”Görüyorsunuz ya olduğu gibi,” diyerek çekilmiştim aynanın karşısından bir köşeye. Değişmemişti silüet, yansımam hala biraz astigmat, biraz da miyop ekseninde. Kimi zaman uzamış saçlarım seyrediyor ensemin üzerinde, bazı anlar ise kulakların üzerinden yükselen beyazları sayıyordum istemeden.
Değişiyordum ve korkuyordum değişim denen her bir söz öbeğinden, bir ödlek gibi davranmayarak aralıyor kapıları, bir ürkek olmadan atıyordum bedenimi karanlığın içerisine. Ortalamanın üzerinde seyrediyordu öyküdeki gelişme, girizgahı çok öncesinde yapılmıştı yılların, henüz aylar ile ifade edilmeden tüketiyordum onları. Şişede duran bir malttan çok daha fazlası, daha da gerçeği olarak karşımdaydı. Kolay unutacak bir hafıza değildi sandığım, sandığım; bir çok ihtirasla kaplı, işlemeleri mat ve paslıydı. Şanslıydım; kötü ahlaklı kadın sözcüğünün karşılığını veriyordu bazıları, sızıları ise yalnız orospu olarak anılmalarıydı. O sandıkta birden fazlası, birçoğu yaşamaktaydı. Bir de aşk vardı saklanan, şimdi ölü bir bedenin ardından anlatılırdı masada. Öyle ya kaybedilen, kazanandan çoktu bu savaşta. Fazlasıydı aslında, kaybettiğimde kendimi milenyumun ardından, damarlarımda nefretten başka çok gezinen kimyasal olmuştu o yıllar. Bir arkadaş gibi yaklaşmıştı bana, karanlıkta ve ışıkta, yalnızlıkta ve kederde, bir kader gibi bakmadan yarınlara, yanımda olarak her an. Belki de bir özlemi saklıyordum kuytuda, yeniden benimle olmasını istiyordum odada. Bir duman daha ve ardında bir doz, bin öfke. Bir yapboz ve mütareke içimde. Asit dökmeden bedenime, dilimin altında tüm renkler, gökkuşağı ve pastelden. Past evvelden, başka bir evrede demekti ezelden. Bölünürdüm her birine ve her kimse ben değil, başkası olurdu içimde. Öyle ya, başkası olmak içindi kabul edemediğimiz her bir benlik içinde. Yalnız kendim olurdum, olmak istediğim biri daha olmadığından öyküde.