Donuk, sönük bir matlığın ebedi resmiyeti; nehrin akışında, kaya parçalarına çarparak şekilleniyor. Hiç var olmamış sanki tebessüm bu ciddiyette, eskiyen tüm heceler, cümlelerin gelgitlerinde gölgeleniyor. Sözcükler artık yok, belki hiç var olmadı ya da hatırlanmayacak bir daha. Lethe tüm günahlarından arındırırken insanı, mutluluğu da siliyor.
Adım Mete, bedenim hala bir yerde can çekişiyor olmalı. İlk yudumu aldığımda anlamalı, henüz unutmamam gereken çok şey olduğunun farkına varmalıydım. Gölgelerin içerisinde onlardan biri olmuşken, geride kalan her şeyin pek bir önemi yokmuş gibi hissediyor yaşadıklarım. Zaman aldıkça düşler, karanlığın içerisine daha da sokuldukça kimsesizliğim ya da ilerledikçe bu uzun koridorda tek başıma; saniye ile yerle bir edilmiş gibi yaşama tapınan tüm aldanmalarım. Bir tanrım olmadığı için mi tüm bu sanrılar yoksa yaradılışla ilgili büyük bir sancım olduğu için miydi yaşadığım tüm travmalar, anlayamadım. Anlam veremediğim bir yığın düşünceyle besledim kendimi, tüketene kadar içimdeki tüm kan dokusunu belki…
Hala anımsayabildiğim bir sözcük Mete, çehremde barındırabildiğim bir iz sadece. Var oluşu es geçmiş, yok oluşa doğru sürüklenen bir yaşam oluşumu gizlice.
Henüz her şey kaybolmadan defterden, aklım; eski dosyalara erişim izni verecek olmalı. Yavaşlıyorum; tüm siluetler, yorgun düşen tüm ruhlar birer birer içiyorlar nehirden taşan su içerisinden. İçtikçe kararıyor tenleri, kayboluyor yüzleri ve birer gölge oluyorlar aniden. Bir ihtiyar tutuyor bedenimi, bir damla almışken vuruyor semeri. Ufak çapta yaşanan, bedenlerin birbirlerini uzaklaştırma girişimi; ihtiyarın nehre düşmesiyle son buluyor. Lethe yutuyor yaşlı adamı, bir kaya parçasının, suya düşen gölgesi haline getiriyor zavallıyı. Duraklarım o an başlıyor, nerede ve ne için, bir beden olduğuna inanmadığım bu dokuyu, yaşamla yoldaş kılmaya çalışıyor hislerim? Histeri, çok sakin olduğumu düşündürüyor sözcükleri dökerken kağıdın beyaz örtüsüne, tüm sinir harbi taşıyor bedenimden bu mağara yapısının büyüsüne. Çok şeyi hatırlamıyor olmak, benzeri olmayan bir nefreti sürüklüyor yaşam hücrelerimde. Şu zamana kadar hafif kaldığını hissettiriyor kelimelerin, oysa…
Oysa, fahiş bir fiyat değil; bir kemik parçasına tapan köpekle düzüşmesini istemek fahişeden ya da zerre ucuz olmadı, alınan zevki vecd ederken. Ardında nekrofili olmalıydı ki Hades büyüleniyordu çürümüş bedenlerden, belki Persephone da kainatlar önce, bir ceset olarak çıkmıştı karşısına, yer altında hüküm sürerken. Oysa…
Sertleşmemiştim henüz sözcüklerimde, yumuşaktı doku, kırılgan bir o kadar. Her inişi olmayan çıkış kendimde, bir gel git furyası oluşturuyordu eskimiş cümlelerde. Hala hatırlamıyordum nasıl geldiğimi bu raddeye, kalabalıklaşıyordu gölgeler, devam ediyordu histeri tenimde. Bir obje gibiydi kadın, tanım; iki ayak ve iki elin çekici olmasını sağlayan noktalarda birleşmesiydi. Beyin olarak görünen basit yapı, iki odak noktanın çaresizliğinde, bir şey kalmayana dek süzgeçten geçirilmişti. Cezbedici değildi metin; sineye çekilmiş, gizlice içeri sokulan sinsi bir yaratığın, azı dişleriyle vücudundan bir kesit aldığı, kestiği bir bıçak iki taraflı; aynı şeffaflıkta saydam olmayan. Henüz solunum yolları kapanmamış ama nöronların üst katmanlara pek uğramadığı yapay kanı. Sanki bir yansıması adamın, uğraşmaya değmediği yanı. Birikiyordu, çoğalıyordu yüzümde; içimde ve içtiğimdeki karanlık.
Başlamıştım anımsamaya, bir kadın tarafından atılmıştım bu cehennem çukuruna. Bu yüzdendi hislerin volkanik patlamaları, yer sarsıntıları ya da temelinden oynaması.
Adım Mete, bir Çarşamba gecesi sürüklemiştim bedenimi yedi katlı bir yapının zirvesine. Kadın gelmemişti henüz. Otel soğuk, aydınlatma başarısızdı. Önce resepsiyonu arayarak ilgilenmesini istemiştim insanların benimle; yarı aktif, yarı çekingen bir velet göndermişlerdi odama o gece. İstanbul sonbaharı tebessümle karşılayan bir kent olmamıştı hiçbir zaman ve yine yağmurun kızgınlığı, bulutların gözyaşları doldurmuştu sokakları. Isıtmadaki sorunun giderilmesi ile 24 yıllık bir Chivas terletmişti beni. Kadın hala yoktu, velet cebine aldığı yeşil kağıt paçavrası ile odadan mutlu bir şekilde ayrılmış, beni yalnız bırakmıştı. Damlalar düşüyordu penceredeki siluetime, şehrin ışıkları vuruyordu caddelere. Sessizliğe o kadar kaptırmıştım ki benliğimi, odada çalan telefona karşı bir tepki vermem uzun süre almıştı. Kim arayabilirdi bir otel odasını ve kim ulaşmak isteyebilirdi bana? Hikayedeki keskinliğin kaybolduğu o andı hatırladığımda, telefonu açmış ve uzun soluklu bir nefes alış verişi ile karşılaşmıştım. Birkaç kez daha çaldı telefon, her ahizeyi kaldırışımda aynı sesi duymuştu kulaklarım. Giderek bir uğultu haline dönüştü çınlama, resepsiyonu aradım. Kimse cevap vermiyordu, her yerde aynı ses, sanki çığlık halini alıyordu. Hızlı adımlarla sarılmıştım kapının koluna, bir türlü başaramamıştım açmayı ve kadın hala yoktu…
Birden üzerime atladı bir gölge, sardı beni karanlığına. Siyah bir örtüydü aslında, başka bir beden var olmuştu bir anda yanımda. Sessiz olmamı istedi, geliyorlar diyerek ağzımı kapattı elleri. Tanımıyordum bu adamı ya da kadın mıydı tanımadığımı sandığım? Örtünün altından yanımızdan geçen zebanilerin ayakları görünüyordu. Her adımı ile yeri sarsıyordu. Sesler giderek uzaklaşmaya başladığında kimsin diye sormuştum karanlığın içindeki insana. Sakın oraya yaklaşma diyerek kayboldu, örtüyü kaldırdım ardında. Otel odasındaydım tekrardan, ambulans sesleri yankılanıyordu sokakta. Kapıyı araladığımda koridorda koşan insanlar görüyor olmak rahatlatmıştı beni bir an olsun. Kabustan uyanıyor olduğumu düşünmüştüm ama yanılmıştım. Biri ölmüş olmalıydı dışarıda, ya da ağır yaralı bir beden çalışılıyordu kurtarılmaya. Pencereden dışarı bakacakken çaldı kapı, gelmişti kadın. Neredeydi uzun zamandır?
Şişenin sonuna gelmişti yıllanmışlığım. Dilerse arayıp getirtebileceğimi söylemiştim o an. İçmeyeceğini, zamanının az olduğunu ve fazla kalamayacağını anlattı dudaklarıyla. Televizyonun yanındaki koltuğa oturdu yavaşça, üzerindeki mantoyu çıkarıp astı koltuğun yanına. Bu beyaz elbise, lekeler… Kan mıydı onlar, ne olduğunu sordum hemen kadına. Bildiğimi, sadece hatırlamak istemediğimi söyledi, hiçbir şey anlamamıştım. Çavdarın vücudumdaki ağırlığı, bedenimi yere yığmak için çabalamıştı. Azalıyordu görme yetim, bu kez yapma bunu dedi kadın. Sakın bırakma kendini…
Kalktı birden yerinden, sardı bedenimi kolları. Fısıldamaya başladı kulağıma, duyabilirler bizi dedi. Dinlemeye başladı fısıltıları kulaklarım:
Adın Mete, hala arıyorsun kaybettiğini bu yaşam içerisinde. Karmaşada öyle kaybolmuş ki anıların, başka bir yaşamda hayat bulmaya çalışıyor yaradılışın. Bu oda; senin kabullenmediğin ölümün, sokaktaki ceset senin yokluğundaki savaşın sürgünü. Hepsi ya da hiç biri gerçek değil, kitaplarındaki dünyada sıkıştığın o zebaniler; binlerce parçaya böldüğün, saklandığın gölgeler. Gezindiğin tüm romanlardaki yorgunluğun, beni arayışındaki verdiğin sonsuz uğraşın küskünlüğü. Hatırlamaya çalışmıyorsun ama hala bir yerde gizleniyor tümceler. Bu yüzden bir yudum daha almak ürkütüyor seni Lethe’den. Kaybetmek istemiyorsun kazanamayacağını bilerek. Yaşatmak istiyorsun tanrıyı yerinden ederek. Sinirlenip, yakıp yıkmak istiyorsun kainatı ateşe vererek ve aldanıyorsun aşık olduğun kadını kusurlar ile giydirerek. Hala hatırlamıyor musun beni Mete?
Yıllar önce öldüm ben! Cesedimi verdiler ateşe, külleri serpiştirdiler çoktan denize. İblisin koynunda, cehennemin en derin dipsizliğinde yanıyor ruhum. Çürüyor ruhsuzluğum, tapıyor şeytana. Dökülüyor tırnaklarımdan tortulaşmış kan parçaları toprağın kollarına. Yaklaş, daha yakından bak; Süleyman’ın dahi hükmü yok üzerimde! Senin de hükmün olmayacak hiçbir zaman inandıklarının üstünde.
Bir anda geri çekiyorum bedenimi, sanki tüm kemiklerim sızlanıyor, yakarıyor kendini bırakmak için. Adımlarımı kontrol edemiyorum, odadaki balkondan düşüyorum zemine. Bir el uzanıyor tenime, uyanmamı söylüyor, nehirden birkaç damla serpiştiriyor çehreme. Hatırlayamıyorum, neredeyim ben? Bu oyunun bir parçası olmak istemiyor bedenim, yıllar önce ayrılmıştım sahneden. Sinsice sokuldu tenime, şeytani yüzünü geç görebilmiştim belki de. Gölgeler, tüm o siluetler nereye gitti? Yerde yatan cansız beden gerçekten ben miydim?