Umudun Gölgesinde


Yere düşen damlalar gök yüzünden, umutlar; şehrin bir kıyısından, diğerine sürüklenen bir salda, gündüz henüz teslim etmemişken kendisini karanlığa, pes etmemişken yaşamaya. Soldan; cennet bahçeleri, yeşil örtülü ağaçlar, sağdan; kuraklığın izleri, verimsiz topraklar. Yükseliyorlar bulutların arasına, iki dağın yamacında ilerliyorum sanki bir umut arayışında.

Çok değil sadece bir kaç satır öncesiydi öyküdeki şeytani ele geçirme ve belki bir kaç nota gerisinde kalmıştım konçertodaki o eşsiz sesten. Ufak bir işletmeydi bu tekne, bir çok balık gelip takılırdı ağıma gizlice. Henüz giymemiş olurdu takım elbisesini güneş, sabahlarım; gecenin karanlığından çıkar, gündüzün gözlerini kapamasıyla dalardı uykuya. Oltalarım bir telaş içerisinde başlatırdı ayaklanmayı, onların arasında güçlükle yer bulurdum teknenin ortasında. Eşimin pazardan aldığı sebzelerle, oğlumun O’na yardım ettiği yemeklerle beslenir, bir günün güzel olacağı hayaliyle doyardık içten içe. Susardık bazen; dalgalar öyle güzel, öyle şeffaf dokunurdu ki bu tahta parçasına, sallanırdı bedenlerimiz. Ardında salınırdı hayaller yüzeye, eserdi rüzgar, vururdu tenimize. Denize açıldığımızda yüklendiğimiz tek adamdı Narin, eşim; çok başarılı bir ismi var derdi, karakteriyle bu kadar uyumlu olamaz diye söylenirdi hep. Balıkçı kimliğinden başka her şey vardı Narin’de, başarabilse parmakları ile değil, tırnaklarının ucuyla tutmak isteyecekti, yıpranmış ağı içindeyken levrekler. Ucuz parfümerinin merkezi gibiydi; üzerindeki pisliği atabilmek için yüzlerce çeşit kokuyu iletirdi yaşam hücrelerine adam. Nefret ederdi bu işten ama kazanmalıydı hayatını bir şekilde, yaşamalıydı. Ölümsüz olmak gibi bir derdi de yoktu, O sadece ilerlemeyi seçmişti. Bizse; aşıktık, vurulmuştuk bu sulara, bu dalgalara. Bizi çeken hep bir şeyler olmuştu denizin karanlığında. Eşim çoğu zaman bana değil, üzerimdeki balık kokusuna aşık olduğunu söyler, mümkünse bedenimi değil, balıkları getirmemi isterdi eve. Alındığımı fark ettiğinde, şapşal diye söylenir, benimle sonsuza kadar gelebileceğini dile getirirdi gizliden. Tanrı aşık olmalıydı bu kadına, cennet O’nun silüetinden yaratılmış, bu doğa, bu deniz O’nu anlatmalıydı. Saçları tekneden sarkar, dalgalarla yıkanırdı; gözlerine vurduğunda güneş, mavi gökyüzü yansımaktaydı. O kadar zarif elleri vardı ki, ince uzun parmaklarının arasından, ufuğa uzanan bir yol haritası, hiç keşfedilmemiş güzelliklerin, gizli saklı kalmış her bir yanı belirirdi ansızın. Biliyordu Tanrı, bu aileye, bu kadına aşık olmuştu bu adam.

Ne zaman bir düşe düşmüş olsa yolum, Narin uyandırırdı beni bu derin uykudan. Düşündüğü için değil beni, süremeyeceği için balıklara elleri. Yalnız bir adamdı, küçük bir kulübeden fazlası değildi sahip olduğu. Yıllar önce ailesini kaybetmişti bu sularda; hava çok kızgındı o gün insanlığa, dalgaların arasında, alabora olmuş bir teknenin içerisinden, yaşamaya devam etme kararı alan bir tek O’ydu. Nefreti de sevgiyi de bu sularda bulmuştu adam, belki de bu yüzden ayrılamıyordu buradan. Eşim çoğu kez akşam yemeğine davet ederdi O’nu, yalnızlık çekmesini istemez, ailemizden bir parça olarak hissetmesini söylerdi. Hem bizim ufaklık ile de çok iyi anlaşır, gün içerisindeki yorgunluğumuzun farkında olduğu için, tüm enerjisini O’na harcardı. Pek yorgun düşmezdi Narin, belki de pek iş yaptığını söylemezdik. O hep kırılgan biri olmuş, ismiyle özdeşleşmek dışında farklı bir eylemde bulunmamıştı. Çoğu kez başımızı koyduğumuzda yastığa, eşim ile Narin hakkında konuşur, yaşam sıkıntısı çekmiyor gibi, O’na dair bir gelecek planlaması yapardık. Çocukluğumuzdan beri beraber yürüyüp, koşuyor olsak da Narin’le, eşim, benden çok düşünür olmuştu O’nu. Bu güzelliği hayatıma katmadan önce, her bir kıyıda bir soframız, her bir denizde bir mezemiz yer alırdı. Narin; seviyorsam, neden beklediğimi hiç anlamamıştı. Kolay olmayacaktı yaşamak, zor olacaktı, sert bir şekilde vuracaktı rüzgar. Belki dağılacaktı hislerim, tutunamayacaktı aşk. O ise, aşkın her şeye bedel olduğunu düşünürdü, yok olmaya, tükenmeye, erimeye…
Hazır değildim, belki de hiç bir zaman olmamıştım. Bu düşünce çelmişti aklımı ve bir yanda güzelliğin yansıması. Narin’den farksız olacaktım bir kaç yıl sonrasında, kaybedecektim babamı, kazandıktan sonra ruh eşimi bir nikahla. Şahidimizdi Narin o gece, gizliden bağlanmıştık yaşam ışığım ile, umudun gölgesinde birbirimize. Bir kaç ay sonra ilk çocuğumuzun sevinci ile tebessüm etmiştik hayata fakat henüz açmadan gözlerini terk etmişti bu dünyayı. Hüznü de yaşadık sonbaharda, ağlayan, çığlık atan dalgalar da vurmuştu kıyılarımıza. Bir zaman zarfı daha tükettiğimizde, amansız bir hastalığa yakalanmıştı babam ve bir çok gider bükmüştü belimizi. Eşimin ailesi reddetmişti bizi, hastane masrafları ise yok ediyordu evimizi. Tükeniyorduk; yüzümüzü güldüren tek gerçekti minik elleri ile bir ufaklığın hayata merhaba demesi. Görememişti babam o günleri; ahşap, iki katlı yapı tanık olabilmişti sadece. Ufaklık için geceyle gündüzü bir etmişti zamansızlığım ve her işte başarıya ulaşmak için çok zamansızdım. Dört yaşına bastığında minik, eşim de benimle açılmaya başlamıştı denizlere. Yardımcı olmak istiyordu içten içe ve o günden beri beraberdik bu ıssız mavilikte.

Bugün ise iki dağın yamacındaydı tekne, ben ve oğlum; içerisinde, kaybolmuştuk. Üç sene öncesinde, sabah güneşi vuruyordu iskeleye. Hatırlıyorum, takım elbiseli, güzel giyimiyle iki delikanlı yaklaşmıştı bize. Narin tedirgin olmuştu, yakışıklılık olsa söz konusu, o giyimle, adamlara taş söktürürdü. Mesut adında birini arıyorlardı, kim olduğunu düşünürken Narin’in ölmüş babası olacağı aklımın ucuna dahi gelmemişti. Bir kaç konuşmanın ardından Narin delikanlılar ile ayrılmıştı yanımdan. Konu hakkında hiç bir fikir edinememiş, akşama kadar haber beklemiştim Narin’den. Sonrasındaysa aklımdan çıkmış olmalı, ufaklığın ilaçları için para kazanma uğraşıyla çoktan geçmiştim kendimden. Zor bir dönemin kapısını aralamıştı evimiz, eşim ve ben denizlerde zamanı yok ederken, unutmuştu ufaklığı benliğimiz. O günden bir kaç ay önce, ufaklık mahalleden arkadaşları ile bir kaçamak yapmış ve kasabaya inmişti. Ufak bir araçtı hızla yol alan; bir kaç genç içerisinde, şişeleri dışarı fırlatıyordu aracın camından. İlerideki virajda kesmeyecekti hızını araç, fırlatacaktı bizim ufaklığı yolun kenarına. Bir telaşla atmıştım oltaları elimden haberi duyduğumda, kısa sürede ulaşmıştık hasta yatağına. Eşim kendini kaybetmişti, Narin de o gün kendisinde değildi. Bense tüm suç üzerine atılmış bir sanık olarak ilan edilmiştim. Güzelliğim nasıl böyle şeyleri dile getirirdi, nasıl olur da ben ufaklığımı hiç sevmemiş, hiç istememişim gibi olayı şekillendirmişti. Bağırıyordu hep; benim yüzümden olduğunu, benim bu ev için yetersiz kaldığımı, bunun için ufaklık ile zaman geçiremediğini ve yanımda yelken açtığını. Açılmıştı o dönem aramız, tedavi içinse çok pahalıydı ilaçlarımız. Narin ile devam etmiştik denizlere, derinlere gitmeye. Gittikçe batıyor gibiydi teknemiz, su alıyordu, hüzün doluyordu içerisine. Ufaklık, o paytak yürüşünü gösteremiyordu artık bize. Hareket edemiyor, bir insanın yardımı ile yemek yiyebiliyordu sadece. Güneşin karanlık yüzünü görmemişti gözlerim bu denli, hissizleşmemiştim. Susamamıştım tokluğa, kanamamıştım bu kadar. Yaralarım kapanacak gibi değillerdi, acil müdahele gerekiyordu bana, bu küskün yaşantıma. Geceleri beni saran bir eş de yoktu yalnızlığımda, bir köşeye bırakılmış gibi hissetmek bu olmalıydı. Çoğu kez sabahlardı eşim ufaklığın yanında, hıçkırık sesleri uyutmazdı beni. Bir de üzülmediğimi, göz yaşı dökmüyorsam umursamadığımı söylerdi bana. Hayatımızdaki sallantı artçılardan çok büyük sarsıntılara sahne olarak yükseliyordu. Bizse düşüyorduk, giderek bir mum gibi eriyordu aşkımız, sönüyordu.

O gün iskelede, bu düşünceler sarıp sarmalamıştı hayatımı, çıkmıştı Narin herhangi bir odasından aklımın. Gece yaklaştı enseme ardında, elini uzattı; eşim sandalyeye düzgün bir şekilde bizim ufaklığı oturtmuşken, kapımızı çaldı Ay, masamıza sokuldu. Mutluydu Narin.

Şaşırmıştık; parıldıyordu gözleri, ışıldıyordu gamzeleri. Babasının görüşmediği bir kardeşi varmış uzak yaşantılarda, gözlerini hayata kapamış kardeşinden bir kaç zaman sonra ve her şeyini O’na bırakmış. Burada yaşamak zorunda değildi artık Narin, istemiyordu, sevmiyordu da zaten bu işi. Paraları sayabilmesi için belki bir kaç ele ya da binlercesine ihtiyaç duyacak, büyük bir fabrika açacak, ağır sanayi makinalarıyla paraları sayılaştıracaktı gözümüzde. Eşim benden önce sıçrayıp sarılmıştı Narin’e, mutluluğunu bir anda ortak payda haline getirmiştik, ufaklık çıkmıştı aklımızın bir köşesinden. Devam ediyordu akşam yemeği mutlu yüzlerle mutsuzluğu silerek… Narin; yarın yola koyulacağını, artık buraların nefes almasına engel olduğunu ve ilk fırsatta bize para gönderip ufaklığın tüm masraflarını karşılacağını söylemişti. Bunu kabul edemeyeceğimizi söylemeyi düşünürken eşim, teşekkür dileklerini çoktan Narin’e iletmişti. Hızlıca geçti üzerimizden gece, sabah çözüldü ardından sessizce. Uyandığımda yoktu Narin, ayrılmıştı evden, yüzmüştü karşı kıyıya mavi denizden. İlk gün hemen bir haber geleceğini düşünmüyorduk, eşim evde bense mavi sularda yürüyordum. Uzun yürüyüşlerim oldu sonsuzluğa, günler eridikçe bir haber gelmeyişi ile boğuluyordum dalgalarda. Yaşam; mutlak ebediyet, mutlaka sıkıntı çekmek ya da mutsuzluğu örtmekti düşüncelerle. İlla ki bir işi çıkmış ya da fırsat bulamamıştı yazmaya bize. Öyle olmasını diliyor, başka yolu yok diye düşünüyordum.

Bir gün yine sessizdi gök yüzü, insanlık bir günah işlememişti ki yağmadı yağmur. Dalgalar vurmuyordu kıyıya, bekliyordu maviliğin parlaklığında. Güneş çekingen bir tutumla gözlerini kaçırıyordu bizden, bulutların ardında saklanma uğraşı vardı içten. Eşim; bir yandan çayın demlenmesini beklerken, diğer yandan ufaklığın üzerini değiştiriyordu. Çıkmamıştım o gün evden, hem çıksam ne kadar kağıt parçası görecekti cebim bilmiyorum. Telefon çaldı o sıra; arayan Narin’di. Eşim benden önce davranıp telefonu çoktan ele geçirmişti, konuşmaya başladılar. Bir çok evrak işinden bahsediyordu sesleri ve işlemlerin sağlanabilmesi için birimizin gitmesi gerekiyordu bulunduğu yere Narin’in. Anladığım kadarı ile yüklü bir para göndermek istiyormuş Narin, bizi de kurtarmayı diliyormuş; ufaklığın tekrar yürüyebilmesini, bizimle denizlere açılmasını umut ediyormuş. Sevincimizi gizleyememiştik bu kez, nasıl teşekkür edilebilirdi bu adama, nasıl getirilirdi dile. Hangi şekilde ödeyebilirdik borcumuzu O’na ve ne şekilde söyleyebilirdik? Hazırlıklara başlamıştı eşim, gideceğini söyledi; ne de olsa benden daha iyi anlardı bu işlerden, şehirde büyümüş, orada yetişmişti. Bense balık tutmayı bilir, denizleri getirebilirdim masamıza. Ertesinde o günün, eşim çıktı yolculuğa; gidecekti, tüm gök yüzünden elleriyle topladığı bulutları yuvamıza getirecekti…

Soldan; cennet bahçeleri, yeşil örtülü ağaçlar, sağdan; kuraklığın izleri, verimsiz topraklar. Yükseldiler bulutların arasına, iki dağın yamacında; ben ve oğlum, bekledik. Önce günler geldi önümüze; her bir saniyenin, her bir dakikanın hesabını sordular bize. Ardından haftalar ve aylar; gelecekler yılları, asırları istediler bizden. Hiç bir şey veremedik onlara, yoktu sahip olduğumuz bir an, zamansız bir ilerleyişten ibaretti oğlu ve bu adam. Bir kaç gün açılmadım denize, bırakamazdım ufaklığı geride. Bir haber gelmeyince eşimden, çalışmak zorunda olduğumu biliyordum ve minik elleriyle bana tebessüm eden çocuğu da almıştım tekneme. Geceleri bir ettik gündüzlerle, hiç ettik yaşamları, linç edildi bedenlerimiz bu kargaşada. Secde etti başımız, heceledi çoğu zaman duaları Tanrı’ya. Yoktu bir haber, belki hiç olmayacak, dolmayacaktı bu tekne balıklarla. Uykusuzluğum giderek uyuklamaya başlıyordu, yaşatmak zorunda olduğum bir beden taşıyordum yanımda. Bu yüzden beklemeye devam etti, sürdürdü yaşlılığı bedenim.

Mevsimleri sürüklerken peşimde, Ocak sönmüştü, teknemiz artık yüzmüyordu. Şubat’ın ilk yarısında ufaklığı, hasar almış tekneden indirip sırtıma almış, eve doğru yürüyordum. Bir yığın kağıt parçası atılmıştı kapının eşiğine, her bir alacaklı sarmıştı kollarını evime. Okumak dahi istemiyor, birer bir yakıyordum her bir zarfı, hepsi küle dönüşüyor, çürütüyordu ruhumu. Alevlenirken yazılar dikkatimi çekmişti gönderenin ismi bir kağıtta, yanma pahasına elimi atmıştım ateşin sıcaklığına. Eşimden geliyordu mektup, neden aramamış da yazmıştı ki bana bilmiyordum. Okumaya başladığımda düşmüştü yüzüm, zorluk çekmiştim yutkunmakta. O yazmamıştı bunu, basit bir çıktıdan geliyordu tüm sözcüklerin büyüsü. Bir boşanma bildirisinden ibaret kağıdın yanında da ufak bir not bulunuyordu, sonrasında keşfetmişti bunu gözüm. Bir zamanlar çok sevdiğini ama ayların, yılların bunu yavaş yavaş öldürdüğünü düşünüyordu. Bana olan sevgisi azaldıkça Narin’e büyüyordu. Söylediğine göre Narin de O’nu seviyor, O’nu istiyor ve arzuluyordu. Anlayış bekliyordu benden, çekindiklerinden konuşmaya, bu notu yazıyordu. Hem kabul edersem bir miktar para da göndereceklerini, ufaklığın masraflarını karşılayabileceğimi dile getiriyor ama minik, masum gözleri bir daha görmek istemediklerini, yanlarına almayacaklarını belirtiyordu. Gizleyemedim şaşkınlığımı, belki içten içe bu düşünceyi barındırmıştı kalbim, sanki biliyor, hissediyordu bunu her daim. Ne yapacağımı bilmiyordum, hiç bu kadar çaresiz ve bir o kadarda öfke beslememiştim. Son denize açılmamdan beri bir kaya parçasının hasar verdiği tekne kullanılamaz, bir kaç mil yol alamazdı. Onu yaptırabilecek param dahi yoktu, kabul etmeli miydim bunu, nasıl kabullenebilirdi böyle bir şeyi ruhum…

İhanet; ne de saf, ne de pürüzsüz bir aşk öyküsüymüş de benliğim; secde ettiği her bir günde, Tanrı’ya olan sevgisini hiç bir şeytana satmamış. Ne kadar da narin, kırılgan bir yapıya bürünmüşüm de eşim; beni değil balıkları, beni değil kırılganlığı sevmiş. Asırlarca sırla dolmuş yaşam, taşmış bir kovanın içerisinden balıklar. Nasıl da fark edememişim bunu, ne de uğraş vermişim doldurmak için bu sonu. Ayaklarım her şeyin başladığı yere, başlangıca sürüklüyor beni zaman zarfında. Giderek su alıyor, yaklaşarak ilerliyor kıyıya.

Yere düşen damlalar gök yüzünden, umutlar; şehrin bir kıyısından, diğerine sürüklenen bir salda, gündüz henüz teslim etmemişken kendisini karanlığa, pes etmişken yaşamaya. Oğlum ve ben; içerisindeyiz batacak güneşin, batmak üzere olan bu teknenin. Hiç bir şeyin farkında olmadı O, konuşamadı, anlatamadı bana. Gözlerini dikmiş bulutlara, nasıl da seviniyor rüzgarın vurmasıyla saçlarına. Oğlum; geçecek birazdan bu esinti, vuracak bizi dalgalar, çekileceğiz aşağısına denizin. Yıkacak bizi bu sanrılar, yıkılacak tekne, yıkayacak bizi serin sular. Tanrı’m bunu yapamayacak bedenim, ele geçirildi, dört bir yanıma çivilendi hislerim. Geri dönmeliyim, izin vermeli dalgalar, açmalı denizi, yarmalı ortasından. Daha önce de olmadı mı, ihanete uğramadı mı hiç insan?

Giderek doluyor gözlerim, tükeniyor bir çağın, on iki aya bölünmüş yaşamının buruk hevesi. Soluk teni, dengesi kayıp teknenin; vuruyor belden aşağı dalgaların serinliği. Yeri gelmemiş henüz yersizliğin, yanaşıyor Tanrı’ya; içerisinde salın bir kova, doluyor suyla. Bense batıyorum güneşten önce, karışıyorum yosunların arasına. Baba, oğul ve…

Yeni bir çağ, gözlerini açıyor kova.