Bebek


     Kimileri için unutulmuş bir kimlikti onunki; kimsesiz bırakılarak, sürüklenerek kaderin ağında, sıkışmış ve hareket edemez duruma gelerek yalnızlığında. Kimse için değildi belki bu ritim; kulaklarında yankılanıyordu ruhu ağladığında, gözyaşı döktüğünde ve bedene giydirilirken kefenin sessizliği. Değişmez bir gerçeğin süre geliyor olması ile oluşmuştu tenindeki yaraların kapatılamayacağı hissi; çok somut, çok saf bir doğru teğet geçmeden, saplanıyordu yaşamdan aldığı her bir yudum zaman ile vücudundaki yaşlanan hücrelere. Eskiyordu farkına varamadan, hızlı bir biçimde tüketirken kadehleri, çekiliyordu hayat gözlerindeki parlak ışıktan.

Kimi yalnızlığı döküyordu satırlara, damlalar gökyüzünden bir hışımla başlıyordu yağmaya. Islak tenlerin kurumasına geçit vermeden yağıyordu hüzün, keder doluydu soğuk geçen her bir güz günü. Kimi; hiç bulamadığı mutluluğu arıyordu sayfalarda, deniz pembe, gökyüzü gülen bir suratın üzerinde oluşan siyah çiziklerden bir sararma içerisinde. Yosun tutmamış hayallerin ısınmasıyla yükselmesi zeminden, yaklaşması karanlığın olmadığı semanın yüzeyine. Birbirine kenetlenmiş insanların, yeni dünya düzenini oluşturması, acı olan gerçeklerin bir türbülansa uğratılıp, kaybolan uçağın cennette bir yerde olacağı fikrinin yaşatılması belki de. Kimi inanıyordu bu fikre, kimi kaçıyordu bu karmaşanın içerisinden.

     Yakın bir tarih değil, yirmi beş yıl öncesi ya da tam bir tarifi oluşturulmamıştı beden için, bu yapboz siluetin. Hangi biri olarak anılacağıma karar veremeden, ne kimse, ne de kim sözcüğünü karşılayabilecekti kimliğim. Çoğunluk karar vermekten yana değildi belki, bense her düşünceye asılı kalan biriydim. Toplansa tüm insanlık önümde, yetiştirildiğim bu şehirde; ben eğilmeliydim, diz çökmeli, değmeliydi başım gök yüzden secdeye. Eğilmese beden, bükülmese boynu bu kalabalık sirkte, birçok sihirbazlık gösterisi yalnız bir gösteriş, bir şirk olarak görülecekti herkese. Bahsi değildi, bu yüzden kimileri için vazgeçmiş, kimileri içinse kabuğuma çekilmiştim. Söylediğim gibi yakın bir tarih değildi yirmi beş yıl öncesi, belki de ana rahminde bir cenin görseli, onlar için salyangoz anatomisini andırır bir yapı olarak gösterilmişti. Gösterinin hazırlıkları yapılıyordu o yıllar, ancak yirmi birinci yüzyıla yetişecekti ve ben aslında yeniden dirilecektim. Bedenimi bir kez öldürmek değildi bahsettiğim, yenilenmek; tüm yenilgilerin ardından bu yaşama karşı doğmaktı küllerinden. Direnmekti, diretmekti kimse olmayacağım diktesini. Hiçbir zaman olmamış ve olmayacaktı kimse istediğim gibi biri. Kimse yoktu benim istediğim!

Yirminci yüzyılın satırlarında yazılmaya başlanan, mürekkebin bir çırpıda akması ile o asrı geride bırakan bir hikaye olarak emekliyordu serüven aslında; makamı ağırdı tonda, edebi varlığı sanat için soyunmuştu Şubat ayında. Gözlerimi açmadan yıkılmayacaktı bu duvarlar ve henüz dokuz ay daha vardı, dokuz kasım içerisinde açıklanacak olan, kırk altı kilometre uzunluğundaki duvarın yıkımına. Sözcükler bir köşede sinmişti, çıkacağı günü bekliyordu dudaklardan. Yatak ıslak, parmaklar donuktu; beyazlama oluşması için henüz çehreme tohum serpilmemiş, gözlerim ise kısık ateşte ocakta unutulmuştu. Yağıyordu kar, üşüyordu doğmayı bekleyen tüm ruhlar. Sunumu hızlı bir şekilde sergilediğimde, seksenleri deviriyordu doksanlar. Kimine göre bir son, kimileri için yeni bir başlangıç olarak görülen milenyum kapıyı çaldığında, büyümüştü o küçük adımları atan bu adam. Sayfaların arasında çok hızlı bir şekilde ilerliyordum batıdan kalkıp, doğuya doğru ilerleyen vagonların içerisinde ve her birinin, rayların üzerinde oluşturduğu o uğultulu sesle irkiliyordu bedenim. Sessiz, daha da sessiz olmam gerektiğini söylerdim kendime; dinle, bak doğa konuşuyor olmalı seninle. Seninle yüzüyor tüm içine işlenen düşünceler bu nehirde, senin de nefesini tutmayı öğrenmen gerek derin maviliğin içerisinde. Bir duman daha, nefesimi tutmam gerekirdi gerçekten! Vücudumdaki toksinler kolayca bırakacak gibi değildi peşimi ve her bir lanet okuduğum materyal, sürrealist klişeleri gerçekliğin üzerine örtmüştü gizliden. Giderek korkunç unsurları defetmek için yatağın altına saklanan bir velet oluyordum yaşadıkça. Söylememiştim henüz, yaşlandıkça küçülüyordu beden.

Farkına varamamıştım uzun bir süre, o kadar büyük bir dünya içerisinde yaşıyordu ki hayallerim; galaksiler çarpışıyordu içlerinde. Tüm o yıldızlar birer beden olsaydı gerçekten düşen, hayalperest ruhlar serbestçe dolaşacaktı gökyüzünde. Kimi inanırdı belki buna, her bir ruh uzaklaştığında bedeninden, belki bir yıldız olarak parlayacaktı derin karanlığın yüzeyinde. Küçüldüğünde ise farklıydı düşler; gecelerin gündüzlere bedel olduğu yaşantılarda, birer gaz lambası gibiydi karanlığı aydınlatan sesler. Kimi bir delilik belirtisi olarak görürdü bunu, kimi ise yalnızlığı kendisi ile konuştuğunu söyleyerek yok ettiğini savunurdu. Hep gelmeyeni beklemek gibiydi aslında ya da gelecek olduğuna inandığın bir silueti yaratmak, oluşturmaktı aklımda. Birkaç kürekle eşelense zihnimdeki topraklar, hiç görmediğim bir beni orada bulacaktım belki, yıllarca beklemeye alınmış ya da hiç geri dönülmemiş cevapsız çağrılardan ibaretti içimdeki seslerin gizemi. Artık öyle mi bilmiyorum, bilmediğim bir yanda kavruluyor olduğum gibi, bildiğim, tanıdığım tüm yüzlerden de uzaklaşıyorum. Küçüldüğünde bu beden, safken hala; hiçbir günahla yıkanmamışken teni, yüzmemişken henüz o kanlı nehirde… İşte o hayalleri özlüyorum.

     Garip olmalı; bir büyüye kapılmış gibi tüm insanlığım, içgüdülerim aksi yönde hareket ediyor. Bedenimin aşağısına indikçe dönen pervaneler, ayaklarımı her seferinde farklı yöne doğru götürüyor. Aklımla bir değil davranışlarım, temelinden kopuk bir tavrı sergilercesine değişmiyor, değişimden korkuyorum. Hele ki sessizce, daha da aşağı çekilerek yok olmaktan. Ürkek bakışlarımı o sinsi çehrenin ardında gizliyor olsam da, içimde bir yerde hep bir köşe, kuytu buluyorum saklanmak için karanlık görüntülerden. Uzun süredir sürüyor belki de savaş, çok da kayıp vermiş, oluşturduğum ittifakta, şeytanlarım beni yerle bir etmiş. Çocuklar gibi ağlamışım ardında, hiç de çocukça bir şey değil diyerek geçiştirmişim yalanlarımla. Belki de inanmayı seçmiş küçüklüğüm;

Düşünsene küçüğüm, daha çok sular akacak bu yaşamdan, sil gözyaşlarını, kurutma içindeki nehri bir daha! Ağlama sakın, bak baban ne aldı sana; uslu bir çocuk olursan daha ne hediyeler görecek gözlerin bu yaşamda. Asla kaybetme umudunu, hiçbir zaman yoksun yanını oluşturmasın o sözcüğün yok oluşu. Hiçbir şey değerli olamaz senin mutluluğundan, sakın sonlandırmak için bir uğraş verme varoluşu. Hadi gülümse artık, somurtma…

Düşünsene küçüğüm henüz, her şeye inanmayı seçen bir küçük. Bu yüzden hayal kırıklıkları batıyor tenime, sanki bir daha yürüyemeyecek gibi, inandığım ve uğrunda yaşadığım sebepler. Renkler yavaşça soluyor tablonun içerisinden, gölgelendirmeler giderek kaplıyor hayatı. İçine sindiremediği ne varsa insanın, kininin öncülük ettiği ayaklanmalarla bastırılıyor aykırı yanları. Dehşete düşmüş gibi tüm telaşlarım; başı aşağıda sarkıyor yükseklerden dünyaya, salıncağın bir ucunda uzanırken ayakları hala. Aldanışı ağırlaştıran şey vücudumda; zarların hep yek geliyor olmasıyla yükselen bu sancı, zihnimi boşaltmama engel olurken, daha da hissedilir bir ağrı. Zamanı öldürmek için yelkovanı şiddetle vuruyorum akrebin kıskacına; yavaşça hareket eden akrebi taşıyor yelkovan aslında sırtında. Paranoya başlıyor belirsiz bir anda;

Kimse için değilse de kimileri uzanıyor hala toprağın altında; çürümüş o bedenler, leş kokuyor. Aslı gibi görünmeyen bir bildiri beliriyor ellerimde; ölü aslında yaşadığını zanneden tüm bedenler. Doğudaki su yatağının altında, iki dağ arasında kalan tüm görselin, zamanla aşınmış patikalarından hızlı bir biçimde aşağı doğru kıvrılarak, dipsiz bir mağaranın, labirenti andıran o yapısı içerisinde, tüm ruhların sesleri kulaklarıma şiddetli bir rüzgar gibi çarptığında, fısıltılara kulak asmadan, dengeyi kaybetmiş, aslında hiçbir an bir şeylere denk olmadan, tüm tapınaklara ellerini kapatmış, sıkışmış, başka bir yolu kendisine bir gelecek olarak görememiş benliğim, mağaradaki yankısıyla, dağları yerinden oynatacak bir çığlıkla yaşamı sorguluyor. Neden bedenler hep küçük kalmıyor? Hayaller bizi neden yarı yolda bırakıyorken, gerçekler ile yaşamak zorunlu kılınıyor? Gerçekten bu insanların hangileri, prova yapmadan sahneye çıkıyor? Kirli bir oyuncunun, bir bebeğin masumluğunu canlandırdığında; hangimiz o masumiyetin, ufak parmakların arasından kayıp gitmediğine inanmıyor…

     Onlar gibi çıkıyorum evimden, adımlarımı seçerek atıyorum merdivenlerden sokağa. Geç kaldığım ilk provayı es geçiyor bedenim; ne soğuk bir duş alıyor, ne de bir parfümeriden aldığı koku ile perdeliyor tenini. Kimi, sayfalarda tanımlıyor bir çiçeğin rengini, kimi de güzelliğin yanıltıcı görselliğini anlatıyor bana. Ben onların taktığı her maskeden, giydikleri o insan kostümünden bahsediyorum sararmış her bir yaprağın aklığına. Kararıyor ardında; ışıklar yandığında, perde aralanıyor. Bir alkış furyası kopuyor toplulukta, küçülmeye başlıyorum tekrardan. Yakın bir tarih olmamıştı asla yirmi beş yıl öncesi ve ben şimdi doğuyor, bir çırpıda büyüyen bedenimi izliyorum. Biliyorum ki Tanrı bir oyuncu olsa, ancak bir bebeğin gözlerinde var olabilir, bir rahibin ellerinde vaftiz edilebilirdi. Eğer ki bir bebek olsaydı oyuncu, ancak bu kadar kusursuz oyunu sergileyebilirdi. Biliyorum ki bu maskelerin ardında, içimizden biri olsaydı, düşlerimiz yerine hırslarımız, nefretimiz ile oluşturduğumuz düzen asla onu kabullenmezdi. Kostümlerimiz şıktı, gözle görülebilir bir büyüye sahip olarak çıplaklığımızı örten bir silahtı ve inanmayı seçtiğimiz o güç; yalnız uysallaşmamızı sağlayacak bir araçtı. Uslu bir çocuk olsaydı eğer küçüklüğüm, kim bilir daha ne güzel hediyeler alınacaktı…