Uyan


            Uyanamayacak olsam bugün…

Açamayacak olsam gözlerimi, güneş doğarken ufuk çizgisinden, ayaklanamayacak olsa bedenim. Bir gün, belki de bu sabah çıplak olsa tenim ve yıkanacak olsa senin gibi.

Gündüzdü düşlerin hepsi, bulutlar vardı; mavi ve biraz pembeydi. Hayaller salınan pencereden, savruluyordu gerçeğin rüzgarıyla. Keskin değildi hiç bir koku, çürümüyordu kışın sonunda. Buz tutmuş soğukluğun altında, yağmıyordu kar yukarıdan. Her yaşlı ruh çocuktu o an, koyu bir griye bürünmüştü yaşam. Koşuyordum, kaçıyordum yalanlardan; kanıyordum, korkuyordum yanmaktan. Uzun metrajlı bir filmi, bir nefeste özet geçmekte, başka bir şarkıyı, okumadığım bir senaryo ile birleştirmekteydi hatıralarım. Çok kaybım vardı defterde; kara sahife, ak bir kalem çiziği ile şekillenmekte, anılar ardında kararttığım; beyaz bir yaprak önümde, siyah mürekkeple karalanmaktaydı içince. Derinleşirdi bir anda sahneler, kaybolurdum. Etrafından topladığı materyaller ile genişlerdi çevrem, bir adım daha atamazdım. Gerilerdi çehrem, bir başka gölge sanatında saklanırdım. Hüznün, ucuz bir şarap kokan nefesiyle merhaba demesi değildi hikayem, mutluluğun benimle konuşmuyor olmasıydı. Korkunun omuzlarımda ağlamasıyla, karanlığın hiç peşimi bırakmamasıydı. Yankısıydı geçmişin; özenle döşenmiş duvarlarımın arasından, bulduğu bir çatlak ile günümde oluşturduğu ekoydu sesim. Bana aitti kafamdaki her melodi, dudaklarımdan dökülen sözcükler, farklı kimseler gibi konuşurdu bana. Sen olurdum, ya da O, yar da olurdu sesler, koklarken anason. Düşerken masadan içimdeki kişiler, aldırış etmezdim. Ben olurdum, ya da O, şer de olurdu niyetler, görmezken sonunu. Ucuzdu hepsi, kuduzdu her bir ısırıkta ve kuruydu yalnız kaldığında. Dumanlıydı oda, karanlıktı ve boş değildi hiç bir sigara.

Gündüzdü herbiri, gecenin çözülmesinin ardında, sabaha kalmış klişelerdi. Seni hatırlatırdı bana, seni anımsatır her aldığım yara. Dağıtılmıştı kartlar bu oyunda ve her asım yalnız bir, her kasımdan şubata yalnız kar beyazdı iklim. Göstermişti maskenin ardındaki yüzü; her hazan bir güz yasıydı tutulan, hep kıştı mevsim…

Uyanacak olsan bugün,

Anlatacak o kadar çok şey var ki, nasıl başlamam gerektiğini bilmiyorum. Aldatılacak basit bir benliğe sahibim ki, neye aldanacağıma karar veremiyorum. Asla gerçekleşmeyecek hayallerle besleniyor ruhum, tuhaf rüyalar; düşüyorum yukarıdan, boğuluyorum sularda. O kadar çok şey var ki, kestiremiyorum şu anda.

            Yürüyordum; tenha olur geceleri sokaklar, başıboş hayvanların yanı sıra, bir kaç kendini bilmez dolaşır burada. Dumanlıydı oda, karanlıktı; çaresizce sokak lambalarının aydınlattığı köşeleri seçmişti ruhum, dışarı çıktı. Tenimi kasıp kavuran güneş, yerini serin dokunuşlara bırakmıştı. Okşuyor gibi değildi beni, kırbaçlamak için can atıyordu nefesini, vücuduma her vuruşunda. İlerliyordum; bilinmezlikti ayaklarımın sürüklendiği, kimsesizlikti her adımda hissettiğim. Uzaklaştırmıştım her birini kendimden, saatlerce konuşuyordu beni, ben yaptığını iddaa eden şizofren benlikler.Düzeni kurmuşlardı çoktan; biri öldürme emrini verip çekilirken, diğerleri uyguluyordu. Biri bunun yanlış olduğunu ifade ederken, bir kaçı çekimser kalıyordu. Aşık olduğumu söylüyordu bazıları, sancıları ise alışkanlık olduğuydu; kaçık olduğumu vurduklarında yüzüme, arap saçına dönmüş düşünceleri tutuyordum. Saçıyordum her yana, ta ki ellerim boş kalana kadar. Tüm başıboşluğu üzerime alarak, ellerimi ceplerime soktum. Yürüyordum, geçiyordu üçü saat.

Yarın yoktu kafamda; her gün düşünüyor olsa da bir yanım, asla yer almamıştı yarında. Anı yaşayabilen biri de değildim bakıldığında; her tan vakti sızlıyorken içim, yok ediyordum bugünü zamanda. Geçmiş, hiç bitmemiş bir öykü, hiç sonlanmayacak bir roman gibiydi. Her geride bıraktığım günün ardında, okunacak bir kaç sayfa daha belirirdi. Sevmezdim bu yüzden okumayı; okudukça metinleri, geçmişim, geleceğime serilirdi. İlerliyordum; bu yapılar yoktu eskiden, lokanta vardı köşede, şimdi otel olmuş farketmeden. Biraz uzağında yıkılmış binaların yerine, prefabrik konutlar döşenmiş yeniden. Bir adım daha atıyorum caddede; lastik izlerinin şekillendirdiği bu yolu, insanlar kirletiyor şimdi de. Maskelerin ardındaki çürüyen yüzler, hilkat garibeleri; hakikat uzağında yer alan, sahtekar kimlikleri ve her biri, bir primadonna edasıyla topuk seslerini duyurmakta şimdi. Yürüyorum, kalabalıklaşıyor ritmim…

            Geceydi her biri, karanlığın gündüzü yutmasıyla, akşama yakılacak şamdandı gizliliğim. Çözünüyordum bir kadehte, yanıyordu mum odanın içerisinde. Tutuluyordum ay çıkınca gökyüzünde, dökülüyordu sözcükler düşündüklerimden. Sona yaklaşıyordu oyun ve altın vuruşu yapmalıydı çocuk. Parçalanacaktı maske ardında, kutsanmış bir ruh yaklaşacaktı yanıma, sarılacaktı baba ve oğul.

Uyanmış olsan bugün,

Düşünmeyecek, konuşmayacaktım daha fazla. Kollarımla kavradığım bedeni, bırakmayacaktım asla. Düşlemeyecektim başka bir yarın yanında, yaşayacak ve yaşatacaktım bir ömrü. Ne güz olur, düşerdi yapraklar; ne de yüzüm olur, anlatırdım sana güçsüzlüğümü. Sarılırdım defalarca, aldırmazdı gönlüm.

            Çoğalırdı kafamdaki sesler şimdi; her biri neşe dolu, bir hüzün bilmecesi. Kalabalıklaşan ritimlerin furyasında, akrebi dörde iten yelkovandı imleci. Yürüyorum hala, ayakkabılarımı çıkartıyorum bir süre sonra. Ayaklarımı sürtüyorum toprağın üzerine, bırakıyorum kendimi noksanlığın pozitif evresinde. Kayboluyor topuk sesleri; çıplak tüm ölüler, giysisi yok hiç birinin. Peşimden geliyorlar, attığım her adımda sarkıyor tenim, eriyor. Kemiriyor vücudumu nefretin sesi, çekiyor içimdeki yaşama hevesini. Yürüyeceğim biraz daha, dokuz odun parçasının ardında, bir çam ağacı; tahmini dört adım sonrasında yer alıyor naaşın. Yürüyeceğim, arşa değiyor olsa da başın; tahtaya dokunacak olan kefenim için uğraşım. Sürünecek düşlerim; köpek kulübesinin yanından yirmi metre daha, bir beş ve bir daha! Bozacağım sükuneti bir anda; kudurmuş, deliye dönmüş bir hayvan emsali saldıracağım yarattığım Sanrı’ya. Tanı koyulamayacak bu yargıya; dar ağacında asılacak olsa da bedenim, kas katı kesilmeyecek, göremeyecek bahsi geçen cenneti hiç bir an.Tanım olmasa da bu sancıda, acı çekmeyecek, başka bir gelgitin cehenneminde alevlenecek kinim Tanrı’ya. Yükselecek kulaklarımdaki çığlıklar şimdi, duymak istemeyeceğim bir daha.

            Ne gece, ne de gündüzdü hislerin hastalıklı, bir ucube gibi içimde belirmesi ya da keşkelerin bir nehir gibi aktığı sularda, perişan halde yüzmeye çabalayan, dolabın ardına saklanmış çocuksu siluetim. Sona ermişti oyun, kaybetmiştim. Ne kadar dirense de düşlerim gerçeğin sert tavrına, uyanmıştı. Başka bir dünyaya açılacaktı hayallerim, belki de uyanacaktı bu rüyadan. Belki de bir hayaldi yaşanan ya da bir hayattı hayal meyal hatırlanan…

Uyuyacaktım şimdi, kapayacaktım göz kapaklarımı bir anda. Biliyordum; hala uyuyor, nefesini tutuyordun. Biliyorum, hala seni uyandırmadığım için kızıyorsun…