Titriyordum uyandığımda…
Beynim söz geçiremiyordu parmaklarıma, bileklerimden akıyordu kan. Koşuyordum, yaşadığım son sahnelerin birinde; gökdelenin onlarca katı çıkılmış, çarptığım insanların hiç biri beni durduramamıştı. Ayaklarım direnerek adım atmaya devam ettikçe, duraksamıyordu kelimelerim. Bağırıyordum her yana, ‘’O nerede? Sen de mi bilmiyorsun, hayır sen de bilmiyorsun. O’nu bulmalıyım, o nerede?’’ Cevap vermiyordu hiç biri, koridorlar daralıyor, merdivenler yükseliyordu gözümde. Anlık bir elektrik kesintisiydi asansörlerin çalışmıyor olması, zamansız bir süreklilikti gittikçe kaldırılmayacak duruma gelen başın ağrısı. Titriyordum…
Uyandım ansızın, bir metro istasyonunda, yerin metrelerce altında. ‘’Artık gitmelisin!’’ demişti yaşlı adam, tutmuştu kolumdan beni.
- Kapanacak birazdan burası, karanlığa gömülecek bu mekan.
- Hayır, hayır hala uyuyor olmalıyım; hangi katta olduğumun farkında değilsem de, bir kaç merdiven daha çıkıp O’na ulaşmalıyım.
Dinliyor gibi görünmemişti beni, ‘’Sen bilirsin, burada kal öyleyse.’’ diyerek uzaklaşmıştı yanımdan. Anlam veremiyordum bu kesintiye, söz geçirilemez bir hal almıştı beynim ivmeyle. Sadece düşüyordum, giderek soluklaşıyordu benzim, çiğnenmesi kolay bir yapıya bürünmüştü etten ve kemiklten oluşan bendim. Henüz kimi aradığımı bile bilmiyordum belki, sadece bir kısmı kesilmiş bir fotoğraftı elimdeki. Belirsizdi her şey, arıyordum, bulmak için uğraşıyordum gizemli bir tablonun eskizini.
Anımsamaya başladım birden; saat henüz yedi olmamış ve tenimi hala gün ışığı yakıyordu. Sokağın başındaki satıcı henüz kestaneleri yeni kavurmaya başlıyordu. Koklayabiliyordum o kokuyu, yanındaki bayan kuaföründen, gece sahnelenecek bir şov için bir grup kadın çıkıyordu. Yine stres dolu bir gün içerisindeydi bankacılar, verdikleri kısa zamanlı ara içerisinde tüm hayatı içine çekiyormuşçasına sigaralarından birer duman daha alıyordu. Henüz yanaşmıştı servis kaldırımın yanına, bir grup genci alarak devam edecekti yoluna ve marketin manavı yeni gelen ürünleri diziyordu rafına, akşam ona kadar çalışacak olması zorluyordu aklını o sırada. Kapıları dahi açılmamıştı bankanın yanındaki barın, saat çok erkendi insanlar için dağılmaya. Bir iki adım ilerideki çay ocağı içinse, gün erken başlamıştı. Mülteci genç bir oraya bir buraya çay götürmekteydi. Olağan bir durum halini almıştı aslında, son bir kaç yıl içerisinde her ırktan insan girmişti bu topraklara, hükümet sessiz, toplum serzeniş halinde olsa da. Bayan memur diyafondan bağırıyordu o sırada, araçların park yeri olmayan kaldırım kenarlarında bekleme yapmamasını istiyordu. Yankılanıyordu beynimde tüm sesler, hatırlıyorum, gün ışığı yakıyordu tenimi o sıra.
Bir an olsun hayal etmiştim; cehennemde yanmak, cennette boğulmaktan daha mı iyidir diye içimden geçirmiştim. Seçilmiştim, O’nu bulmak için bu evrende, bir birey olarak kabul edilmiştim. Dalıyordum o sıra derinlere, hala koşuyor, hala gökdelenin içerisindeki insanlara bir bir soruyordum. Neredeydi, birileri bunu artık söylemeliydi…
Titriyordum, böyle bir günahın altında erirken bedenim, neden kimse durdurmamıştı benliğimi? İlerledim, bir adım daha attı, belki binlerce basamak çıktı ardında kişiliğim. Öyle bir devinimdi ki bu, değişim derimden içeride, derişim değimden öte bir halde delirmekteydi. Söz geçiremiyor olmaktı kendine, tanımıyor olmaktı yapabileceğin eylemleri ileride. Devam ediyordum sormaya, davam kim olduğu değil, nerede olduğuydu O’nun…
Karardım, tıpkı yetmiş dört harbinde olduğu gibi söndü ışıklarım. Karanlığa boğuldu her bir ev, kapandı içine her birey. Sararmış bir yaprak gibiydim belki de, tükeneceğimi bile bile atıyordum kendimi yüksek ağaçların dallarından yere. Düşeceğimi öngörerek atlıyordum belki engellerden, kaçamayacağımı bilerek uzaklaşmaya çalışıyordum geçmişimden.
Metrodaydım ardında, hafıza kaybı yaşamış bir insan gibi yalpaladım ilk anımda. Gitmişti yaşlı adam, gitmem gerektiğini düşündüm nedense bir anda. Ağır adımlar attım öncesi, ardında sanki biri, birileri peşimdeymiş gibi koşmaya başladım. Ne yaptığım konusunda hiç bir fikre sahip olmadığım gibi, neler yapabileceğim konusunda da aydınlanmış hissetmiyordum kendimi. Neler yazabileceğimi bilmediğim gibi ne şekil alacağını da bilmiyordum hikayenin. İlerledim, Karanfil çıkışından merdivenleri bir bir sayarak zemini eşeledim. Sadece otuz yedi basamak itmiştim bedeni, sadece yirmi aşırı mil gitmişti deniz serüvenim. Kaptan limana demir attığımızı haykırmaktaydı o sıra, farklı bir beyin dalgası vuruyordu kıyıya. Sendelemiştim, ya metroyu sular basmış olmalı, ya da gün ışığında bir tsunami bu şehri yerle bir ederken, ben kıyıya vurmuş olmalıyım diye düşündüm. Giderek bir karmaşaya sürükleniyordum, karma beni bulmuyor, kanca derimi çekerken, prangalar tenimi soyuyordu güneş yaktığında. O’nu arıyordum, kurtarma ekipleri beni sahile çıkardığında, ağzımdan çıkan ilk cümle bu olmuştu…
Hatırladım ardında, okyanus aşırı bir ülkeye olmalıydı seyahat. Bulabileceğimi düşünmüştüm orada, bu yüzden gemi mürettabatı içerisinde yer almıştım bir anda. Bir kin kusuyor gibi davranıyordu gök yüz ve tüm afetler üzerimize yağıyordu yukarıdan. Yükselirken dalgalar, çarpışıyorduk içeride. Ürkek biriydi yanımdaki, o da benim gibi sarmalamıştı savrulmamak için bir ağaç parçasını. Sürüklenemezdik asla, bir yandan halatlar ile bağlamıştık bedenlerimizi kağıda. Henüz keşfedilmemişti Amerika, bir kıta daha oluşmamış diye düşünürdük yer kürenin topraklarında. Uzaktık, dalgalarla boğuşurken vücutlarımız, bir kurtarıcı ardında dualarımızı sıralardık. Kanardık, o şiddetli sarsıntıda başlarımız her seferinde bir sertliğe çarpıyor olduğunda. Yıkılmazdık asla, aslı önemli olmayan bir geçmişe sahip olup, geleceğe tutunmaktı tüm hayat boyunca tutuklu yaşamımız aslında. Ardında gün ışığı ve kaptanın haykırışı: ‘’Demir attık bu limana.’’
Uyandım, bir tür hengame içerisinde hala bulamadığım bir siluet için uğraşmıştım. İnancım tamdı, ama O’na değil. Bir kaç kez daha eşeleyerek toprağı, hala metroda olduğumu hatırladım. İlerledim biraz, adımlarım beni O’na götürüyordu. Yıllardır aradığım kişinin kendim olduğunu anlıyordum. Bir rüya değildi hiç biri, bir arayıştı gizliden. Tanrı bunun neresinde dediğim her an, O’nu karşıma çıkardığını düşünmem gerekirdi içten.
Titriyordum, o basamakları çıktıkça Karanfil’den, bulunmuşluğumu haber veriyordum ruh eşime.