Balonlarımı Bırakamam


Tanı: Tanısı koyulmuş olmalı henüz tanımadan kendimi; takıntılı, takıldığında bir obje parlıyor odanın aydınlığında, obsesif, ofansif görünüyor her bir kendini müdafaa.

Balonlarımı bırakamam, henüz göğe yükselip uzaklaşmasını izleyemem daha. Aynanın karşısına geçip dikiyorum gözlerimi yüzümdeki karartıya, tanı; bir başka dil, bir başkası değil. Birkaçı benim, bir b’aşka yolculuk yansımamda.

Sözcükler yazıldığı gibi kalıyordu aslında satırlarda; sayfalara dökülmek için bir yaşam harcıyordu onlar, onlarsa gözlerini gezdirerek tümcelerin arasında, yalnız burun kıvırıyordu. Yazılmış olanın bir anlamı yok, olması gerekmiyordu. Çevrildikçe yapraklar aslında, aralanmıyordu hissedilen duygular, hep kapalı kalıyordu. Değiştirmem gerekiyordu; cümleleri, insanları ve kendimi, onları, bizi ve seni. Bir dizi halinde her biri, bu yüzden hep daireler çizdirmekteydi yaşam çemberi. Doğumdan ölüme, çıplak olduğun bir yaşamın içinden kefeneydi serüven, hızlı yaşa ve genç öl derdi gezegen; benden değil, başka birinin dudaklarından havaya karışmıştı. Tüm o sözler; güzele güzel derken değil, güzeli güzel kıldığında yaşamıştı.

Bu esnada kupadaki kahve yarım kalmıştı; ne tamamlanmıştı? Hangi eksiklik bir bütün halini almıştı? Sayılarım, ya onlar nerede, hangi defterde yüze kadar uzanmıştı? Yorulmuştum, hayır hep enerji doluydum, yola erken çıkmışçasına, üç yılı doldurdum. Yeter dediler önce, bense sadece benden bu kadar diyebildim aynadaki gözlere. Uyumak, saatlerce; ihtiyacım var, ihtiyacım vardı yastığın sarmasına saçlarımı, ısıtmasına yorganın. Bir Ekim’den Aralık’a, aralıktan bakarak yalnız, izleyerek uzaktan. Uzanmak o derin karanlığa, kalmaktı orada. Geriye baktığımdaysa bir an; yıldızlı gece bir tablo değildi asla, bir çizim olacaksa da boyanarak, şimdi siyah ve beyazdı kalan. Enna’ydı geleceğe atılan ilk taş, sekiyordu yazılarca okyanusta. Şimdi duvarın önüne geçip bakıyordum o taşın oluşturduğu her dalganın yükseltisine; kozaydı, Salı’ydı, Aden’de bir bahçeydi biraz. Kendimi okumaktan nefret ediyor olsam da; Lethe, Paralizi ve Süveyda’ydı hayat. Sadece Eylül diyerek anlattığım Margrit, Kumsal ve Hasat’tı zaman. Birçoğu, Biri ve Değil. Bir yanım uyuyor henüz dediğimde, kısa yolculuklardı geçiş. Yüz binlerce harfin oluşturduğu bir deniz, binlerce kelimenin oluşturduğu bir dehliz sonu görünmeyen. Ne uğruna demekte olan bir kimse barındırmıştım zihnin içinde ve artık dışarı çıkmak istediğini haykırıyordu bana sesli bir biçimde. Söylüyordu açıkça; kalemden satırlara dökülmekte olan mürekkep, senin için damlalarca göz yaşı olsa da, sayfaya bakan bir çift göz, yalnız alfabenin harflerini görüyor olmalıydı ve sen; hızlıca çevirdiği o yapraklardın, sarardın gittikçe.

Tanı: Tanısı koyulmamış olmalı tanıtmış olsam da kendimi derinlere indikçe; kararlı, bir o kadar da kararsız bir yapı, doğru ve yalansız.

Bırakamazdım, henüz rüzgarın sürüklemesine izin veremezdim balonları. Yaşayamazdım; kalbimi çıkarıp bağladım onlara, astım, onlar salınacaksa havada, asılı kalmalıydım tutunduklarıma, tutunamayanlardan olmamalıydım Atay’ın anlattığı gibi. Bırakmadım, sadece kendime sarıldım dördüncü sonbaharda ve geçmişi izledim, sihrini, silüetini. Bir sürgünün eşliği ile geceleri, bir yaş daha almasını güneşimin.

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.