Günahımla ört beni, sar; sar ki kollarım bağlanmışken bedenime sımsıkı, ardımda ağlayan göz bebekleriyle boşalt üzerime gökyüzünden yağmuru, dar. Dar bu yollar, içerisinden yürüyemez ayaklarım, sığmaz ruhuma tüm isyanlar, çıkmaz sesim daha fazla dışarı. Dönmedim hiçbir an, dönemez geri günahlarım…
Birçok yılı yaşlandırdı hastalığım, hala bir yanıt arayışında, hala küçük bir işaret bekliyor senden. Ne bir cevap almadığım gibi, ne de ışık vuruyor yüzünden yüzüme. Sözün onlara, ne bana, ne de benim yanımda yürümüş olan açlıklarıma. Bir sorun olmalı diyorum kendime, karlı bu yer yüz, kurak bu yer küre. Dağların yükseltisinde, aşağıda kalıyor hayaller; nemli bu düş, tezat rüzgara yelkenler. Gidemedim belki, kaçamadım bu sesten. Beni çağıran, lanet okuduğum geçmişlerden kurtaramadım kendimi, atamadım bedenimi bir seferde. Yazdığım onca mektuplar, kalmış olmalı postanede, düşmüş olmalı bir şekilde ve ulaşmamış olmalı sana. Bu son olacak, bir daha yazmayacağım yokluğa…
Hiçbir zaman öğrenemeyeceğim kim olduğunu ama sen bunu biliyorsun. Dehşete kapıldığım her gecenin kabusu, gündüzlerimi yaşayan bir ölünün dünyasına çeviriyor. Beni ürküten tüm sesler, yalnızlık duvarlarıma çarparken, yankısı tüm dünyamı inletiyor. Bir yaratık olarak kalmak bu hengamede, yaratıcılığım keşfe çıkıyor insanların teninde; bir yaratıcı varken bu dengede, aynadaki yüzüm giderek çirkin bir yaratık halini alıyor. Kış dönüyor masallara tekrardan, şakaklarıma düşüyor kar taneleri mevsimden mevsime, rüzgarla savruluyor. Donuk bir yüzeyi andıran tenimden süzülen ciddiyet, bu kez yüz mimiklerime sert bir şekilde vuruyor.
Yakıyor, yakıyor tenimi kızgın sarışın, artıyor dalgaların şiddeti bir anda. Vuruyor kıyılarıma esintiyle yaşamlar, kayboluyor bana dair her şey zamanla. Ilık içim; bilirim senin, O’nun için değiştim. Yaşlandım bir kadehin içinde, yosun tuttu tüm geçmişlerim. Bağladığım her bir günah kefenle, hepsi beyaz ve hepsi ateş püskürüyor. Korku daha fazla rehin değil artık, tüm nehirlerim, bileklerimden akan kanla bulanıyor. Satırlara dökülen her mürekkep siyah olurken, her beden beyaz, mavi gözlü ben karalamadan önce. Düşlediğim her hayalin soğuk belirsizliği, ruhumun derinliklerinde sinmiş korkakça bir köşeye. Hiç dikiş tutturamamış gibi sözcüklerim bu cümlelerde, sanki bir boşluk ile giydirilmiş çelimsiz insan kostümü üzerime. Dahası varmış gibi, yoksun gibi, hatta yoksunmuşum belki bu hayatta. Tenimi yakan kızgın sarışın, boyamış saçlarını kızıla, henüz yok olmadan batıdan. Doğmadan, var olmadan bu cehennemde; durmadan, farkında olmadan konuşuyorum Tanrı’m seninle. Seninle beraberken düşlerim bu girdapta, işgüzar arka koltukta bedenim şeytanla. Anlıyor musun bu son mektup olacak karanlığa…
Doğru değil bu hikaye, saatim yoktu o anda; hiç de gökyüzünü izlemedim, hıçkırıklarım yükselirken mehtaba. Acımasız düşüncelerdi hepsi, aciz bir yapıya bürünmüştü insan bedeni. Soğuk beyaz duvarlar ile çevrilmiş, her bir köşesi kölelerin kaçmasını engellemek için yapılan büyük kafesleri andırırcasına kapatılmış bir yerde; yağmur damlalarının gök gürültüsü ile beraber pencerede oluşturduğu rahatsız edici ses ile kaldırıyordum başımı. Bedenimi kaplayan, beyaz olduğunu söylemenin çok zor olduğu örtüyü görünce garip bir duygu beliriyordu içimde. Düşünmeye zaman kalmadan bir an içinde her şey bulanık bir hal alıyor. Sanki pencereler hışımla açılıp kapanıyor, boyası dökülmüş duvarların bom boş görüntüsünde yer alan saatin yelkovanı hızlı bir biçimde ilerlerken odayı aydınlatan ışık belirli aralıklarla yanıp sönüyordu. Kendimi zaman tünelinde çaresizliği yaşayarak kaybolmuş gibi hissediyordum. Gözlerimi bir an olsun kapatıyor, ‘’ Hiçbir şey görmüyorum. ’’ diye sayıklıyordum. Aniden gökyüzünün asık suratı kayboluyor, kötü izlenimi olan maskesini atıyordu. Yağmur damlalarının pencerede oluşturduğu uğultuyla karışık ses yok oluyordu düşüncelerim arasında. Başımı kaldırıp, dışarı bakmaya çalıştığımda, dar bir pencereden hayata dair görebileceğim pek bir şey olmadığının farkına varıyordum. Başıboş, ıssız bir yerde gibiydim; etrafta bir çehre göremiyordum. Yer yer grup halinde yürüyen insanlar, geziyorlardı sokaklarda. Fakat yüksek bir yapıdan bakıyor olmam, sadece şemsiyeler arasındaki renk karmaşasının görünmesine neden oluyordu. Sanki gözlerime bir sis perdesi çekilmiş durumdaydı, penceredeki yansımamı dahi göremiyordum. Doğru değildi bu hikaye, gözlerim asla yeterince açık olmamıştı hayata. Bir rüyaydı bu ve ben rüyalarımda Tanrı’yı arıyordum.
Hiç öldüğünüzü düşündünüz mü siz? Yok olup gitmek, kalabalık içerisinde erimek olgusu hiç oluştu mu beyninizin bir yerinde? Sadece düşünün, ve anımsamaya çalışın…
Ben hatırlayabiliyorum. İki kez ölmüştüm. İlk öldüğümde 16 yaşındaydım. Soğuk bir şubat akşamıydı. Belki de o kadar soğuk değildi bilmiyorum. Hiçbir şey yapamamak nedir bilir misiniz? Ben bunu en acı şeklinde anladım. Siz uyurken, hayal aleminin kapılarını aralamışken en sevdiğiniz insan yaşamınızdan siliniyor. Ne kadar ürkütücü değil mi? Yapabileceğiniz hiçbir şey olmuyor. Çünkü siz tamamen ayrı bir boyutta oluyorsunuz o an. Ve bir çığlık ile uyanıyorsunuz sanki hayal dünyanızdan. Ve bir koşturmaca başlıyor. Duyabiliyorsunuz bu sesleri kulaklarınızda. Ne hissettim bilmiyorum. Sadece ne yaptığımı bilmeden kendi eksenimde dolanıyor, farklı çaplı daireler çiziyordum. Geri dönüyordum tekrardan, Tanrı, bu anıların hiç birinde yoktu, şimdi yeniden, yineleyerek ileri sarma vaktiydi. Bir adım ötesi ve belki de bir kapı ertesi.
Hayallerimi geri saramadığım gibi alamıyorum da ileri. Yaşadığım dakikaları tekrar edemiyordum. Bu bir başlangıç mı, yoksa sadece bir sondan ibaret miydi her şey. Seçemiyor, fark edemiyor, anlayamıyorum…
Sıradan bir gün benim için. Ne bir doğum günü kutlaması, ne bir yıl dönümü, ne de özel bir gündü. Sadece eve bir an önce ulaşmak için hızlı adımlar ile yürüyordum. İlerlerken yanımdan geçen taşıtlara, kalabalık içerisinde çarpmış olduğum insanlara, hiçbir şeye aldırmıyordum. Şehrin en işlek caddesindeki yolun ortasından gidiyorken, bu duruma sinirlenen insanların araç kornalarını hışımla çaldırmasına rağmen, duymazlıktan gelebiliyordum. Belki de insanlar şaşkınlık içerisinde bana bakıyorlardı. Bunun acelesi nedir diyebiliyorlardı. Ama umursama duygum sadece tek bir şey üzerine yoğunlaştığından aldırmamaya devam ettim. İnsanların arasından sıyrılarak, ıssız, dar bir sokağa girdim. Duvarlarındaki boyaları tamamen dökülmüş binaların bulunduğu, sadece kalacak bir yeri olmayan, yakılan çöp kutularının yanına sinmiş insanların bulunduğu bir sokak olmasına rağmen farklı bir izlenim bırakmıştı bende. Varoşlar her zaman ilgimi çekmiştir. Eski çağlarda da asillere hep başka gözle bakmışımdır. Bu sevgi değil aksine içimde barındırdığım nefret duygusu gibi belki de. Kısa sürede dalmış olduğum hayali kurgudan uzaklaşarak, eskimiş ancak hala benim için değişmeyen apartmana ulaşıyorum. Çıkmam gereken sekiz biz sekiz yüz yirmi iki basamak olmasına rağmen asansörü kullanmıyorum. Çoğu insan ve yakın çevrem rakamlara olan takıntılarımın beni bir boşluğa sürükleyeceğine inanıyor. Ama yaşamın her karesinde sayısal bir ifade kullanmak hoşuma gidiyor sanki. Üşenmeden her gün sayıyorum basamakları. Bununla beraber korkularımdan sadece biri olan, insanın dört bir yanı çevrilmiş, hapis görünümü andıran dar bir koğuşu oluşturabilecek asansörlerden kaçıyorum her zaman. Küçük ama kullanışlı apartman daireme ulaşınca çıkmış olduğum o kadar basamağı anımsamıyorum bile. Kapı zilini çalmam ve hayatıma değer katan insanın kapıyı açmasıyla, o gün içerisinde yaşadığım bunaltıcı hayat bir anda düzene giriyor. Tanrı’m bu sen misin, yoksa başka bir öykü mü bu, senin olduğunu zannedip satırlara karaladığım..
Arayış devam ediyor, başka bir satırda çöküyor dizlerim…
Korkar oldum gölgemden, kendimden, her şeyden… Günlerim giderek daha farksız bir duruma bürünmekteyken, yapabileceğim bir şeyin olmayışı beni tedirginliğin ötesinde ruhsal bir gerilime sokuyor. Sessizlik içerisinde kalmayı yeğliyor; gramofonda çalan eski bir alaturka ile düşünmekten kaçınır hale geliyorum. Sanki birileri var arkamda, devamlı koşuyor, koşuyorum. Birden odamın kapısı açılacakmış gibi ve bir daha uzamış, kir tutmuş tırnaklarımı göremeyeceğim. Yardım elini uzatacak bir insan bulmak, kitap reyonları arasında sakinleşmem için gerekli olan gambutrol ilacı aramama benziyor. Ölüm aniden bastıran bir sızı eşliğinde yakamda, yaşam ise giderek eriyen, sönmeye yüz tutmuş bir mum misali önümde. Kimliğimi dahi çözemiyorum artık, kimim ben, ne için buradayım? Her yerde olabilirler çünkü ama onlar kim? Yardım isteyebileceğim kimse yok, yoksa var mı?
Ört beni günahlarımla, sar; sar ki kollarım bağlanmışken bedenime sımsıkı, ardımda ağlayan göz bebekleriyle boşalt üzerime gökyüzünden yağmuru, dar. Dar bu yollar, içerisinden yürüyemez ayaklarım, sığmaz ruhuma tüm isyanlar, çıkmaz sesim daha fazla dışarı. Dönmedim hiçbir an, dönemez geri günahlarım…
Tanrı’m iki yüzlü tüm yapılar, bir sayfadan başlıyor, başka bir sayfada hayat buluyor karanlık. Ben hala yazıyorum ve hangi satırında yaşıyorsun bilmiyorum… Daha önce tanışmış olabilir mi günahlarımız? Yoksa iki hafta daha mı beklemeli, o anı hatırlamak için yalanların?