Gökyüzünü sildi fırça darbeleriyle; bulutluydu, güneş dilediği gibi tüm ihtişamını çekip, çıkaramamıştı arasından beyazlığın. Parıldıyordu tabloda, üzerine alıyordu ne varsa güzellik adına. İstemedi, tek bir hamlede ne varsa bedenin üzerinde, tabloda gizledi. Uzun saçları düşüyordu omuzlarından yere, gözleri pür dikkat devam ediyordu çizmeye. Sonbaharı resmetmeli diye düşündü ardında; güneş olacaktı, karanlık yağmalamayacaktı düşleri ama istemiyordu, yağmurun üzerine düşmesini. Bir yaz günü olmalı dedi sıcaklığıyla; mas mavi bir gök yüz üzerinden salınacaktı martılar okyanusun şeffaflığına. Ya da bir his edinmeliydi insan bu tabloya baktığında; gözlerinin donukluğundan çıkıp, içinde ne varsa başlamalıydı erimeye. Bu lavların arasında, kısık ateşte kaynamıyordu hiç biri, yanıyordu; bedeni ucuz, ruhu ise O’nu paha biçilemez kılıyordu. Odası; kirli sakallı, pasaklı, içerisinden yaşamı çekilmiş gibi hareketsiz duran bir ihtiyarın, son günlerinin yansımasıydı. O ise aldırış etmiyor, ne gündüzü, ne de geceyi hayallerinde yaşatıyordu. Farklı bir yaşam karesiydi gördüğü, gök yüz ne mavi ne de beyazın rengine bürünmüştü. Kırmızı olmalı dedi o an, ya da kan ile örtülmeliydi bu hava. Tekrar aldı fırçayı parmakları arasına, bu kez küçük bir kulübeden başlamalıydı dikdörtgen levha. Ruhu uzaklaştı odasından önce, ardında bir hayat buldu herhangi bir ovanın köşesinde. Küçük bir yol çizdi, kulübeyi çok uzakta göstermemeliydi. Gidebilmeliydi herkes, ulaşabilmeliydi yürüyerek. Küçük taşlarla süsledi bu yolu, antik çağlardan beri üzerindeydi insanlar o yolun. Bir deniz olmalı, ya da bir su akmalı dedi yanından; bir su kabarcığından yansımalıydı gökyüzü kızaran. Ya da bir ateş yakmalı dedi bu resimde, ne varsa yatmalı tüm gizlilik, bu güzelliğin büyüsünde. Bir kaç odun parçasını taşlık yolun bir kenarına itti, yanına iki adamı çıplak olarak çizmişti. O’nun için her şey şeffaf olmalıydı, saydamdı düşleri. Güneş batıdan çekilecek olsa da inine, doğudan gülümsemeliydi bu metne. Uzun bir romanın sadece bir kaç satırı gibi görülmesini istemiyordu o resmin, O’na göre bir fırça darbesi bedeldi; yazıtları, asırları ve belki de evreni tamamlamaya. Bir fırça darbesi yeterli oluyordu, yaşamı bir aynadan başka bir boyuta aktarmaya. Bir renk paleti doldurabiliyordu hayatı o anda. Okuyabiliyordu, evet o tabloda, milyonlarca sözcüğü bir cümleye sığdırıyordu. Başladı kayalıkların arasından akan bir suyu çizmeye, yatağı ise doğuda yer alıyordu. Kim bilir belki bu su, tablonun çok ötesinde bir yerde, okyanusa dökülüyordu. Keskindi kayalar, dişlerini gizlerdi çoğu zaman; yanlarında yükselen bir vadiden sarkıyordu dallarıyla ağaçlar. Aşağısında kalıyordu, ateşin yanındaydı o iki adam.
Duraksadı, tüm heyecanı bir anda boşaldı gözlerinin parıltısından. Korku güçlükle çıkmayı başarmıştı kilitlemiş olduğu kafesin kapısından. Ya sonrası dedim, anlatmalısın, bilmeliyim; ben bir yazarım, senin gördüklerini görmeliyim. Başladı tekrardan sıkıştırmaya sözcükleri, küçük bir tabloda yer aldı tüm cümleleri.
İki adam dedi; bir figür, bir var oluş belki de yok oluşun temeli. Ardından kulübenin yanına eski bir ağaç yerleştirdi, taşlık yolun kenarında duruyordu ayakta dimdik. Ateşin dumanı boğuyordu onu, çamurdandı teni, elleri yağmurla ıslanmış, çehresi ise kararmıştı. Taşıdığı bir salıncak rüzgarda salınırken kimse yoktu üzerinde. Yapay bir aldanmaya sahipti tablo görünürde, bir çocuk gitmeyi dileyebilir miydi, bir oyuncak için karanlığın gölgesine. Gülümsedi; kayalıkların üzerinden tahta bir köprüyü taşlık yola getirdi, pek de sağlam durmuyordu aslında ipleri. O iki adam bu kulübeye nasıl gelmişlerdi? Yağmur yağmaya başladı bir anda, ateşin alevi sekmeye uğruyordu. Küçük bir çadırı inşa etti ardında, insanlar gök yüzünden kaçmıyordu. Boyadı gökyüzünü kızıla sonunda, oysa başından beri istemiyor gibi davranıyordu. Sonra bir kaç bulutu serpiştirdi arasına, biliyordu ki yıldızlar o saatlerde uyanmıyordu. ‘’Hiç gece olmayacak mı?’’ diye sordum bir anda, sebebini ben ve benden öncekiler de bilmiyordu. O ise dilediğimin gerçek olacağını anlattı gözleriyle. Bir tablo cansız olarak düşünülürse tek bir zamanı işlerdi, ona hayat verdiğinde ise hayatı zamansız hecelerdi. İki adamı ateşin yanında, yağmurdan gizlenirken görürdün o sahnede, sonrasındaysa kulübeye çekileceklerini bilirdin içten içe. Belki de damlamıyordu bulutların göz yaşı üzerlerine ve onlar ıslanmayı istiyordu, koşup yuvarlanmayı. Ardında taşacak olan nehire atlayıp, sırılsıklam çıkmayı. Onlara hayat verdiğinde, birer ölümsüz olmayı.
Her biri canlı, her biri karşımdaydı o tablodaki insanların. Hatta ağaçlar dalları sarkan, nehirler yağmurla taşan, belki de gök yüzü dünyayı aydınlatan. Her biri, varoluşun seçimiydi o hayatların. Benimse yaşamlarım vardı metinlerde, hepsinin bir ismi vardı, onları satırların arasından dünyama getiren. Birer işleri vardı her gün çalıştıkları, belki de işsizlerdi; her biri hüzünden giyerdi insan bedenlerini ya da bir kesim mutlu, umutluydu geceleri. Hayalleri severdi karakterlerim, yaşayamazdı onlar olmasa. Onlar; hayalden çok ötede bir gerçekti, ait değildi bu yaşamın, mat tonuna bedenleri. En çok da karaktersizdi kişiliklerim, her biri, bir seçime zorlandığını düşünürdü hayatın karelerinde. Çehreleri tüm karmaşık duyguları barındırırdı içinde. Buna rağmen içten davranmaz, söylemek istediklerini vuramazlardı tümcelere. Suskundu çoğu, konuşmazdı kimseyle ama canlıydı hiç olmadıkları kadar belki de.
Değişirdi adları, onlar farklılaştıkça başka biri olurdum ben de. Kimi zaman dört harfli bir isim olur, ayları ve yılları yutardım bir girdabın içerisinde. Bazen beş harfle anlatılırdı adım, hoşlanılacak gibi değildi tadım. Her cümle bir isyana sürüklenirdi özneler yoksunken, zaman zarflarını hiçe sayardı tüm yüklemler. Birer yazardı bazıları, kimi ise yazar olduğu halde şiire kapılmıştı:
Gece uyanmış, gündüz ağlamaktaydı o sıra; geceliğini giymemiş bedenleri çıplaktı.
Gölgelerinde yaşardı tenleri, korkardı; tortusu işlemişti bir yerine yalnızlığın, açıktı.
Uyku bir ölümdü yaşamda, her rüyanın bir bedeli vardı uyanıkken hayatta.
Sanrı bir hançer gibi saplı, bir zincir gibi bağlı; her bir alışkanlık ise yaşamaya bağımlıydı.
Ağlardı ardında hayatlar, bir yazar, bir şair gibi betimlerdi bu temayı adlarım. Bilirdim, bir tablodan çok ötesini anlatırdı satırlarım. O ise hala aynı renk paleti elinde, hangi bir yeri boyamalı diye düşünürdü. Kafasında, öykülerde anlattıklarımın sadece bununla kalacağını yürütürdü. ‘’Gerçekten bu tablonun hikayesini dinlemek ister misin?’’ diye sormuştu, düşünmek istemedim o an. O’na göre her şey çok eski, çok kirliydi. O tabloda zaman, üzerimizden çoktan geçmişti.
Milat sıfırlanmamıştı henüz, toprak insanla boyanmamıştı. Kalp atışları gök yüzünden gelen seslerden ibaretti. Kimi zaman yüksek, bazen ise alçak bir basınçtı hava. Kasvetli bir bulantı, bir çöküş ya da aksine küllerinden doğmak gibiydi bu dönüş. Başlangıca doğru uzanan bir yolun temeli atılıyordu tabloda, her şey yeterince açıktı. Bu yüzden gök yüzü en son yaratılmıştı. Çamurla örtülüydü giysiler, en ucuz senaryodaki katiller imrenmişti kabile kültürüne. Topluluklar geceye gözlerini kapar, sabahında avlanmaya çıkardı. Önce ateşi bulmuşlardı ki yakaladıklarını kızartırdı. Giderek cehheneme dönüşmüştü bu yaşam, gök yüz ne zaman sinirlense, güneşi aradılar. Korktular çoğu zaman; ne zaman bir yağmur düşse yer yüzüne, kapandılar mağaradan inlerine. Kaçtılar; geride tüm umutlarını, tüm geleceklerini bırakarak hem de. Sayfaları doldurdular çoğu kez, aniden yok olma öyküleriyle yer edindiler. Silindiler kimi zaman, tüm benliklerini başka bir dünyada büyüttüler. Bu yüzden kararsızdı bulutlar, yıldızlar; henüz göstermek istemiyordu kendilerini tabloda. Gökyüzünün kızıllığı yakıyordu; insanlar birbirlerini kırıyor, kırılıyordu. Yavaşça topladılar düşen damlaları yer yüzünden, iki adam öylece duruyordu, farklıydı öyküleri her birinden.
Çok sevdiler, ikisi de; biri diğerinden üstün gibi görünse de, diğeri; ondan altta kalır gibi değildi öyküde. Yağmuru sevdi biri, dinledi; yağarken gökyüzünden, teninde gezdirdi damları. Kaşlarından aşağı, dudaklarının çehresinde birikiyordu esen rüzgar ile yaşların yası. Diğeri ise vurulmuştu bir kez olsun güneşe; göz bebeklerinin küçülmesini severdi, büyürken sevgisi kalbinde. Tapardı ona, aydınlanırdı yüzü o ışığın altında. Dalgaları sevdi biri, kıyıya vuran her fırtına, bir şeyler getirmiş, yaşamlar sunmuştu ruhuna. Her bir dalgada kıyıya vuran bedenler olurdu ardında. Vurulurdu, ay ışığının altında yüzen hayalleri kuruluydu, uzanmıştı bir kez olsun o kumsala. Diğeri ise denizin dinginliğini, maviliğini sevmişti; kısık bir melodinin tınısı vardı kulaklarında. Sessizliğe bürünürdü bedeni, geceyi örterdi üzerine. Hüzündü temeli yapının, çabuk bir şekilde yıkılırdı bu düzende.
Yaşam güneş: Yağmurla dolmuş bir sel üzerinde, tek bir sal ile ilerlerken savrulmak; ardında yapay bir tanı, zoraki bir teşhis ile avunup dalgalanmaktı kaybolduğunda, gösterirdi yüzünü o sırada Ay bu karanlığa. Hayat sebep: Yüzmek varken, hızla akan bir nehrin kayalıklarına çarpılmak; ardında ani bir sancı, kolaylıkla unutulan bir hatanın yüzünde belirdiği çizikler, eş zamanlı hatırlanan nedensizliklerden ibaretti bu haykırışa. Biri sevdi, diğeri ise kapılmadı bu fikrin büyüsüne. Nasıl çıktıysa bu yola, ilerlemeliydi aynı tutumla. Aynı geceye atmalıydı bedenini, farksız bir sabaha uyanmalıydı gözleri. Hazır değildi henüz, değişmemeliydi rüzgarın sesi, güneşin rengi. Hatta hiç bir zaman esmemeliydi içindeki değişimin nefesi. Kabullenemedi diğeri; gece gündüze, Güneş Ay’a, hatta yaprak yeşilden sarıya, gökyüzü maviden kızıla çalmalıydı. Sevgi hüzüne, ateş dumana, belki de siyah, beyaza aşık olmalıydı. Toplanmalıydı tüm ekinler ve tekrar verilmeliydi toprağa baharda. Biri sahip olamadı, istememişti zaten meyve veren bahçeleri yaşamda. Bu yüzden kıskandı; çok sevdiğinden, hiç bir zaman sahip olamayacağı doğayı, birinden. Uğraşmaya başladı o anda, verimsizdi topraklar, yeşermiyordu hiç bir tohum baktığında. Kuruyordu her şey, dokunduğu ve üzerine bastığı her bir yüzey. Dayanamadı bu karanlığa, bir ışık gibi parlıyordu diğeri yanında. Kolundan tuttu, sürüklemeye başladı adamı kulübenin ardına. İlerlerken taşlık yolda, tüm ağaçlar eğiliyordu hüzünle sonbaharda. Yağmur yağıyordu, bir fırtına kopuyordu amansız. Engel olamıyordu çadırın uçmasına, engel olamıyordu sönmesine ateşin ve yok olmasına dumanın. Çamurdan yükseldi bedenleri o anda, evrendeki her şey dalgalanmaya, savrulmaya başladı. Biri öfkeyle yetişti, nefretle seslendi, sevgiyi değil kin beslemeyi seçti. Hançeri bedenine sapladı diğerinin, gök yüzü içine çekti acıyı, kanadı bulutlar, boyandı kızıla toprak.
Gizleyemedim şaşkınlığımı, öyle cansız, öyle amaçsız duruyordu ki tabloda adamlar; böyle bir öykünün nasıl kahramanı değil de kurbanı oldular? Gülümsedi; her biri başka bir hikayenin sesi, kimi zaman da nefesi aslında diye konuyu, üstüne bir kaç fırça darbesi eşliğinde şekillendirdi. ‘’Sen yazarsın.’’ dedi bana, ‘’Sen sözcüklerden evler inşa eder, yüklemlerinle yıkarsın onları.’’
Süslersin yağmuru anlatırken eş anlamlı kelimelerin dansıyla girdapları, dalarsın. Kimi zaman onları boğarsın okyanuslarda, kimi zaman da okuyucuların boğulur bu sözcük karmaşasında. Bense basitliği severim tablolarda; bir kaç renk ile anlatırım ne varsa aklına gelebilecek bu yaşamda. Sen ise takılı kalırsın tonlarda, hep bir geçiş hakim olur siyahtan beyaza ya da bir sıcak renk eşlik eder hikayenin gidişatına. Bencilsindir, belli etmiyor olsan da düşüncelerini okuyucuya iletmek için çaba sarfedersin. Bense açık bir deniz gibi, ne görmek, nereye kadar gitmek istiyorlarsa, onların hayalleri ile açılırım bu okyanusa. Kimi bir fırtınaya kapılıp yarı yolda kalır bu yolculukta, kimi de ufuk çizgisine kadar savrulur o akıntıda. Sen bunu sevmezsin, onların nereye gitmesini istiyorsan o yolu önlerine sürersin. Belki iki belki de fazlası olur öykülerinde o adamların, kimi zengin kimi ise fakir doğar o insanların. Hayatlarını, düşüncelerini esir eder; nasıl bir kader çizdiysen senaryoda, o düzlemde kavrulur yaşamlar romanda. Görüyorsun ya; nasıl olmak istiyorsan öyle hissetmelerini sağlarsın, ne olmasını dilemiyorsan, hislerini başka bir yöne kaçırırsın. Çoğu zaman korkak, ürkek bakışları vardır yazarların; kendilerinden kaçar, hiç olmadıkları gibi görünmek için çabalar ya da bir cümlenin ardına sığınarak gözlerini her şeye kaparlar. Bir ressam içinse böyle bir durum hiç gerçekleşmemiş, yaşanmamıştır. Benim bir hikayem yok, belki de binlercesi var. İnsanlar tablolarıma baktıkça milyonlarca, milyarlarcası olacak. Kimi farklı, kimi aynı hikayeyi yazacak; bazıları ise bu tablonun bir anlamı olmadığında ısrarlı olacak. Anlıyor musun dostum; bu yüzden benim düşüncelerim değil, onların yaşamları bu tabloyu yaşatacak.
İki adama gelince… Bu sen ile ben, bir melek ile şeytan da olabilir baktığında; ya da aynı yola baş koymuş iki gelecek de olabilir taptığında. Bir yazar ya da ressam; ikisi de yanyana ve karşıt olabilir aslında. Ama unutmamalısın; yazar da bu tabloda yer alıyor olacak o ressamın yapıtında.