İçeri girdiğimde farkediyorum; karanlık ve soğuk, loş ışıklar dışarıda, vuruyor cama ama yansımıyor. Pencereden sarkan çocukluğum aynada, bırakıyor cebindeki bozuklukları masaya ama dağınıklığı toplanmıyor. Elim uzanıyor ardında dolaba, arka planda yedi altmış beş bir silahtan çıkarcasına sesler buz makinasında, dökülüyor küp parçaları tezgaha. O esnada geziniyor ellerim şişelerin kabartmalarında; Pueblo, Jager ve Havana. Yanı sıra; Bacardi, Chivas ve Olmeca, ardında Bailey’s, Malibu, Martini ve Sakarya. Uzaklaşamıyorum bu şehirden ve Tekirdağ’ın altınına uzanıyor, yanına bir soda açıyorum istemeden. Yatay bir şekilde kesiyorum limonu ve sıkıyorum kadehe; kadeh bir buz alıyor içerisine ve rakıyla soda karışıyor içtiğimde…
Ne değişiyor, hangisi oluyorum kimseyi gerçekten çevremde istemediğimde? Ne değişti, hangisi olduğumu düşündüm bir kimseyi dilediğimde? Dileğimde yoktu kederler ve kader diyemezdim hiçbir beşere. Soluklanıyorum, bu nefes aldığım anlamına gelmiyor; solunuyorum hava tarafından, gezegen beni kokluyor. Bedenimi sarıyor; çekiyor beni içine, kaybolacağım başka bir kara delik bu eşliğinde, kaçmaya çalıştığım başka bir son, başkaydı ikliminde. Başta görünen her bir yüz, sahteydi ötesinde. Sahi neden vurulurdu kadeh kaldırıldıktan sonra masaya önce?