Kırılgandı geçmişe ait olanlar, büyümüştü acı yaşı. Tutulan her yasla bağlanırdı vücutları bir ömür yaşamaya. Umursamıyordu hiç biri sonrasını, ne olacaksa ve de ne kopacaksa bedenlerinden; dairelerinde, emekleyerek adımlarını büyüttükleri kirlenmiş şehirlerde son bulmalıydı koşmaları. Her yudumda tadı değişiyordu hayatın, tükeniyordu ve yok olmanın eşiğine gelindiğinde, bir kadeh daha isteniyordu. Bir nefes daha, bir duman daha ardında; hücreler yenilenmiyordu, ağaçlar ve bütün bu habitat, şimdi benim yok oluşumu izliyordu.
Yardımı olmalıydı tüm bu tümcelerin, buraya, bu noktaya nasıl geldiğim hakkında. Sersemlik, hızlı bir adımda kaybolacak bir şey değildi nöronlarımda. Hala, sallantılı bir geçmiş birikmiş gibi geleceğimin üzerinde. Bir gölge, hayır bir iz. Beni utandırıyor. Orada, her saniye kirlenmiş bir aynada kapana kısılmış bir obje gibi hissettiriyor. Ardında, odanın içerisinde birbirinin üzerine yerleştirilmiş nesneler aklımın karışmasına, tüm koridorlarımın bir çıkışı olmayışına sürükleniyor. Bedenin kontrolünü tamamen ele geçirdiğimde, dört duvarın arasında kalan küçük bir harabeyi irdeliyor gözlerim. Git gide derinlere, daha da aşağısına çekiliyorum düşlerin. Eski, ahşap bir masa ve yanında iki iskemle eşlik ediyor ona; arkalarında boyası çatlamış bir duvarın üzerinde güzel bir şekilde resmedilememiş bir kadın portresi, ağlıyor. Kim hüzünlü bir tabloyu asabilir ki duvarına? Rengiyle de uyumsuz duruyor. Tek bir kapısı var odanın, yanında boş bir kitaplık; üstüne hiç bir nesne yerleştirilmemiş, küçük notlarla kaplanmış bir buzdolabının yakınında ve de yıllardır temizlenmemiş, tüm gözenekleri kapanmış tozlarla ahşabın. Ne hale gelmiş küçük, şirin bir mutfak… Ayağa kalkmalıyım ancak başarabilecek gibi durmuyor ayaklarım. Sesler, sanki çok yakın, hayır! Gittikçe yaklaşıyor, biri yürüyor ya da birileri. Çok yakın, kim olabilir evimde? Burası; hayır benim değil, neredeyim, nasıl mümkün olabilir nerede olduğumun farkında olmayışımın temeli? Pencere… Belki oradan çıkabilirim dışarı ya da saklanabilirim. Neden gizlenmem gerektiğini düşünüyorum ansızın? Hatırlamak zorundayım bir şeyleri yoksa sarhoş mu olmuştum, içerisinde likör olan bir çikolatayı dahi yiyemezken nasıl olur da aklımda böyle bir fikir doğmuştu? Zorlamalıyım, bedenim buna izin vermeyecek belki aklım, uğraşmalı, direnmeliyim. Ne zaman çıkmıştım evden, Çarşamba mı? Dolabın yanında duran takvim ışık göstermeli bana ama anlamsız, yıllardır orada duruyor olmalı. Yedi yıl öncesini işaret ediyor, hangi zaman dilimi bu kavrulduğum içerisinde? Farkına varamıyorum. Belki kapının ardına bir şeyler dayamalıyım ya da bir anahtar olmalı, bedenimi ele geçirecek tüm iblislerle savaşmalıyım. Ölümü bu şekilde bekleyerek yaşayamam, yavaşça, sessiz…
Nefes al; taksi, yağmur yağıyor. İşte tam o anda adımlarım bedenimi dışarı atıyor. Çarşamba, gün içerisinde bulutların ardında saklanan güneşin yerini ay alıyor. Gittikçe karartıyor gökyüzünü, yıldızların önünü kesiyor bulutlar. Her bir damla vuruyor kendisini en yükseklerden en alçağa, her bir darbe girişiminde ayaklarım; üzerine basıyor altta kalan her bir birikintinin, dağıtıyor etrafa, dağılıyorlar. Daha fazla ıslanmaya dayanamıyor ceketim, taksi! Nereye gitmek istediğimi soruyor aracın ön koltuğundaki genç serseri. Bilmiyorum ama bir şey söylemeliyim, gitmek istediğim bir konumu bu adama bildirmeliyim. Köprübaşı iskelesi, bilinç altımda epey yer edinmiş olmalı; hızlı bir manevra ile aracı zeminden kaldırıyor lastikleri. Kısa bir yolculuk başlıyor camdan aşağı süzülen yağmur damlalarını izlerken, kayboluyorum. Her kırmızı ışıkta nedense bedenimi dışarı atmak istiyor ruhum, yağıyor, bardaktan boşalırcasına. Bir sigara yakıyor serseri, yasak değil mi diyorum bu tutum, gülerek sadece sizlere diyor aldırmadan ve üstüne bir dal da bana uzatıyor elleri. Hayır kullanmıyorum dediğimde yıllar geliyor aklıma yaşlanan. Orta geçimli bir ailenin ihtiyar yaşlısından çalınan paket dolusu zehir çubukları, söyleyemezdim o zamanlar baş harfi beş olan sözcüklerin okunmasını. Bir çok küçük velet ızdırabını çekmiştir bir şeyleri okuyamıyor olmanın ya da peltek bir dile sahip oluşun ceremesini. Neyse ki kısa sürmüştü kabuslarım ve bir kez yakalandığımda ağzıma götürmemiştim bir daha o dumanı, çekmemiştim içime. Küçüktüm ya, çabuk vazgeçerdim her şeyden, kolaydı yeni bir oyuncak bulmak eskide. On yedi lira tutar cümlesi ile uyandım düşlerden. Köprübaşı İskelesi tam önümde duruyordu ve ciddiyetsiz bir yüz ile bana bakıyordu. Kimse yoktu, belki de kimse hiç olmamıştı…
Ya sonrası, Çarşamba’ydı, yağıyordu yağmur, iskeledeydim yalnız ve yürüyordum yalın. Tüm hatırladıklarım hala yeterli değil bu odaya, yetersiz kalıyor bu oda nefes almama. Bir şeyler olmuş olmalı o terkedilmiş, yosun tutmuş iskelenin girdabında. Hatırlamalıyım, rakamlar yol göstermeli bana, yolsuzluğumu dillendirmemeli bu anda. On yedi lira, bu kadar uzak olamaz, evim daha yakın olmalı bu harabeye, yoksa başka bir yerden mi binmiştim taksiye? Bunun bir önemi olmamalı aslında; son duraktan gelmiş olmalıyım bu dört duvarın eşiğine ve son duraktan yola çıkmalıyım bu gizeme. Başım dönüyor ve bu ağrı katlanılacak gibi değil. Hatırlamak hiç bu kadar zor olmamıştı hayatımda, hiç bir an tereddüt etmemiştim eski bir anıyı geçmişimden günüme sunduğumda. Duvardaki kadın ağlıyor hala, sanki giderek yaşlanıyor, halüsinasyon görüyor olmalı gözlerim, bir oyun olmalı bu oynanan bana. Toplamalıyım dikkatimi, evet hala genç ve evet ağlıyor. Tanrı’m neler oluyor bana, kimse o kapının ardında, göstersin yüzünü şu anda! Daha fazla dayanamayacağım bu seslere, toparlanmalı, toplanmalı tüm hücrelerim aklımın odalarında. Lobide bir tek kaybolan ruh ben olmamalıyım, ben doğmamalıyım karanlıkta.
Sakin ol der gibi fısıltılar, kulaklarımda, damla damla senfoni oluşturmaktalar. Hafif bir dalgalanma pencereden, rüzgar içeri doğru, bedenime vurmakta. Acaba burada olduğumu biliyor mu? Gizlice gecenin karanlığında girmiş olabilir miydim bu yapıya yoksa zorla mı getirilmişti bedenim soğuktan sıcağa? Kalp atışlarım hızlanıyor, hayır daha yavaş, tükeniyor muyum? Masanın üzerinde anlık şekiller oluşturan bir mum misali eriyor mu hislerim? Daha öncesi olmalı, evet iskelede yürüyor bedenim. Neden çıkartmıştım ayakkabılarımı, yakındı beden toprağa. Kimi yakardı inancında, bense daha yakın olmak istemiştim, belki de yakarmayı dilemiştim. Küçük şeffaf dokunuşlarımla süzülüyordu yağmur ayaklarımdan, birleşiyordu zeminin saydamlığında. Önce daireler oluşuyordu, ardında yüzüm, bakamıyordum. Bir yerinden çatlıyordu birikinti, dağılıyordu. Biliyordum bu yüz, görmek, katlanmak istemiyordum. Ne denli nefretle dolmuş sözlerim, nasıl oldu da bu kadar nefret etmiştim. Kendimden, neden uzaklaşmayı, uzakta tutmayı istemiştim her şeyi. Üstüm, başım; hayır bu kadar ıslak olamaz, yağmur ne kadar hızlı yağmış olsa da bu şekilde ıslanamam. Atlamış mıydım, gerçekten neden o iskeleye gitmek istemişti benliğim?
Yürüyordum; yürürken ben, alçalıyordu yüksekler, daralıyordu yollar, kayboluyordu insanlar. İskele bir kaç ay önce konum değiştirmişti, eski ahşap yapı çıkan bir yangın sonucunda kullanılamayacak bir hale bürünmüş, geceleri hayattan bir beklentisi kalmamış insanların yuvası haline gelmişti. Ulaşımın kolay hale gelmesi için yaklaşık iki kilometre daha şehir merkezine yakın bir yere taşınmıştı. İki iskele arasında kayalıkların hakim olduğu, çok da geniş olmayan bir kumsaldan başka bir yol yoktu. Toprak, evet diğer iskeleye doğru yürümüş olmalı ayaklarım. Ne kadar sürdüğünü hatırlamıyorum yolculuğun, sadece, ilerliyordum. Dalgalar vuruyordu sol yanımdan ansızın, düşüyordu bedenim kumsala. Nasıl da fark etmemiştim, ayaklarım; bu kan, bir kaya parçası kesmiş olmalı. Burası bir hastane odası olamaz değil mi? Kendime gelmeliyim, gerçekçi ol! Nasıl böyle bir yapı bana bir hastane izlenimi verebilir? Nasıl oldu da hala gizlenmedim…
Devam etmeliyim, evet yürüyorum. Az kaldı iskeleye, bir kaç adım daha, evet bunu yapabilir bedenim. Hiç araç geçmiyor mu kayaların üzerinde seyreden taşlık yoldan, anlamıyorum. Sanki tüm insanlık bu dünyayı terk etmiş ve ben bir başıma insanlığımı arıyorum. Olamadığım, olmadığım her şeyi. Benden çok uzakta olanlara tapıyorum, oldukları, olmaya çalıştıkları her şeye. Bir iki hareket ile gelmiş olmalıyım iskeleye, çok ıssız. Rüzgarın uğultusu gökyüzünü susturuyor adeta. Bir müddet sonra yağmur damlalarının zeminde oluşturduğu hiç bir darbeyi de duymaz oluyor insan. Sanki birileri, bir kaçı hala burada, bir şeyler yaklaşıyor olmalı bana. Gözlerindeki ışık; Batıkum’daki fenerin yansıması olamaz, farklı bir şey; koşuyor, geliyor ve yanımda!
Kapıya vuruyor biri, birileri! Hiçbir ses çıkartamıyor, donuyor bedenim, dilim. Ne yapacağım, ne yapmalıyım ki? Acaba burada olduğumu bilmiyor mu dışarıdaki? Hem burada olmadığımı düşünüyorsa neden girmiyor ki içeri? Bağırmalıyım, avazım çıktığı kadar, açık pencereden yayılmalı tüm ses dalgaları gökyüzüne, sokaklara. Hayır, düşünmeliyim; ya kimsenin olmadığı bir dağ yamacındaysa bu lanetli ev. Neden korkuyorum; ölmekten mi, yoksa işkence görmekten mi? Ne denli istemiştim aslında ölmeyi, bırakmayı, terk edilmeyi. Yaşamıştım, yaşamadığım bir yaşatmak kalmıştı, eskidi. Hayallerimin üzeri tozlarla kaplı, hiç silmedim gözlerimin önündeki geleceğin buharını, dinledim. İçimdeki, içindeki tüm güzelliğin yok oluşundaki o melodiyi. Kurtulmalıyım, buradan, beni esir eden herhangi bir tutsaklıktan. İskele, hayal olmalıydı gördüklerim orada. Kimse yoktu, hep birilerinin olmasını istediğimden görüyordu var olmayanları gözlerim. Doğmamışları çoğu kez, bu dünyada kalmış ruhları. Batıkum feneri vuruyordu göz bebeklerime, hatırlıyorum; o dönerken izliyordum dalgaları sessizce. Ne düşünmüş olmalıydım o an içerisinde, ne yapmıştım? Tanrı’m ben ne yaptım? Yoksa atladım mı o iskeleden, ölmüş olmalıyım evet, burası bir görüşme odası ve beni bekliyor olmalı tüm günahlarım. Şimdi sıra ile içeri girecekler, her bir davranışımda etkin olan düşünceyi dile getirecekler. Ne demeliyim? Susmalı, evet konuşmamak ve cevap vermemek olmalı doğrusu. Hayır anlatmalı, ne varsa bu düzene dair göstermeliyim onlara. Kimsesizliği, yalnızlığı; yanında yakılmış tüm hissizliği, gelgitleri vurmalıyım yüzlerine. İşlemeliyim, betimlemeliyim yüzsüzlüklerinde. Günahım bu; tüm günahlarımın sizler tarafından edilmesi kabul, günahım; her yaşamın başka bir yaşamın elinde kukla gibi oynatılmasıydı ve kanun; bunu zorunlu kılıyordu. Hiç birini yapmadım, bu yüzdendi oluşan suçum. Oluşum yüksek bir tabakaydı ve hep tabağımdan taşardı önüme sunulmayan her bir tutum, akardı tabağın altına. Ben tabakanın altında saklamıştım fikirlerimi bunca zaman, tabağın içi ise boş kaldı. Bana verilen ile değildi yaşama biçimim, her zaman bahşedilmemişi diledim. Günahım bu; yüzden geri adım atmadım, engellerden atlamayı öğrendim. Şimdi korkmamalıyım, ne varsa bana dair sıralanmalı önümde, benim soracağım hesaplar var her birinden. Durmamalıyım, atladı bedenim iskeleden. Deniz; dalgalar karanlık, derinlere, yosun tutmuş hayallerimle içine çekiyor benliğimi bu bataklık. Tükenmiş olmalıyım, tüm zebaniler bekliyor olmalı kapının ardında, saracak olmalı beni, zincirlemeli hayal ettiğim her şeyi. Aralanıyor kapı, gizlenme telaşıyla düşüyorum iskemleden, yan yatmış bedenimi düzeltemeden dikiyorum gözlerimi kapının eşiğine. Zemindeki pıhtılaşmış kanın donukluğunda, bulaşmıyor ıslanmış pantolonuma kirlilik, çok saf bir tarafta kalmış ruhum. Gözlerimde masum bir çocuk, sebepsiz yere hiddetlenmekte, şiddeti öfkesinden süre gelmekte. Terk edilmiş, yabancılaşmış topluma ve hatta yaralanmış. Kimsin sen, kapının ardındaki gizlilik!
Aralıktan bir ihtiyar çıka geliyor, konuşmuyor, dokunmamasını söyleyecek iken, bir moloz yığını gibi yere devrilmiş bedenimi kaldırıp iskemleye oturtuyor. Sükunet bozulmuyor odada, bir an için bir şeyler çıkacakken ağzımdan, duraksıyorum, sözcükler tıkanıp kalıyor o anda. Yalpalıyor, sendeliyor cümleler; devriliyor, yüklerinden arınıyor yüklemler, öznesi kayboluyor. Sessizlik iskemle gıcırtısından ayak seslerine doğru bozulmaya başlıyor, dolabın üzerindeki notlardan birini çıkartıp masaya koyuyor yaşlı adam. Gözlerim kirli sakallarından, masanın ortasında duran notun üzerine düşüyor; kana bulanmış doğarken toprak ve çamura bulanarak kirleniyor yaşam. Anlam veremiyorum bu metne, bir düşünceyi yakalayıp çekemiyor, kendisine yaklaştıramıyor ellerim. Başım dönmeye başlıyor tekrardan, sallanıyorken bir düşten diğerine, takvimdeki zaman şaşıyor yeniden. Nasıl mümkün olabilir otuz beş yıl sonrası, neden gidip geliyor yaşamın tatlıyı, acı kılan furyası. Bir hayal olmalı bu, gözlerimdeki odak kendine geldiğinde ihtiyar kayboluyor, genç bir velet çıkıyor karşıma. Nasıl bir oyun oynuyorsunuz bana, bağırmaya başlıyor, hızını alamayan ellerim deviriyor masayı, düşüyorum tekrardan. Sanki bir daha hiç ayaklanamayacak bedenim, bir daha yürüyemeyecek üzerinde bulutların. Düşlerim, onlar, hala orada; henüz teslim olmuş değil, kendisini bırakmış değil, tükenmiş değil! Duyuyor olmalı beni, henüz ölmedim! Ağlamaya başlıyor kadın, sesini duyabiliyorum. Çok tanıdık, anne? Bu sen misin, yoksa başka bir kendini kaybetme girişimi mi bu akli dengemin. Karışıyor duygularım, çok tanıdık bir tını yankılanıyor kulaklarımda. Dinlerdim küçüklüğümde, en sevdiği şarkıydı; bedeni genç yaşta kansere teslim olmadan önce söylerdi hep, parmaklarını gezdirirdi piyanonun tuşlarında. Anne, artık seninle miyim?
Kahkahalar ile ara veriliyor düşlediklerime, velet; ufak bir koşuşturmayla dolabın üzerindeki başka bir notu alıp önüme bırakıyor ve tüm bağırmama rağmen odanın dışına çıkıp kapıyı kapatıyor. Sanki bir tutsak gibiyim dört duvarın içerisinde, tüm geçmişim benimle alay ediyor. Geçmişim, bu gerçekten olabilir mi? Hayır o velet, o kadın… Uzaklaşıyorum bir an, nota ulaşmak için biraz sürünüyor bedenim zeminde. Evet sonunda ellerimde, bu da ne böyle? Sanki çok tanıdık bir söz yazılı bu metinde; asla vazgeçmedim hayallerimden, beni onlar yaşatacak, seni onlar yaklaştıracak bana. Ufaklığın önüme fırlattığı bu kağıt parçası; hayatımdaki tek kadının yokluğundan sonra göz yasıyla yıkandığım, hüzünle yaşlanmaya başladığım ve yazmaya ilk mürekkep akıttığım o defterde değil miydi? O gecenin kalbinde, ben de artık bir adam gibi giyinmemiş miydim? Tanrı’m ben kimim ve hangi kimse için sahip olmuştu bir benliğe kimliğim? Bu tablo, hayır bu gerçek olamaz, o velet bense, odadaki suskun ihtiyar da kimdi? Rüya görüyor olmalıyım, kesinlikle bir rüya için ağıttan fazlası olmalı. Ayaklarım; hissedebiliyorum, sanırım kalkabileceğim ayağa, evet yapabiliyorum!
Bir adım, bir satır daha ve belki bir paragraf daha atlayacak hislerim. Zorlamaya başlıyorum kapıyı, açılacak gibi değil; ne kadar uğraş versem de olmayacak biliyorum. Zayıf hissediyor bedenim, pencereye yöneliyor. Çok karanlık aşağısı, bir gökdelende olmalıyım ya da bir iskemleden atlayacak içimdeki çocuğun ürkek bakışları…
Sarmıştı bedenimi, gittikçe içime işlemişti yalnızlık. Ardında yaşlılık gelecekti bir dost gibi, sokulacaktı bedenime. Önce saçlarımın üzerine yağacaktı, çehremde bırakacaktı izlerini. Sonra titremeye başlayacaktı çatlamış ellerim, atamayacaktı uzun adımları kısalan ayaklarım biliyorum. Her bir ölenle giderek cansız bir hal almıştım, ne tuzu ne de tadı vardı hayatın. Yaşama paha biçemezdi insanlar, benimse sadece bir kaç bozukluğum vardı cebimde. Yaşamak için değil, beni ölüme götüren o sessiz gemiye. Atlamalıydım, bırakmalıydı bedenim kendini bu derinliğe.
Batıkum feneri vuruyor şimdi gözlere, üzerimdeki ağırlık, aşağı çekiyor beni. Tutuyorlar her bir yanımdan, sürüklüyorlar. Öldürdüğüm herkes kalıyor dalgaların karanlığında, kopuyorum onlardan. Annesine aşık bir velet koşarak uzaklaşıyor, hoşça kal bile demeden. Yağmur yağıyor, her bir damla büyütüyor O’nu. Yok olacağı düşüncesiyle çekiyor içine dumanı, tükeneceği düşüncesiyle deviriyor tüm kadehleri hayatı. Yolcuları oluyor, götürüyor insanları gitmek istedikleri, görmeyi diledikleri yere. Bir yolcu oluyor ardında, gençliği götürmek isterken O’nu ölüme. Sonra yaşlılığı geliyor, tükenmiş bitmiş bir şekilde ve yaşamı arzulamıyor artık o hale gelecekse.
Köprübaşı İskelesi’ne bir yığın insan doluşuyor bir anda, gözleri, gözlerine vuruyor Batıkum feneri. Tutuyorlar her bir yanımdan, sürüklüyorlar, çekiyorlar dalgalardan bedenimi. Hızlı bir solukta bir aracın içerisine yerleştiriyorlar beni. Bir yığın ses, konuşuyorlar, yanımda, yanı başımda yankılanıyor. Giderek yaklaşıyor, kaçamıyorum. Sol yanımda bir kadın portresi, beyazlara bürünmüş, sağ yanımda; medikal bir çok şeyin olduğu bir dolap, üzeri örtülmüş. Yavaşlıyor kalp ritimleri, duraksıyor. Tek bir kapısı var buranın, kaçmalı, koşmalı, vurmalı ya da her neyse onun adı yapmalıyım.Ya da belki, belki de soluklanmalı, derin bir nefes almalıyım bu düşte. Yanaşıyor araç bir yapının girişine, odalar geçiliyor, çıkılıyor merdivenler. Üzerimden damlıyor ıslaklık zemine, kuruyor. Duruluyorum, bir oda sunuluyor önüme ertesinde. Parmaklıklar; pencereden dışarı bakıyor gözlerim ,sarılırken ellerim onlara. İskele karşıda, yedi saniyede bir vuruyor fener ışığı odama ve kapanıyor kapı. Kalıyorum bir başıma…