Tanı


    Nasıl başlayacağımı bilmediğimde, doğruyu söyleyeceğim ve bu bir yalan olacak. Çok erken olduğunu vurgulayabilmek için çok geç. Nasıl sonlanacağını anlattığımda sana, çok zaman kaybetmeden gitmiş olacak, terk edecek seni, bulamayacaklar bıraktığın her hangi bir izi yaşamda. İnan bana, doğru değildi tüm hatalar ama gerçek olamayacak kadar da yalandı bu tanımlama.

Başının çaresine bakabildiğinde olursun erkek ve bir erkek olduğunda bakabilirsin başının çaresine. Ya da bir dizi hayal kırıklığıyla, kalbini söküp çıkarmak isteyen şeytanlarınla devam edersin yola. Keskin bu tavır; şehri yağmala, yalpala yürürken caddelerinde içtiğin bir iki kadeh ardında, sonrasında birer birer öldür onları, kimi istemiyorsan görmek hayatında. Sayısız ceset kaldırılacak topraktan arşa, yerle bir olsa tüm dünya dokunmayacak gökyüzünün çalıntı renginin soğuk hisleri sana. Unutma, yalnız değilsin şeytanlarınla bir olduğunda ve onlar hiçbir zaman bir göstermeyecek Tanrı’yı sana! Doğruyu söyleyeceğim şimdi ve bu bir yalan olacak…

Huzursuz, içini kasıp kavuran bir fırtınanın sıcaklığı hissedilir gibiydi o gece tenimde. Çok şey kaybetmiş olmak büyük bir yalan, kazanamıyor olmak olmalı gerçeği çarpıtan. Ve sen uyurken o gece, günahı yeniden döktüm kağıdın saflığına. Kanadı, güneş batmıştı çoktan, parmaklarım başka bir sabahı bekliyordu yazmaya. Sanrı ağırlaştığında içimde, dökülen beyaz saçları kalmıştı elimde. Başka bir geceyi başkalaştırdı aklım, fikrim hiçbir zaman hürmüş gibi görünmeyecekti bir daha. Yaşamın yakasına yapıştığımda defalarca, tüm geceleri aynı gündüze bağladım. Düşünmeliydim belki, henüz bağlanmayı bilmeden bağlamıştım sıkıca. Dahası vardı, sayıları daha çok sevmiştim sözcüklerle karşılaştırıldığında. Daha saf, daha doğru görünürdü rakamlar yazıldığında. On iki saatti gece ama hiç bitmeyecekti ruhumdaki karartma gündüz düşlerinde. Sevemedim güneşi, bekledim; insan asla istemeyeceği bir yarını nasıl hep dilerdi? Bir yaratık gibiydi hepsi, hiçbir zaman yaratıcı değildi. Yaratıldığım yalanına davet etmiştim şeytanlarımı, hiçbiri gelmek istemedi. Her biri güçlüydü benden, bense hiçbir zaman güçsüz olmayacaktım onlarla sizden. Dehşet bir düşünce bu, kapılmamak mümkün değil. Ben ne o, ne de sen olabilirdim, ne dün ne de yarın doğmuş bir bebektim. Bu yüzden ardımda kalmıştı geleceğin şemaları ve birini dahi beyaz bir sayfaya dökemeden, üzerime giydirilecek örtüyü seçtim. Ne göründüğüm gibi olmalıydım, ne de olduğum gibi görünmeliydim artık. İşte burada başladı, bu bir yalandı ve ben doğruyu söylemiştim.

Zamanı aldırdım gittikçe hayallerden, tek düze kaldı, aralıklı ve hiç biri ardışık olmadı. Ardına kadar açıktı kapılar, mevsimi ilkbahardaydı kışın ve yaz hep soğuktu orada. İnanır mısın hayallerde, hiç var olmadı yaşamlar. Daha çok bir kabustu uyumak ve uyandığımda sorguluyordum yaşamı hala. Tanımıyordu Mete beni, Alisa, Lili, hiç biri. Yarattığım hiçbir yere gidememişti düşlerim ve kimseyle birlikte olmamıştı hislerim. Tanrı bendim burada ve kimse yaklaşamazdı cümlelerin gelgitlerinde bana. Konuşmaya çalıştığınızda dökülmeyecekti sözcükler dudaklardan, hiçbir sesi işitmeyecekti kulaklarım. Doğru olduğuna inansanız da bir düşün, kabullenmeyecekti bedenim asla. Öfkem yeterince yüksek çığlık atıyordu damarlarımda, sakinleştirici bir doz keşfedilemedi henüz buna. Sayısız narkoz yiyecek olsa da bedenim, susturamazdı içimde konuşan veledi, ihtiyarı ve genci bu yaşamda. Yeni başlıyordu oyun, provaları çoktan tamamlamış, ağır adımlarla çıkabilirdim kalabalığın karşısına. Kısık bir tını ile fonda Old and Wise çalardı, Massandra’nın koleksiyonundan bir kırmızı şarap açardım. Kadehe yavaşça doldururdum yaşamı, bir yudum aldığımda çekilirdi içinizden hayat ışığı. Sahnede tek bir spot altında sergilerdim sanatı, solardı yapraklar. Hüzün sokulduğunda yanınıza, başlardı yağmaya yağmurlar. Demode olmuştu tüm anılar, hiç biri nefes alamazdı yirminci yüzyılda. Gölgemi önüme aldığımda, dengem kaybolur, sürüklenirdim peşi sıra. Şov kısa sürerdi, ben buyum diyerek inerdim sahnenin altına. Dayanacak gücü kalmayan bedenim, yaslanırdı mahzende bir fıçının yanına. Devam ederdim içmeye, sonuna kadar, doğuya doğru, batana kadar…

Gözlerimi açarım başka bir hayata ardında; hala yaşıyorum, doğru olmalı bu, bir yalan olamayacak kadar saçma! Ve yalan söylüyorum, asla doğru olmadı doğmak.