On ikiye üç kala, değiştirmemiz gerektiğini söylüyorum ona. Değişim için fazla zamanın olmadığını haykıran mısralar duruyor masada, her biri yırtılmış, okunmuyor ne kadar uğraşıyor olsan da. İkiye on kala çalıyorken dijital plakta, başka bir şehrin plakası yanaşıyor yanıma. O yolun ardında, o tepeyi çıktığımızda yankılanıyor kulaklarımda, boş duvarlar ve boş semtin sokakları adım attığımda gecenin karanlığına.
Uzaklaşıyor ayaklarım kaldırımdan, Röyksopp orada başka neler var diyorken aslında, yükselen bedenim kilometrelerce salınıyor sonbaharın rüzgarlarıyla. Anathema bile bırakmıştı bizi, daha ne kadar başıboş sürükleniyorum sorgusu yer almamalıydı diyorum ardında. Gecenin rengi, denizin maviliği ve gözlerin karşı konulmaz hikayesi; hiçbiri götürmüyor beni aydınlığa.
Hatırlanıyor muydu şimdi kağıda dökülen anagramlar? Akla gelir miydi hiç, bir hiçmiş gibi köşeye atılan, kararmış sayfalar. Her bir sahifenin sahibesi varmışçasına, her sakinin dinginliğinde dinlenen o şarkılar. Bir kaç gün ya, bir kaç hafta, üç gün, yirmi üç dakika bu defa ve evet, sonrasıydı her şey donuyor olduğunda. O melodilerden yaratılan hayatlar, o yaşamların tınısı var onda; orada, o kıyıların yamacında salınan bedenler var boşluğa, dalgalara ve keskin kayalıklara aşağı baktığımda. Yoksa hala geç mi kalıyordum lokasyona, gecesinde miydim yoksa; varsa da karsa yolculuk bir kompartımanda, kışı mı beklemeliydik aralıkta. Arasında kalıyorken gururla hüznün, güzün geçmesini mi beklemeliydi hayatlar?
Geç miydi, geçmiş miydi bizi her şeyin gerisinde bırakan? Saydığım adımlarım vardı çıkıyor olduğumda hattan, hatta; bir hata olduğunu bilerek yaklaşırdı adımlar bir renk cümbüşü ile donatılmış masaya. Aksi bu ya, her ne kadar dolu görünüyor olsam da rengi yoktu düşlerin, siyah beyaz bir filmin çekiminde kalmıştı o dakikalar. Kalbin durmasıyla nefes alınamayan anlar ve tükenmez durgunluklardı bocalıyor olduğumda.
Söylemiştim oysa; değişim için fazla zamanın olmadığını haykıran bir tek mısralar değildi baktığımda. Yaşamda emin olduğum tek şeyin, hiçbir şeyden emin olmadığım tanısı da koyulmuştu aklıma. Ruhuma söz geçiremediğim başka bir yanılsamaydı aynada ve bana bakmakta olan ben olamazdım asla. Yafta ismimi gösterirken bir kağıt parçasında, bir etikete sahip değildi kimliğim bu yaşamda. Kimileri, bir kimse ile olamayacağını düşünürdü aslında, birileri, bir sen, bir ben yaratırdı yoksunlukta. Yollar tek bir şerit halini alıyorken hızlandığında, iyilerin, kötüleri yendiği başka bir öykü anlatılırdı kitapta. Kimseydim, hiçbiri olmamak için uğraş verdim ardında; o değiştiğimi söyledi, bu ise hep aynı olduğumu yineledi. Şu yalanları anlattı onlara, bunlar ise kanmayı seçti ve bazıları değişir dedi zamanla. Yalanla, ele verdi kendini insanlar, elenirdi içi boş hayatlar ve kandırırdı kendini mutlulukla.
Anlamadılar; anlayabilecekleri tek şey, anlayacakları kadardı anlattığında. O yapaylığın karşısında, karışmak istemediğim bir hayattı onların evreni; içinde jelibon, süslü kıyafetler ve birbirlerini çekemiyor olmalarını gösteren gizli tepkileri. Etkileri; bir sahte kimlik ve hiç yüzlerinden düşmeyen maskeleri. Bu yüzden geri adım atmakta idi bedenim; bir saflığın, birbirlerinin leşlerini çiğneyerek yükselen bedenlerin içerisinde boğuluşunu izlemek istememiştim. Bir kimliğe dahi sahip olmayan yüzler, nasıl ifade edebilirdi çehremi?
Değişimdi bu yüzden istediğim, onların çözündüğünde dahi değişmeyen derişimiydi kastettiğim. Değişmiyor olsa da yaşamın içindeki düşlerim, yaş almıyor değildi düşüncelere itildiğinde. Binlerce bağımsız sözcüğü bir araya getirdiğimde dahi, aydınlatamazdı onların karanlığını içimdeki fenerim. Aralık pencereyi açıyordu sonuna kadar ellerim, haykırıyordu şimdi; değişim için, önce değiştirmeliydik bazı şeyleri.
Değişim, kederle kaderin ayrılmasıydı birbirinden, geceyle gündüzün sarılması, güneşle ayın buluşmasıydı içten. Değişim, yaratmaktı kimliğimizi birden, bir olmaktı sadece. Sen ve ben değil, biz olmaktı öyküde.