Kış


            Çalınmış düşler, salınmış rüzgarla vakit vurunca gökyüzünden sehere. Güneş yakıcı; yaklaştıkça kırmızının rengine, asılı kalmış tüm hayaller. Düşledikçe masmavi denizin; en derin, en hüzünlü yüzünde yaşayamamış daha fazla. Eksik bir şarkı tutturulmuş dilime, tamamlanmamış, kimse fark etmemiş mırıldanıyor olduğum ritmi, ruhumdan sarkıtıyor olduğumda parmakların eşiğine. Dans etmiş bedenim çıplaklığıyla; yağdıkça, damladıkça gökyüzünden her bir göz yası, ıslanmış. Yaşlanmış her dakika aynaya ürkek bir bakış attığında. Çalınmış düşler, peşinden koşmaya devam etmiş ayaklarım ısrarla.

            Yürümek mi hala, yoksa ışıklar kapandığında bu şehirde, uzanmak mı şimdi kumsala? Sessizce beklemek mi, izlemek mi yıldızları alacakaranlıkta? Keşke bedenim erimiş olsa, hafiflemiş olsa da taşısa beni rüzgar. Ya da bir dalga alıp götürse uzanan bedeni kumsaldan. Bir çağı kapatsa gözlerim, toprağı üzerime; üzerime atsa insanlar! Bir kış masalı olsa hayatım, ısıtsa, yaksa beni soğukta. Geri gelir mi düşler yoksa daha da uzaklaşıp, yapayalnız mı bırakırlar bu ruhu yaşamda? Yıkılsa ardında tüm yapılar; izlesem. Saniyenin onda biri ile parçalanıyorken yaşamlar, ben çığlıklar ile beslensem. Mutluluğun, umudun olmadığı bir sahne ile tebessüm eder mi içimi kemiren tüm şüpheler ya da sineye mi çekilir her bir gülümseme, bu cansız bedenle? Diriliyorum…

Hep tekti, yekten salındığım her bir yelken açma bu maviliğe; hep sekti, içtiğim her bir kadeh, düşürüyorken beni yüksekten. Hep sendin, benliğimi yaşatmak için uğraş verdiğim bedel ve ben olacaktım, senin bir bedel uğruna yaşatamadığın beden. Büyüyorum!

Şu ana dek, denkti tüm dengeler; serindi ve ısıtmadı içimizi. Hiçbir kardiyolog bilgilendirmedi beni. O anda sen, birkaç mil ötede doğan yeni bir bendin aslında, yalnız ben yok olmadım senin gibi. Kim bir yakarış olarak görürdü bunu, nefretim; içimden dışarı taşmak için bedenimi yerle bir ediyor. Tanrı kinimi, tüm insanlığına bahşediyor ve hala onu arıyorlar. Hala, her bir harfle; tümceleri yaktığımı, öznelerle girdiğim ilişkilerle, yüklemleri sarstığımı fark etmiyorlar. Tanımıyorlar beni, asla tanımak istememiştim ben onları. Çalıyorlar düşleri, dağıtıyorlar her bir yana. Dağılan parçalar bir araya geldiğinde, yeni bir Tanrı doğuyor yakıldığında kitaplar ve ben yok oluyorum…

            Yürümek mi hala, yoksa susmak mı şimdi birdenbire? Özlem mi bu, yoksa bastıramadığım bir nefret mi hayata? Her bir kayıp, benden çalınan bir parça gibi görülüyor içimde ve içince, ben de farksız oluyorum. Tüm hızıyla işliyor yaşam, yelkovan sırtında akrebin, sırtımda bir ağırlık hayat. Yürüdükçe çöküyor üzerime tüm karanlığıyla, giderek küçülüyorum. Derin bir boşluktan oluşuyor bedenim, bir kara deliği andırırcasına içine çekilir gibi hislerim. Durmak bilmiyor, dönmeye devam ediyor yer kürenin üzerinde, yer çekimiyle yapışıyor ayaklarım zemine. Ne kadar üşüyor olduğumu bilemez bu tufan, hava boşluğunda bir o yana bir bu yana savrulduğumu ya da kaçmak istediğimi sorgudan. Ne de çabuk aktı bu yaşam nehirden, ne de kuvvetliydi akıntı içimde; nasıl da fevri davrandı bu insan terkedildiğinde, nasıl olur da tutunamadı hiç kimseye. İstemedim, ben zayıflığımı değil güçlü yanlarımı şeytanlarla besledim. Yazmak istediğim o kadar çok şey vardı ki, yalnız yüzeysel temennilerle geçiştirdim. Bir kez kaybettim, bir daha, defalarca ardında; kapılar tamamen kapanıncaya dek nefes almaya çabaladı ruhum karanlıkta. Kazandıklarım da oldu bu lağımda, leşlerin üzerine basarak tutunmuştum ben uzanan kollara. Nedense şimdi yavaşça bırakmak ve uzaklaşmak istiyor benliğim; soğuk, soluk bir cisimden farksızmış gibi hissediyor tenim. Hislerim ardında, çıkmıyorlar gün ışığına; saklandıkları o küçük kuytuda, gölgelerle dost olmuş gibi davranıyorlar bana. Bir baba oğluna sesleniyor, son durağa kadar yalnız başına yürüdüğünü, artık bittiğini işaret ediyor. Hiçbir kardiyolog bilgilendirmemişti söyledim, bir kalp durmuş olsa da yaşarken, benimki güçlükle atıyor. Birkaç adım daha varmış gibi, sadece bunu yapamıyor gibi hissediyorum. Bu denli bir isteği nedense bana uzanmış olan dört elle itiyorum. Hala yaşıyorum!

            Çalınan düşler için çabam yetersiz. Her karma içinde yenilgiye uğramış bir beden için güzel günler dilemek de, kefene giydirilmemiş hayallerin tekrardan canlanmasını sağlayacak gibi değil. Kış uykusuna yatıyor tüm iyimserliğim, başım hala secdede değil! Aşık olduğum yaşam da değil, yaşamak da. Beyaz sayfalarda oynadığımda Tanrı’yı, yaşatmak istediğim! Kesin bir çelişki bu, ölüm; yaşamak ile yaşatmak arasındaki ince bir çizgi, bir teğet hayatıma. Hangisini seçersem seçeyim, bu bir başarısızlık bakıldığında. Derin bir karanlık fikri hiç uzak olmadı bana, ışık yoksunluğu her daim yakın gelirdi kanıma. Sanma ki yırtılıyor, derin yaralar oluşuyordu kanarken beden aşka, ya da daha da güçsüz bir tavır alıyordu vücudun çıplaklığı yüzüme vurduğunda. Başım eğikti ama hala dimdik durabiliyordu yanlışlarım karşımda. Öyle bir yetiydi ki gelişen, tüm hataları ucuz bir ustalıkla doğruya çevirebiliyordum. Kaçmak için her zaman bir yol oluşuyordu rıhtımda, savunmam tek kişilik olmuyordu asla. Kalabalığı çeper edinmiş bedenim, kolayca sıyrılabiliyordu arasından. Gözükmedim ben arkalarda, gizlenmişti tüm hecelerim, sinsice sızıyordu satırlara. Şeytanın bir yanılsama olduğunu fark ettiğimde, ayna da hem bir melek hem de aksini oynayabilen bir siluet de oluşturmuştu bu adam. Bir ağlıyordu içim, bir de gülümsüyordu duygu karmaşasında. Ve ben karışıyordum…

            Bir kış öyküsüydü bu, baharın geleceği bilinerek sözcükler satırlara dökülmüştü. Yaşlandığımı bilerek tüketmişti ömrümü. Kaybettiğimin farkına vararak kırmıştım mührümü. Aklımdan geçen onca düşler, çalınmış, kopmuştu benden. Geçmişti her şey, bir kış dürtüsü olmuştu şimdi geçmişi anımsatan düşler. Yalnız yürümeyecektim artık, ama sizle de beraber olmayacaktı günler.