Sessiz kalamayacağım tek gündü; dudakların mührü çözülmeli ve gözlerimin söylemek istediklerini dökmeliydim çehresine karşı. Kapalı bir hava ve bulut olmalıydım; yağmak istediğimde, ilk kez dik durmalıydım onun önünde ve dikte etmeliydim kendime, daha fazla tutamazdım içimdekileri, sinmemeliydim yeniden, aramızda varken bir arşın, dokunmalıydım tenine. Asansörün önünde toplarken eşyalarımı, geçmiş saklıymış gibi, kaldırırdım kutuları sessizce. İçi boş, içi yalnızlık. İçim onla dolu, dışındaydım hayatın, asla uzanamazdı ona tutsak kollarım.
Her gün karşılaşıyor olsak da aslında hiç tanışmamıştık. Hiç anlatmamıştık ve bakmamıştık içimize. İçi dere; akardı kayalıkların içerisinden, ben çarparken sertçe, o sürüklenirdi yatağına akarsunun. Akan su bu; durmazdı asla yerinde, durduramazdı içimde akarken o, bastıramadığım sesleri zihnimde. Bir körebeye dönüyorsa da oyun gittikçe, asla görmeyecek olmayı kabullenmiştim gecesinde. Gecesindeydi öykü bahsettiğimde:
Kompozit ahşap malzemenin eksenine oturdu bedenlerimiz; henüz yıldızlar göstermiyordu kendisini. Yıldızlı gece demenin öncesinde, hadi ‘’Koza’’ olsun der gibiydi kelebekler. Yazdım, yazdı çoğu zaman; yaz oldukça mutlu olan bir insan karşısında, kıştan bahsedilmezdi asla, oysa sonbahara adanmıştı doğumlar ve aralanırdı üçüne. Güzüne, hüzüne dairdi serüven; önce milenyumu yuttu kederle, ardında sineye çekti neferle. Neden ve nasılla doluydu her bir gündüz, akşamı ise güneşsiz ayrı bir düşsüz, kabus doluydu kendinden geçtiğinde. Bir bekleyiş, bir araçtı o gece; bu kadar uzun süreceğini bilemez, tahmin edemezdim herhalde. Her halinle seviyorum diyemezdi, henüz tanımadığı birinin yüzüne baktığında bu gözler. O denli rahat, bu densizlikte anlatabiliyordu şimdi; şiirdi, tüm metinlerin tümceleri, satırları, düştüğünde kara bir sayfaya, aktığında mürekkepten. Anlattığımda yeniden, bak hala farklı cümleler dans eder. Raks eder içim, bir ağıt kimi an, zamansa kaybedilen, kaybetmedim, bir kağıt, onların bahsettiği, bir ant, yalnız içtiğim. Hala ilk gecedeyiz, beşe, iki.