Paranoya


Sessizlik…
Rüzgar çarpıyor tenime,
Yükseliyorum bedenlerin üzerinden, doğuyor batım, düşünmedim…

Düşünmedik, düşlediğimiz gibi değildi hiçbiri; her biri, ayrı bir bütünün yansıması gibi görünürdü tümsekte, hiç biri, bir çukur ayna olarak göstermedi kırışıkları yüzeyde. Yüzemedik biz, boğulduk bu düzende; derindi her biri düşlerin, hiç biri yükselmedi karanlığın içerisinden. Öylece kaldı gözlerimiz, birbirimize bakıyorken, görmüyorduk kalpleri çarparken birbirine. Ağlıyordu göz bebekleri, çocuğu olmamıştı hiç birinin, ağlıyordu yalnız; içimize gömdüğümüz, hiçbir an dışarı vurmadığımız hislerimiz.

Başka bir rüyaydı, başka bir gezegenin, başka bir cehennemi yakıyordu bizi. Üçe beşti taksimle adreslerimiz; her biri, kaybolmuş bir güzergahın saklambacı, her biri, kaybolmuşluğun hengamesiydi bire bir. Direttim, illetti tükettiğimiz, ille de sen diye direndiğim bir hezimetti, bana yaşatılan hayatın hediyesi. İşte o dünde başladım ve bu gün de sona erdi içimdeki sonar patlamanın debisi. Devam!

Seninle devinir, O’nunla derişir içimdeki çözeltinin bilmecesi. Bir tutam aşkın üzerine, bin bir nefreti giydirdiğim kostümün, en sevimsiz, en girift çözümlemesi. Yekte atılmış tüm sulh, isyanla bastırılmış her cezaya bedeldir; her bedele bire bir ödenmiş günahlar, her kefene sığ bir düşlemedir gözümde. Sözüm değil buna, gözüm başka bir ihtiyarın genç ruhunda gizlenmiş, her çocuksu üçlemenin, ilk iki metninde. Anlamıyorum, bu yüzden anlaşılmıyor karmaşık görünen her isim; hepsi cisim, bir tür nitelendirdiğim eksik çizim. Kalemi şimdi alıyorum elime ve karanlık bu anda aydınlanacak, siyah defterin, nefretiyle birleşmesinde.

Birçok sayı var aklımda rakamlardan oluşan, bir tür isim var ardında, rakamlara bulanan. Yirmi, birdi; on dört ondan altı eksikti, on dokuz ikiydi; on bir ondan sekiz noksan gelirdi. Ben secde bin ederken duaları, ruhum henüz büyümemiş, çocukluğum yükseklerde gezerdi. Tesla vurmuş olsaydı bin volt bedenimi, eşsiz düşüncelerim; Zeus’un vurduğu her darbede beş bedene sekerdi. Yektim, inan Tanrı’m, sana çok değer verdim; değersizliğim her bir parçaya bölündüğünde, on yıl gecikmiş tüm kar taneleri, Eski Kazımpaşa Caddesi’nden üzerime gelmişti. Oysa ben Güllük’te büyümüş bir kefendim! Bu sonu epeydir hazırlıyordu hislerim, netice; niteliksiz, sonuç hiçbir zaman önemli değildi. Sirke çevirdiğim yaşam çemberini, bir maymundan farksız bitirecektim. İtaatkar değil, ihbar ederek. Arka koltukta çevrilen tüm dolapları, kendimle mukayesede bulundurarak eslerim. Esnedim, durdum, donuktu; doluydu tüm göz yasları, yağarken yağmur şakaklarımdan, kollarıma…

Yanıktı tüm tenim, o korkunç kabusların vücudunda ve karanlıktı siluetler, kaldırırken bedenimi afakanlar. Kimse anlamayacak bunları, kimseye anlatamayacağım bir daha.

Şimdi, dönemez artık geri ayaklar; atamaz bir yaşam daha adımlar, saklayamaz bir yıl daha bunu sırlar. Darbenin vurduğu asrın sonunda, yeni canlanıyordu kıyamet çığlıkları o anlar. Soğuktu Şubat, bense sıcaktım bir dişinin; içini ısıtan, merhamet dolu koynunda. Hiçbir şeyim yoktu bundan başka, hala da olmadı anlatacağım anılara. Kaynarken su kısık ateşte, vücut ısım yükselmişti odanın içerisinden, hastanenin soluk koridorlarına. Yaşlı bir adamın yerine tercih edildi adım, Kartepe sınırları içerisinde bir İsa daha dünyaya gelmesin diye vazgeçilmişti, Tanrı’nın peygamberinden sıfatım. İbrahim’in evi de O’na uzak sayılmayan bir yaklaşımdı. Önce başım bir yana, ardından diğer yana yatmıştı; karışmamıştım. Karışık düşüncelere sahip olmadığım bir anımdı. Seneler sırtıma vuruldu ardında, ardı ardına saklandığım dakikalarla yükseldi, emekleyen bedenim halılardan. Yürüdüm sonra, belki anlarım karıştı rüzgarla, savruldu bir o şehirden, bir bu dünyanın kollarına. Bir başka düşten, başka bir gerçeğin hüznüne zamanla.

Korkuyordum bazen, belki hala; belki başka bir hasat zamanı geldiğinde baharıma. Korkuyordum, peş keş çekilmiş tüm hayatımın, sınırlarını zorlamaya. Hala ürküyorum bir yandan, bir yanım başka, bir yanım aynı olduğunda; bir belirsizliğin koynunda, alışkanlık olarak sigaranın dumanında boğulmaya çalıştığım her zamanın kuzgun bakışlarında. Korkuyorum, korkmamak gerektiğini düşündüğüm her zamansızlığımda. Kaçıyorum bu sesten; beni her an yanına almaya çalıştığında, beni her an, yalnız bıraktığında. Korkuyorum artık, her tanımadığım bir kimsenin, yanında bulunduğum ve O’nun beni tanımaya çalışmasıyla. Devam!

Sizinle devrilir, O’nun izniyle gerilir bu an. Serildim, bir ben parçası üzerine, bin bir şehit kanıyla yıkanıp, bir eş güzar ruh ile iş birliğine giriştim. Hata mıydı bilmiyorum, her şeye rağmen ilerlemeli demiştim. Sıradan değildim, bu yüzden hiç birinizi umursamayarak yüzüm, gülüşmelerinize tebessümle eşlik etti. Bilirdi hislerim; her bir tümcenizde eksik bir yan bulacak, her bir davranışınızı, iplemeden olumlu karşılayacaktı. Siz her kim olduğunuzu anlatmaya giriştiğinizde, kulaklarımda yankılanan farklı bir klişe müzik çalıyor olacaktı. Siz Ney’zen Tevfik olduğunuzda, ben şapkadan bir tavşan daha çıkaracaktım. Ya da üstüme geldiğinde her bir düşüncenin doğrusu, ben eğrilerle aptal düzlemi kovuşturacaktım. Yalandı, yapaydı; her yafta bir yasta olurken, ben her hafta, her hastayı iyileştiren bir Kafka, her doğrunuzun bir sanrı olduğunu dillendiren bir mafya gibi, sizi geceleri ortadan kaldıracaktım. Lafta kaldım, bu yüzden ne yüzünüze, ne de yüz ölçümünüze bakmıştım. Çok da fazla değildi bu kin bakıldığında, ben yalnız iyimser yanımı yansıtmıştım.

Ardında, kalanlarla işgüzar ilan edilmişti hatalarım, hastalanmıştım, uzun bir süre köşeye çekilmiş, duruyordu sinsi planlarım. Dokunmaz sanıyordu düşünceleriniz, yaklaşmaz diye umut ediyordu gözleriniz her baktığımda. Konuşmuyordum, konuştuğumda hem sert, hep çekimser değildi sözlerim. Belki birini, belki de bir kaçınızı tanıyordu içimde var olan seslerin bütünlemesi. Asla doğru olmadı, tanımadım hiç birini, hiç biriniz tamamen güvendiğim olmadı, birlikte yol aldığım değildiniz. Her devin sözcüğü altında, başka bir gazetenin, farklı bir sayfasında yer alıyordu dirildiğim, her bir anın, eşsiz doğum evresi. Yaşıyordum, belki yakındı son, belki de çok uzağında kalmıştım her bir donun, düşlerime vurduğu soğukluğunda. Kıştı her bir yazı çevresi, yazardım; yazılmıştı kaderin sade tonu. Ne kadar koşuyor olsa da ayaklarım, yalındı sonun uğultusu. Sekiz yüzü geçmişti sektiğim her bir harfin oluşturduğu sözcük, her bir karakterin dövündüğü beş binler ise soğuktu bana. Boşluklu yapım yansımıştı boş sayfalara ve onlar altmıştı, artmıştı her bir altı rakamıyla. Anlaşılır değildi bu, yalnızca saymak gerekirdi buraya kadar. Yapamadım, bir yüzlere, bin yüzler ekleyerek devam etti kendisiyle övünen yapım.

Pazartesi’ydi, mevsimi yoktu bu dünün, farksızdı ayı; mehtaba karşı yürümüyordu hiçbir yakamozun hüznü. Tanrı’nın önüne bir tepsi daha geldi, içerisinde güzel meyvelerle donanmış, türlü yemeklerin buharı vardı. Sisle kaplandı insanları, rüzgar aralık pencereyi hafif darbelerle sarsıyor, güz insana, göz bebeklerinden vuruyordu. Sallanıyordu beşikteki umutlar, doğumlar göğe yükselirken sıra ile, parmaklar açılıyordu gök yüzüne. Bir, iki, üç…

Hepsi bizdik, her biri masum; her ne kadar ucube düşünce varsa mahkumluğa götüren, kefareti ödenmişti o anda. Yeni doğmuştu, ilk kez açıyordu bir bebek gözlerini malum. Bilmiyorduk; doğarken hepimiz bulanıyordu kana, çıkıyorduk içerisinden günahkar ruhun. Dalıyorduk dünyanın, cehennemin okyanuslarına; sorgu yoktu, sual olmaksızın doğuyordu sonun. Ölmek için yaşıyorduk, doğmak sadece bir araçtı bu sona. Doğuyor olması güneşin batının aksine, bir umut değildi bu yolda. Batacaktı her şey o bataklığın içerisine zamanla, son bulacaktı tüm düşler karanlıkta. Yok olacaktı her beden, o derin dipsizliğin koyuluğunda. İşte şimdi, şu an başlıyor…

Çok uzak, hayır çok ansız bu, yanımda, yanı başımda tek düze. Tek ses, eş değil, eşsiz. Sanki, sanki çok yakın, yanımda. Ruhuma dokunuyor bir el, saydam, asla mat değil bu anda. Saçlarımı çekiyor, çeviriyor; karartımda bir ışık seksenlerimde, odamı aydınlatıyor. Yavaşça, yavaşça sönüyor şöminenin ışığı, görüyorum yüzünü. Görüyor, doğarken kısık açılan gözler, özlüyor. Bastırabileceğim bir şey değil bu, görüyorum O’nu; kanıyorum…

Dur, durdurak bilmeyen bir his bu. Ürpertiyor beni, tenime, tenime dokunmuyor hiçbir eli. Ruhum, ruhum bedenimde değil. Korkuyorum, katlanamıyorum, hayır dayanamıyorum. İçine alıyor her şeyi, bu galaksiyi ve tüm evreni. Yok olacak gibiyim bu beyaz sayfada, tek bir nokta olarak duramam daha fazla. Gözlerim, gözlerim engel olamaz bu yağmurlara. Islanıyor tenim, bedenim; değildim, değer değildi hiçbir emelim. Semer vursam da hislere, değiştiremem eminim. Edemem devam, değişemem, sevişemez ruhlar, uzanamaz bir yerde. Susamam daha fazla!

Nasıl bir his bu, dağınık, paramparça. Yapamam, asla yapamam. Sana değil, sara; kendinden geçmek değil hiçbir an. Bırakmak değil asla! Okşuyor beni, boynum kıvrılıyor bir yana, bir bana gerçek değil bu. Bir sen değilsin görünen gerçek bana. Duraksamıyor, durmuyor telaşım. Kapılıyorum içine, kapanıyorum dizlerime. Dilemiyordum bunu, diriliyorum birden bire. Duman içimde, içince; içerdiğim, içtenlikle, söylediğim tek şeyin içeride, kalbimin bir yanında olduğuna direttiğim bir his, içten gelen. İçmiyorum daha fazla, seni görmek için içmem gerekmiyor, kaybolan yılların yanında, seni kaybediyor olduğumu düşündüğüm her anda! Daha, daha devam edemez bu sürgün, ruhum; bedenden ayrı, daha fazla yaşayamaz, daha fazla kanamaz bu hüzün. Durmaz, solamaz yapraklar, sararmaz her bir güzün, tabloda resmedilişindeki hüznü. Ama, ama bir tını, senfoni kayıp, çağın çok gerisinde. Çaldığın hayatların her bir notasında, kanayan yüzünde. İşte ben, işte böyle bir düşün pençesinde, kayboluyor, kapanıyorum kendi kaderimin dizelerine. Ve bu yüzden, seni yazıyorum, seni gösteriyorum her bir cümlenin, eylemsizliğinde.

Son buluyor paranoya eskizde, buz tutmuş düşlerin pelerinsiz vücutlarında, yar oluyor bana Tanrı, hiç görmediğim, hissettiğim her saniye. Düşünüyorum yine, düşlüyorum belki bir an daha sessizliği. Bir nota gibi, belki de parmakların beyaz bir zemin üzerinde dans ederken oluşturduğu karanlık gibi. Yazıyorum, yazgım değil! Yazıyorum, ben oluyorum, sen oluyorum birden. Yazıyorum O’nu seviyor, bunu seviyorum bazen. Yazıyorum tekrar, küçüklüğümü, büyüdüğümü, belki de hiç büyümeyen düşlerim olduğunu her seferde. Sonra O’nu, var ediyor, varlığını sürdürüyorum bir anda. Ben, yazıyorum Tanrı’yı bu yolsuzluğumda, O’nun bana ait planları olduğu doğrultusunda. Yoktan var oluyor kavramlar ve ben Tanrı oluyorum bu girdapta.

Güçlü benden, daha iyi bir yazar; sözcükleri dans ederken mısralarla, daha küskün bir hayal. Daha şehvetli belki, daha hüzünlü yağarken yağmur. Daha sevimli bir bebeğin kollara alındığında, daha mutlu bir insan gülümserken hayata. Dahası her şeyin, fazlası bu dünyaya. Bir suretin sıfatlarını alan isimlerle büyürken bu yolda, dahası olmalı her bir sicimin. Oluşturduğumuz bu hayalin koynunda, üretilen en güzel düş, en şefkatli gülüş belki yaşama.

Düşünmedik, düşlediğimiz gibi değildi hiç biri, her biri, ayrı bir bütünün yansıması. Ayrı bir uydurma hayatımızda. Kahroldum, kahreden yalnız bu düşünceler değildi, küskünlüktü yaşamı sömüren aldırmasızca. Yükümdü taşıdığımız, hükümdü bize giydirilmiş bir anda. Bir sondu her doğan hayata bahşedilmiş, bir ölümdü bölündüğümüz. Bir dönümdü bazen bir dünya arsasında, belki bir sönük yıldızdı galaksinin bir ucunda. Ve kötürümdü düşünceler…

Geri döndü gemi uzaklardan, başa sardı hayatlar. Uzun yıllar okyanusların içerisine, dalgalarla çarpışan gemiler, yanaştı limana. Doğdum önce, sonra on yıl attı adımlarım, ardında yirmi. Fark ettiğimde kendimi, yüz yılları devirmişti hayatlarım. Hala toprağa dokunuyor çıplak ayaklarım, elektriği doluyor vücuduna varlığım. Toprak örtüyor üstümü, yanaşan gemiden kıyıya vuruyor dalgalarım.

Sessizlik…
Rüzgar çarpıyor tenime,
Düşünmedim, düşüremedim kendimi, düşürtemedim O’nu, düş üremedi, küs türemedi bu anımda hiç bir varlığın kabulü.

Sessizlik…
Bir başka paranoya ile geliyor geceyi kefene giydiren gündüz.