Adım


     Sarmaşık göğsü, kalbine ulaşmak için dallanmış onca kolun gövdesinde; kirli sakalları olan bir ihtiyarın çenesinden aşağı süzülen aklığın, sararmışlığında hüzün. Sıradan bir rüya düşlerde; karanlığın önce bir karartı olarak yaklaşması bedene, ardında o korkak ruhu titretmek üzere sarması yalnızlığı, yanması ateşte. Bir üç yüz daha, bir altmış beş daha, altı saat dolunca takvimde; bir yaz daha, belki bir kış daha, resmetmek için bu resmiyeti kendime. Anımsayamadığım bir silüeti yanımda, yanıbaşımda oturur sanmak, sanma ki bir yan daha, bir kalp daha koymak yanıma. Bir parça daha koparmak yasaklardan, bir per daha oluşturmak bu oyunda. Sarmaşıklarla kaplanmış bu hüzün, tüzük henüz yazılmamış ayrıntıda; henüz, tünelden çıkarak, gün ışığına bakmamıştı ruhum.

     Gök yüzün maviliğinin vurması o saydamlığa, bulutların buz tutmuş renginde dalgalanması okyanus; dondurucu bir esintinin çalkalanması yoğunlukta, kaynaması en derin dipsizliğinde yoksunluk. Orada bahsedilmiş adımdan; Deniz, bir maceranın, sessiz sonu. Bir sessizliğin güzel tonu…

Telaş bu anda başlıyor içimde, kararlaştırması güç bir yolun, kararması bir başka. Bir banka oturmuş sonsuzluğum ve sıcak bakmıyor bu hissin beni vurmasına. Bir göletten farkım yoktu deniz olduğumda, aşık olmuştu çoktan gözlerim derin bir okyanusa. Bedenimde kopan her bir parça dökülürken ona, ruhumda yer alan her bir duygunun seli taşıyorken varlığımdan, barındırmak istememişti beni içinde. İçin için ağlıyordu kişiliğim çelişkilerle, deviniyordu, devrilmişti tüm şişeler uyku vurmadan güneşi. Gecelere ait olan benlikler, kıskanıyordu geçmişin bizi ele geçirmesini. Saatlerce bakardı yüzüme, belli etmezdi gideceğini; belirsiz bir düşünce idi benimkisi, secde etmezdi içerlediklerim. Artık çok gerisinde kalmış gibiyim, akşamdan değil, aksandan anlaşılmıyor olduğunda düşüncelerin. Aksıyor olsa da ayaklarım her bir adımın iyiye gitmiyor olmasında, akşamdan vuruyor sabaha gecelerim. İşte orada, burada sürtüyorum her sayfanın, başka bir sayfaya dokunuyor olmasıyla. Her cümlenin başka bir tümce ile yaptığı ön sevişmede, yükleniyor fiiller beynime, bir sıfat, bir zarf oluyor, bir maşa oluyor bedenim, yaptırım uyguluyor boş yere. Yok sene, darmadağın, sanrılar her bir yanda, acıyor benim halime. Tüketiciyim bu gençliğini yaşayan bedende, üreticiyim tüm sorunları eşelemekten ve vazgeçmeden. Deniz adım, başka bir yanım bu mavilik olmadan, başka bir gece bu ay üzerime, dalgalarıma çarpmadan. Bir satırı daha kazıdığımda tırnaklarımla, toprak benim yatağım. Hüzün benim yorganım ve sayfalarca doldurulmuş yıpranmış kağıtlar benim sanım. Henüz tanımıyorsunuz beni, bilmiyorsunuz düşüncelerimin ne kadar derine indiğini ya da neleri eşelediğini.

     Deniz demiştim ya adım; yalan, başka bir çalmayan saatin kurmacası bu. Farklı bir girdabın bilmecesi, farksız bir yaşantının bedeli. Yirmi beş basamağı eş zamanlı çıkmadı ayaklarım bu yükseltide, ne zaman zıplıyor olsa fikirlerim başka bir sekmeye, uzamıştı duvarlar. Çevrelemişti bedenimi, çehrelemişti yüz hatlarımı mutsuz tavırlar. Gülümsemek de yalandı, küçük bir ifadeydi suratımda. Kararsız bir düşüncenin oluşum aşaması, süreksiz bir tutarsızlığın hiç bir renge kavuşmamış tablosuydu baktığımda. Siz cansız bedenleri görmezken yaşam oyununda, ben ölülerle konuşur olmuş, dikili tüm yapıları sahneye yerleştirilmiş objelerden farksız düşünmüştüm. Bazen giderek uzaklaştığımı düşünüyordum aslında, sanki hiç bir şey kalmamıştı tutunacak. Hiç bir ben yoktu bu vücutta. Deniz demiştim bu yüzden adıma, belki rüzgar, belki de yağmur olabilirdim yağdığımda büyük bir nefreti barındırarak. Su olabilirdim bir bardağın içerisinde, okyanus olabilirdim hatta bu derinlikte. Sonu yoktu düşlerin, derinliği hesaplanamazdı hiç bir zaman. Kararsızdı sözlerim, sözcüklerin oyunuyla bürünürdü karışıklığa.

     Yakın mıydı uzak olduğunu düşündüğüm her şey? Uzak mıydı yoksa yakınsadığım kimseler? Yanıt alamadığım uzun bir sınav vardı soruları hazırladığımda, cevaplayamadığım bir çok soru vardı oklar beni gösteriyor olduğunda. Kaçamıyorum bu histen, terk edilmek Tanrı tarafından, inanmadığım bir çok bedele eş değer. Beni yıpratıyor, tüketiyor ve giderek soğuk bir havanın esmesine, saçlarıma beyazların düşmesine sebep oluyor. Çatlıyor alnım, titriyor ellerim; yorgun hisseden bedenim, hareketsiz bir hal alıyor içerisinde yaşamın. Yaşayan bir ölü tanımı bu vizyonda, misyon belirsiz, kimyon daha fazla baharatı olan tüm tatların yanında. Giderek karışıyor, silerek geçmişi ilerleyemiyorum bu günün, güneşe tutulmasıyla. Üç gün belki daha fazlası geçti üzerinden, söylendiği gibi afetler vurmadı her yanımı. Belki bir kıyamet kurtarırdı ruhumu diyerek düşlememiştim o haftayı, yok olacak ve tükenecekti her şey. Kısa sürecekti ölümler, acı çektirmeyecekti kimseye. Düşünsene! Bir kıyamet, ancak kendi ölümün olabilirdi bu süreçte. Bir adım atmak gerekliydi geleceğe, bir kez daha yönelmeliydi insan bilinmeyene. Korkutucu, dehşet bir kurulumdu bu tekrar aldığımda, her şeye baştan, düzenli bir şekilde başladığımda. Yapamadım, yapılandırılmamış bir taslaktı benimkisi, henüz kayda alamadım. Kararmış bir elması asla çeviremezdim saydamlığa, asla yakamazdım sönmüş bir kibriti bu karanlıkta. İnanmadım, inancım yetersizdi bir yardım elinin bana uzanmasına. Geçmiş şüpheli bir zanlı ile peşimden gelirken, bir katili oynamak istemiştim sakladığım sırların beni ısırmaması adına. Kaçtım çoğu kez, ardıma dahi bakmadım, gölgelerimden uzak durdum hep. Kastım; bir yanımın, bir yanımı ele verecek olmasına, sanrım; bir yanımın, bir yanımdan daha fazla ağlıyor olmasında. İçimdeki dengeyi kuramazken her yolsuzluğumda, aşkım; bir surete değil de bir silüete olmasında. Yabancıydım kendime, yalancıydım tüm çehremi çeperleyen yüzlere. Metalik siyah, mat bir beyaz; ahşap kaplama üzerine, çalar bir saat. Tutamadım zamanı, tutunamadım ben ona. Kanadığım onca an içerisinde, kandığım yalanlar yatılı, serili beyaz bir çarşafta. İki kez hecelediğimde arapçanın ikinci harfini hayatta, buruk bir sancı gizlenir durur içimde. Kestiremiyorum bu yüzden, bu yüzsüzlüğüm keskinlikten geliyor olsa da. Bu hüzün bir safhada deliyorsa da çelik yeleği, bir güzü başlatıyorum onlara. Kırılmaya yüz tuttuğunda kişiliğim, bastırıyor karşı tarafı umarsızca. Deniz benim adım, toprak; kum, dağıldığımda, dalga, vurduğumda kıyılara; gece, akşamdan kaldığımda, yağmur, içimdeki hüznü sayfalara yansıttığımda. Sancılı bir yüz, acılı bir yaşlı hayat yokuşunda; genç bir beden, yeniden, yeni baştan öğrenen. Ufak bir çocuk masumluğuyla, ürkek bir bakış, karanlıktan korkup, yorganına sarıldığında.

     Duyabiliyorum kuşları, görebiliyorum üzerimde seyrederken güneşi. Hissedebiliyorum onları…

Hissedebiliyorum, dalgaların tenime çarpıyor olduğundaki o soğuk, içime işleyen ölümü. Bir ninni gibi, uykuya dalmasını istiyor bedenin. Gitmesini istiyor artık, uzaklaşmasını istiyor bu yaşamdan. Sarmaşık göğsüm, kalbime ulaşmak için dallanmış onca kolun gövdesinde; kirli sakalları olan bir ihtiyarım, çenesinden aşağı süzülen aklığın, sararmışlığında ise hüzün. Sıradan bir rüya düşlerimde; karanlığın önce bir karartı olarak yaklaşması bedenime, ardında o korkak ruhu titretmek üzere sarması yalnızlığın, yanması o ateşte. Bir üç yüz daha, bir altmış beş daha yok artık, altı saat dolunca takvimde; bir yaz daha, belki bir kış daha, resmetmek için bu resmiyeti, yetersiz ömrüm. Anımsayamadığım bir silüeti yanımda, yanıbaşımda oturur sanmak, sanma ki bir yan daha, bir kalp daha koymak yalnızlığa. Bir parça daha koparmak yasaklardan, bir per daha oluşturmak bu oyunda. Sarmaşıklarla kaplanmış bu hüzün, tüzük şu an yazılmakta ayrıntıda; henüz, tünelden çıkmış, gün ışığına bakmamış ruhum, gözlerini kamaştırmakta, beni almaya gelen güneşin çehresine karşı yalanla.