Hayal et; perili bir köşkün çatlamış zemininde, kararmış tavan, sararmış yavan görünen hüzne bulanmış yaşam. Acı dolu, hayalet; geçmişte yaşayan, sezgiyle ruhuma sokulan her bir düşün hazin sonundaki korkum. Koparıp atmak şimdi bu tohumları üzerimden, sarıp sarmalamadan bedeni yok etmek. Tüketmek kanımın son damlasına kadar, sarhoş olmaktı yeniden. Kabul et;
Varlığı birdir bu yokluğun, varsa yoksa bir kayboluştur, arayışların temel sorunu.
Ne de çok okunmuştu o romanlarda, gizliden satır aralarına sıkıştırılıp anlatılmaya çalışılan bu son. Muson yağmurları dökülürdü gökten, parçalardı bedenleri. Serzenişe sürüklenen ihtiyar delikanlı, bırakırdı elindeki kalemi. Bir hastalık olmalıydı kalplerdeki, rahatsız bir kişiliğin empatisi değildi ilişki. Geçmişi bir zaman olarak göstermemekti, geçmeyecekti ve sönmeyecekti o ateş içindeki. Kimsesizdi duygular, güçlüydü bu yüzden; dünden süre gelen bugün, daha diriydi her birinden. Yalnızlık güç verirdi aksine, aksi bir ihtiyar gibi inatçıydı, bastonu dahi kavramıyorken eliyle. Sükunet korkardı alnımdan yere düşen terimden, bilirdi içimdeki koşuşturmacayı, hissederdi peşimde koşturan şeytanların, keskin dilleriyle beni yanına çağırıyor olduklarını. Rutubet kaplardı gözlerimin duvarları, giderek yayılırdı; karanlık tamamen kaplayıncaya dek taşları, bir zehir gibi işlerdi içime. Mukayese edilemezdi bu içince; farklıydı gözlerim, farksızdı sözlerim. Her gecenin özünde, uzaklara dalardım, dar gelirdi, yaşamı içine sığdıramadığım odalarım. Şimdi itaat et;
Onlar senin yalanların, doğru olsa da Tanrı’nın her bir sözü, gerçeklere değil yalanlara kandın.
Nasıl da izin vermiştim bedenime girmelerine, ruhumu her geçen an, daha da kemirmelerine. Birer birer sokulmalarına tenime, duymasına kulaklarımın o şeytani fısıltıları rüzgar esince. Öldürmek istemiyordu hiç biri; yalandan siluetleri ile gülümsüyorlardı bana, yatağından yeni kalkmış bedenimi taşıyorlardı aynanın karşısına. Öldürmek istemiyordu hiç biri; sadece görmemi istiyorlardı kendimi, bakmamı söylüyorlardı bu yüze aynada. Ne de yüzsüz, ne de pürüzsüz bir görüntüydü gözlerimi çevirdiğimde o adama. Ne aşağılık bir yapıydı ki önümde uzanan, çiğniyor olduğu cesetlerin üzerinde yükseliyordu uzanmak için tavana. Hep bir sınır koyulmuştu hayatın şablonuna, her bir sur erir olmuştu duvarlar alçaldığında. Gizlenemezdi artık sırlar, saklı kalamazdı duvarların ardında saklanan ürkek bakışlar. Bu yüzden yok et;
Ay hep oradaydı, geceleri onu yalnız bırakan sevgili, çabuk parlardı ve adını Güneş’ten almaktaydı.
Parçalandım, her bir yere dağıldı deli saçması, tahta oturmuş tüm krallarım kurban edildi bir gece yarısı. Başka bir takım yıldızı göç etti gökyüzünden, banka oturmuş geceliğim izledi gizliden. Hırpalandım, yaşamın her yokuşunu zorlukla çıkmıştı nefessiz kalan bir yanım, bıraktı yorulmayı. İskemlesini çekti dört ayaklı masanın yanına, bir hayatı daha enjekte etmeye uğraşıyordu kanına. Ayağa kalktı tekrardan, vücudunun üzerindeki yapay deri akıyordu yere, kopuyordu tırnakları, ayrılıyordu parmaklarından. Düşüyordu çenesi, çürümüş bedeni dökülüyordu büyüyle, döküyordu içindeki pisliği. Uzanmaya çalıştı; dizleri düşüyorken mermere, işaret parmağı ile kalemi yakaladı. Hayat dedi, hayal…
Uyanması güç bir düş ve buna meydan okumaktı her an.
Bir sınırı olduğunu söylüyorlardı gökyüzünün, bir çatısı vardı ve damı akıyordu aslında. Sızan her bir damla göz yası dökülüyordu şakağıma, yaşıyordu, canlıydı bana verilen yaşam. Hissederken nemi üzerinde, yeterince ıslanmıştı dert edilen her bir tasa. Kahroldum ardında ve gülümsedim mehtaba. Tekrardan merhaba…