Tanrı’nın Sanatı


 

     Batıda gizleniyor amor; yayılgan her tepkede, kırılgan bir o kadar. Kuzeyin serinliğini, dağların bulutlara merdiven dayadığı o görseli arkama aldığımda, solumda kalıyor esinti. Doğudan yükseliyor aşk, uçuyor; şişelerin masada bir bir açılmasıyla çıkıyor kutusundan, ardında varsanımlar…

Gerçek her biri, zarar veriyor. Özezer tüm belirgeler; kalbimi söküp atmak değil, çıkarıp yerinden parçalamak, üzerine basmak istediğim. Bu yüzden yeminim, asla karıştırmamak keşkelerle, bir keş gibi davranıp çabuk parlayan, sönük bir adamın kimliğini. Yirmi beş yaş, bir yarısı kadar gidebilir mi ya da bir deste daha dağıtılır mı oyunda kesinlik yok. Sahneye ilk adım attığımda onlar gibi korkuyordum bende, özengendi ne de olsa tüm hal ve tavırlarım yazdığım metinde. Provalar sert bir rüzgar gibi vuruyordu bedenime, hiç bir zaman hazır olmayacağımın farkında olan hislerim, dedikoduyu başlatmıştı içinde. Bir kulağımdan diğerine, seyir halinde yolculuk ederken söylentiler, kararsızlığıma güç katmış gibi görünüyordu. Masumu oynadım, içimdeki elezer ruh buna izin vermedi. Suçluluğu kabullenmeyip yol aldığımda, şerit tekti ve sollayabileceğim yalnız tanrının kendisiydi, başaramadım. İnan bana, sahnede on beş yılı geride bıraktığımdan beri hiç bir başarıya ulaşamadım. Her kadehte dağılmayı, dağınık odamda oluşturduğum kara deliğin, beni her hatamda içerisine çekmesini izledim yıllarca. Geride kaldılar, uzaklaştılar, terk ettiler beni! Gözlerimin önündeki yıllanmışlık eskidi giderek, tanıyamadım onu baktığımda aynalara. Hiç biri yansımadı o parlak yüzeyden hayatıma. Süregendi yıllar, tekrarlarla, başa sararak çalıyordu tüm şarkılar. Yenilenmiyordu vücudum, o filmlerdeki kurgu uğramamıştı senaryoya. Hayal gücümü süreksiz bir şekilde kısıtlamak için uğraşıyordu gerçel yaşantılar. Ve yaşadım, hala nefes alıyor, içime çekiyorum seni.

     İhlal ediliyor gizliliğim; grift değil hiç bir bilmece, yanağına kondurulmuş bir buse kadar değeri yok geçmişin. Bu yüzden secdede başım, Tanrı’m affet; Agape değilim ben, taptığım yalnız senin sanatın. Özenle işlenmiş, kusursuz bir bedenin üzerinde parmaklarım; kıvrımlaşan saçlarının arasından götürüyorum dudaklarımı, dudaklarına kadınım. Boş değil yatağım, senin kokun, senin hayalin, her yerde sen var. Biriktirdiğim onca yılın üzerine; bastığım, yağmurlarıyla ıslandığım, çalıntı yaşamları hayatımdan çıkardığım tüm birikintiler ayaklarımın altında. Beraber geçiyoruz bu öyküde satırların üzerinden ne de olsa. Ve de hiç bir mısrayı atlamıyorum bu kez sana baktığımda. Yanmak değil kızgın güneşin, kızıla çalan renginde asla, yakmak yalnız tüm gemilerimi bir anda. Salınmak birlikte, odamdaki o karanlığın içinden çıkmak, bir ışık tutmak hayatımıza.

Gerçek her biri, mutlu ediyor. Umudu, bir gülümsemenin ardında, tebessüm ile yerinden oynatıyor. Açığa çıkıyor gizlilik, senleyim; herkes için biz, siz oluyoruz tek bedende, hem düşkünlük olarak bahsedilmemeli bu sevgiden hiç bir elemde. Kederleri de beraber, tıpkı kaderimizde, doğudan kalkan otobüsteki iki yolcu gibi değilde, aynı yolda sonsuzluğu arzulayan iki ruh göçünün, iz düşümü olduğu gibi yaşıyoruz seninle. İnan bana, sahneye ilk kez adım attığımda korktuğumu, bakışların masum bir ufaklığa değil de, her an yeni bir suç işlemeye meyilli bir gence ait olduğunu biliyordum. Korktukça devam ettim öldürmeye, cansız bedenleri bıraktıkça ardımda, yükseldiğimi düşünmüştüm belki de. Aşktan bir rol verildiğinde bana, kaçmaktı tek yaptığım aslında. Aslı olmayan fikirlerle gelirdi şeytan yanıma ve ben inanmayı seçtim. Yalanlardan kurulu bir düzen oluşturduğumda kendime, o çoktan gitmişti. Yalnız kaldım, düşündüğüm ve kandırıldığım tek husustu yalnızlıktan güçlü doğacağım. Farkına vardığımda her şeyin, saçlarım beyazlamıştı çoktan, çizikler belirmişti alnımda. Kendi oyunumdan dışarı atıldığımda, izlemiştim seni. Büyülenmiştim sahnede, tek başına sergiliyordun yaşantını, bakışlarımın arasında. Elini uzattığında, bir oyundan fazlası olduğunu anladım yaşamın ve inan bana, boğulacağını düşünmüştüm, oluşturduğum girdaplarda bir kadının. Yanıldım,Tanrı’nın sanatı beni de yüzeye çıkarmıştı; hala ıslaktı her yanım, çok fazla geçmişle yıkanmıştım, çok eskimişti üstüm başım. Soyundum. Adam eve, gelmeden önce, eski giysilerini atmalıydı bir çöpe. Aynı örtünün altında oluşan karanlıktan, yüzeye vurdu ışık tüm çıplaklığıyla. Beraber sildik tüm geçmişimizi, okyanusların saydamlığından oluşan bir akıntıda ilerledik ikimiz. Kayalıklardan aşağı atladığımızda, başaramayacağımı düşünmüştüm hep ama cebirin akış basamakları yetmeyecekti o anı görüntülemeye, izin vermeyecekti bu kez yaratıcı düşüşüme. Sinmeyecekti içime karanlık, alamayacaktı esir bedenimi, bırakmayacak, kalmayacaktım geride. Biliyordum artık, veda edecektim sahneye. Bu kez korkup kaçmayacaktı adam, sımsıkı tutanacaktı, paha biçtiği tüm değersizliği yok edip, eşsiz bir güzelliğe teslim olacaktı.

     Batıda gizleniyordu o sırada amor; yayılgandı her tepkede, kırılgandı bir o kadar. Kuzeyin serinliğini, dağların bulutlara merdiven dayadığı o görseli arkama aldığımda, solumda kalıyordu o an siyah. Doğudan yükseliyordu aşk, uçuyordu; uzanıp çektim kendime, bir daha ölmemek üzere doğdu yeniden.

 

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.