Yelpazenin kaligrafik motiflerle süslendiği bir geceydi, renk paleti kobalt ve safiri gösteriyordu. Kadın doğarken; kırmızı, yeşil ve mavi ışık, geniş renk yelpazesini üretmek için dokunuyordu birbirine. Kodlamalar bir büyü olarak anılmıyordu o sene, bir varoluş, yokluğu temsil eder; yoksunluk, daha fazla ilacı arzu ederdi içinde. Dinince gözlerdeki kaybolmuşluğun yağmuru, akan yaşlar sinmiş olurdu adamın gömleğine. Tüm bu karmaşık renk cümbüşü güneşle girdiğinde pencereden, uyanırdı gizlenen silüetler, uyanırdı; sinsice bekleyen zihindeki tümörler.
1403 yılının sabahı, henüz Alberti doğmamışken ve başlamamışken yeniden doğuş olarak adlandılan rönesans, sağlanmamışken balansı yaşamın, kabul ediyordu adam hapse atılmayı. Adıyla çağrılmazdı çoğu zaman, pek kimsesi yoksa da, endişelenmekte olan bir iki tanıdığı vazgeçmesini istiyordu Savant’ın. Kahverengiye bulanmış saçları, ağır bedeninin aksine, henüz ağarmamıştı o zamanlar. Günlerden Perşembe, kaynamaktaydı sakin, dingin dakikaların telaşı ve bir şey eksiliyordu ansızın.
Night in white satin çaldı, uzandı nakaratı sonsuzluğa ve parmaklarımın arasından bu sözcükler döküldü boşluğa. Duraksadım; birkaç dakikaya yine bir O, yine bir yaşam sığdırmıştım. Yeni bir uçurumun yamacında, yine bir düşüş, bedenimi yükseklerden bırakmıştı.