Tutamıyorum zamanı, koştukça saniyeler saliselerin sırtında, yakalayamıyorum dakikaları. Ansızın düşüyorum geri, hareketlendikçe bedenim zamanın akışında, hep geride kalıyor aslında. Tutamıyorum, yaklaştıkça hayata, yakalayamıyorum anı.
Yaşam akışta demetleniyor basamaklarda, Necip söylüyor bunu ben değil, yaşam; akarken sulanıyor yaşamlara, Tanrı hoş görüyor bunu, ben kimim? Dar ağacında asılıyor her düşlem, tüm düzlemler eğri ben yürürken, tüm yüksekler eğilmiyor ben alçalırken. Bir kesit daha yer alıyor hayatımda ve tüm kesitler başka bir öyküden alıntı yüzyıllarca. Yürüyorum her satırın girdabında, içine çekiliyorum her dağınık odanın, pas tutan demir parmaklıklarından. Yirmi altı yıllık bir arayışın öyküsü bu; defalarca def edilen sinsi düşünceler, bırakmıyorlar peşimi. Girişim biraz tuzlu ve de sarhoş bir devinim. Bir çok kez reddedilen bir oluşum bu, tüketim sür reel, üretim sadece bazik bir çözelti. Yirmi beş yılı geride bırakmak bu, yalnız kabullenemiyor oluşun simgesi, yasaklanmışlığın gölgesi.
Şimdi ağlamalı, bir başka ağıt yakmalı; bir başka ahı alıp üzerine, bir başka ağa dolanmalı. Bir kaç sefer kaçmak için verilen uğraş ile bir başka sefere hayalleri taşımalı. Kanma ruhum bu yapay kurtuluşa, ölümden bir başka yol daha olmalı.
Değişiyorum, derişiyor zamanla çözelti, artık tadı yok hiç bir tuzun, ne de bir hüzün; güz olmalıydı her vasat çöküntünün pürüzü. Süzüldüm zamanla, vücutla endeksli değildi hiç biri. Kayıplarım oluyorsa da her anımda, hiç biri değildi ayna karşısında erittiğim. Giderek dolmuştum aslında, doldukça düşünceler zihnime, koparmaya çalışmıştım aklımın içerisinde sallanan ağaç dallarından. Hep rüzgarlıydı mevsim, mevkiim; ne geride, ne de ileride oynamaktı. Ortasında kalan her bir hayalin, birer birer peşini bırakıyor olmamdı hayatım. Kanayan bir yaraydı benimkisi, iltihap kapmış ve vücudumu koparıp atmak gerekirdi. Ruhumdan, bana ait olan her düşünceden ayırmalıydım. Nemliydi sevinçlerim, sevgim; asla yansımaz, ışık vurmazdı üzerine. Gerideydi adımlarım belki, bu yüzden koşuyor olsam da anlaşılmazdı dans ritimlerim. Diriydim, belki de hiç olmadığı kadar, senindim. Belki bu cümleyi dahi yok etmek istemiştim, bu yüzdendi duraksama ve bu sebeple uyuyordun yatağımda. Devam ettim, daha ne kadarı vardı kilometrelerin arşa uzanmasına. Daha nesi vardı, üzerimizdeki tavanın, tabansız yok olmasına. Neyim vardı; neyi vardı bu yaşamın, nesi vardı ki beraber buradan ayrılamadık…
Korkular, korktular; her bir tortu içimde, yalnız benim için korkanlara yansıdılar. Sordular bana, cevabım yoktu hiç bir zaman. Var olan tüm yanıtlar kafamda, sahte bir düzeneğin oluşturduğu hazır cevaplardı her an. Yorulmuştum, kovulmuştu ruhum cennetten. Biliyordum, hiç bir zaman cennet olmayacaktı cehennem. Düşünüyordum her an, bu kadar kötü müydü beni oluşturan etmenler.
Ne olabilirdim ki; yirmi altı yaşında bir genç, belki yaşlı hisseden bir ruh. Babası on beş yaşında ölmüş bir yetim ya da kapana kısılmış bir mecnun. Başarısız olmuş bir velet, bencil bir hilkat garibesi. Soruların hepsini yanlış cevaplamış bir çocuk, belki de yaşamdan bi haber bir özgürlük simgesi. Belki biri, belki de hepsi; yalnız kendisi ile konuşan bir şizofren ya da bir tür kişilik bozukluğunun imleci. Hareket ettiremiyorum, ne anı, ne de ansız tavırlarımı kontrol altında tutabiliyorum. Ben buyum da diyemiyorum, biliyorum hiç bir ben değilim ve hiç birine aşık olmadı birisi.
Sahtelik ön planda, secdede dahi şeytanın adını heceliyor günahlar. Kıblede belki de aksini tutuyor yönün, girişinde dahi kapının, arkasını dönüyor ömrüm. Kim olmalı bu ben, sen de kimsin ki ömrümü bir sünger misali çekeceksin, alacaksın ellerimden?
Duraksıyorum, ekran ışığı dahi iki dakikada bir kapanmaya programlanmışken, ben bir dakika daha sabredemiyorum yazmak için. Hayır durmuyorum, her an hareket halinde, her daim geri de gidiyor olsa düşlerim, düşüncelerim; bir şeyler için uğraş vermekte. Sendeliyorum, bu yüzden, suratsızlığım sabah ezanı ile irkilmekte.
Bir yaratılış düşünüyorum istemsiz, iskelede, isteksiz.. Bir doğuş düşünüyorum güneşsiz, gündüz bir vakitte, gündelik. Sıradan bir yağış etrafımda; tüm bulutlar kinini kusuyor yağmurlarla, tüm gök yüzü, ekşitiyor çehresini bana. Bir oluş düşünüyorum ardında, arınmak istiyorum tüm yalanlardan…
Gece çözülüyor, karanlık basıyor riyaları; hakikat yalanlardan uzak, Tanrı’dan yakın geliyor bana. Kararsız yapım karışıyor, gümüş kararıyor altının yanında ve matlaşıyor karanlık. Hiç bir ışık yok gecemi aydınlatan, sararıyor yaşanmışlık. Ucuz bir yazarım, belki yazmaz, yazar diye geçinirim. Rüküş bir hikaye benimkisi, belki satılmaz, kendimi kandırırım. Yürümektir kaldırımlarda sanatım, mazgallara dökmektir ömrü; sürüngen gibi yaşadığım hayatımın, ölmektir yollarda döngüsü. Kazanamamaktır asla, kaybetmek her daim; her dahiyane fikir kafamda, bırakmaktır bu yaşamı aslında. Daralmasıdır yolların, koyulmasıdır, yalnız kendisinin yürüyebileceği bir yola bu adamın.
Badireler hep geride kalmıştı aslında, asla farklı bir kaza olmamalıydı yürüdüğüm yolda. Ben yarattım, Tanrı’yı kafamda oluşturduğum gibi, kaderdendir deyip her yokuşa, yalnız dua bağladım. Ne de kasvetliymiş oysa etrafımda dönen her bir yalan, hepsi bir yılan gibi sokulmuştu hayatıma. Neden diye sormadım her biri beni sokuyor, kanımı, yaşamımı emiyor olduğunda. Hak ettim, bir ah işit, bin sevap işliyor olsan da yıkımına eşit durumunu gözetledim. Kayıp gitti ellerimden, kayboldu resmen her kurduğum düzenek. Bir ah işit; gerçekten hak etmiş miydim bunu, beni seven birinden gelebilecek her türlü kederden.
Bilemiyordum, farkına varamadığım tek histi belki içimde. Tadımı kaçıran tek düşünceydi içtiğimde. İçtikçe serperdim bu düşünceleri içime ve için için ağlardı her biri, tekrar ettiğinde her bir düşlemi içtenlikle. Cinsi farklıydı bu durumun, farksızdı; farkına varamadın ele geçirmişti ruhumu. Kayıtsızdı; kayda alınmamış bir yığın fikir dolanırdı bedenime, her biri yaratandı. Yaratıldım bu yüzden, yarattım bu yüzsüzlükle. Karardım ardında, kanayan yaralarıma denk değildi hiç bir yaşam. Vasat ve de sıradandı; sıralı dağların ardında yer alan bir vadide sürünmekten ibaretti kafam. Herhangi bir gece çarpıyordu bedenime, vuruyordu şiddetli bir şekilde. Çürüyordu beden, kesiliyordu yaşamdan her bir heves. Keşke; serebilseydi tutum gösterdiğim, yıkabilseydi ruhum çıldırdığında bu düzeneği. Keşke; gidebilseydim şimdi, bırakabilseydi benliğim dünyanın geçimsizliğini. Kolay olmadı asla, aslen asil değildi şecerem, keskin ve kesikti zenginlikten. Gerisinde kalıyordu her bir var oluşun, her biri var olmuştu benim yoksunluğumda. Her biri yoksundu ben varoluşçu olduğumda. Her kimse yanıt veremezdi bana, her kimse umursamazdım cevap verirken, arayış içerisinde olan gündeliğime. Uyanırdım erkenden, geceden kalırdı kişiliğim; biraz irkilir de güneşte ve giyerdi günlük kıyafetlerini. Işık zarardı gözlerime, aydınlık hiç görünmedi karanlık fikirlerim yürürken sahilde. Mavi ay derlerdi dolunaya, maviydi deniz, maviydi gökyüzü. Zifiri karanlık çöktüğünde bedenlere, geceydi sahilin yüzü. Dalgalanırdı girdapta, vururdu kıyılara her bir hüzün. Güzün geçmişinde kalan bir Atlas, yalvarırdı Zeus’a son bulması için dünün. Taşıyamıyordu daha fazla Dünya’yı sırtında, ağır bir yüktü yaşamak. Yaşam ağır basıyor olsa da, ölümdü bundan en iyi şekilde haz almak. Daraldım, yollarım gittikçe küçüldüğü gibi, ben de o yılların arasında sıkıştım. Uzaklaşamıyorum bundan, hiç biri uzak değil geçmişin; hala yanımda, halam yanımda sayıklıyor geçmişin sonlanmayacak dizanterisini kulaklarıma. Hastayım, hastalıklı ruhum bu konumda ve içime işliyor bu rahatsız tavırlar.
Yanlış öğretilmişti bana, yaşamak, kolayca sarılabileceğin bir bedenken, sonrası karanlık, şeytani bir oda içerisinde hapsolmak gibi derdi her biri. Küçüldüğümde bedenim yıllar önce, o kilolu bakkalın sana şeker verebilmesi için, masum bir çocuk olmak yeterliydi. Şımarıklık tüm çehremde yansıyor olsa da, bir damla gözyaşı döktüğümde, sevdiklerimin yanımda belirmesi an meselesiydi. Değildi hiç biri, tutulmuyordu zaman, kayıp gidiyordu kollarımdan.
Unutmamam gerekiyordu, yeterli olgunluğa ulaşınca ağaçtaki bir elma, kolayca yere düşüyordu…