarısız oluyor girişimi ancak parmaklığı olmayan açık bir pencere olduğunu fark ediyor gözleri. Sessiz bir şekilde ittiriyor bedenini içeriye ama pencerenin ardındaki sehpaya adım atması ile kırılması bir oluyor, telaş kaplıyor benliğini, korkuyor küçük bedeni…
Dışarıdan rahatça içeri süzülebildiği evden çıkmak, pek de mümkün görünmüyor bu inde. Karla kaplı zemin pencereye ulaşması için O’na kolaylık sağlasa da, içerideki toz yığını aynı şeyi başaracak gibi değil. Hem neden bu yapının pencereleri yüksek, yoksa O mu alçalıyordu şimdi. Bahçede yürürken ki cennet, başka bir dünyanın cehennemine açılmıştı belki ve bu daha da ürkütmüştü ufaklığı. Hava kararmadan çıkmalıydı buradan, hızlıca düşündüklerine, düşlediklerine koyuldu tekrardan. Arka kapıdan girmişse bu cehenneme, ışık yanan oda şurada olmalı diyerek başladı evin içinde yürümeye. Her bir adımda vahşet çığlıkları yankılanır gibi oluyordu kulaklarında, dışarı her ne kadar aydınlık olsa da ışık girmiyordu sanki oraya. Çocuk; zemin kattaki odaları birer birer dolaştı, terk edilmiş bir sirk gibiydi harabe, her tonda kostümün olduğu, tozlanmış giysilerin yerlerde bulunduğu. Sanki bir çok uygarlık gelip geçmişti bu şehirden, ayrı günahları birikmişti bu evde ve yok edildiler. Gözlerindeki ışık giderek karanlığa gömülüyordu ufaklığın, ürkek bakışlar yerini almıştı çoktan. Merdivenlerden tırmandı bedeni üst kata, sanki yedi kat gök çıkmış gibi yorgun düşmüştü bir anda. Koridor uzundu, biraz da havanın kararması görüşünü iyice sıfıra yakın bir konuma düşürmüştü. Sonunda ışıklı odayı fark etmiş, hızlı bir şekilde kapının ardına kadar sürüklenmişti. Sağ cebinden çıkarttığı elmayı sol eliyle sürttü gömleğine ve bir ısırık aldı. İçeri girdi…
Karardı gök yüzü, adam eve kadından önce gelmişti. Işığı açtı, mutfağa girip bir kaç yiyeceği akşam yemeği için masanın üzerine yerleştirdi. Ardından kadın belirdi kapıda, adamın hazırladığı akşam yemeğini bir kaç sosla süsleyip oturdu masaya. Televizyonu açtılar, yine bir vahşet, bir cinayet vardı ekranda. Yedi yaşında bir çocuk, evsizlerin ve uyuşturucu bağımlıların yuvası olan bir evde ölü bulunmuştu akşam sularında. Sindiremediler bu haberi içlerine, kapattılar kutuyu ve topladılar masanın üzerinde yer alan yiyeceklerinin bütünlüğünü. Bir kaç meyveyi doldurdular bir tabağa, çocuğu sordu kadın. Uyuyordur odasında diye yanıtladı adam. Birer ısırık aldılar meyveden.
Hiç uyanmadı o çocuk…