Konuştum Gabut, anlamak istemedi: Cennetin anahtarlarında, birinden bir şey beklediğinde, elindekinin yitip gideceği söylenmişti, dinlemedim. Israr ettiğim bir başka günde, gözlerinin içine bakarak yineledim usulca, dudaklarımdan döktüm sözcükleri.
‘’Sokak lambalarının yalnız kendisini aydınlattığı bir gecede, kaldırımlar hala ıslak iken, şehir terkedilmişken sessizliğe, göster yüzünü. Bulamazsam diye yönümü, ışık ol bana, parılda sanrılarıma yabancı olsan da. Bir güneş gibi doğ kabuslarıma, beni karanlığa sürükleyen geçmişimi yak ateşinle, kendimi dahi göremediğim o karartının içerisinde, beni bekleyen yaratıklardan kurtar benliğimi, sar teninin sıcaklığıyla, sarmala eşsiz sevginle kimsesizliğimi.’’
İlk kez tekrar etmiyorum bu sözleri, söyledim Gabut, O anlamak istemedi.
Gümüşten bir kutup yıldızı sarmıştı boynunu ve asla kuvarstan olmadı çehresi. Bana dair ne varsa o kara kaplı defterin içinde ve de ne yoksa o fotoğraf karelerinde, daha da fazlasını bilmedi, keşfetmek dahi istemedi. Her şeyin bir sona ulaşacak olmasıydı değişmezliğin kaderi, bense kederi giymiştim. Üzerime tam oturmadığını düşünürdüm önceleri, ardından tebessümün ne de yalandan bana gülümsediğini fark ettim.
Bir Mayıs sıkıntısı gibiydi içim; araladığımda pencereyi, henüz üç olmamışken saat, henüz doğmamışken hayat, bir ceylanın bilgeliğinde resmedildim. Defnedildim Gabut; önce beyaz bir örtü sarıldı üzerime, ardında hayallerim boşaltıldı ceplerimden. Hayal edilenden bir peni kalmış olsa da bende, o da yetmedi satın almak için yaşamı geri. Alamazdın her istediğini, sahip olamazdın sonsuz mutluluğa. Anı yaşamaktan başka, zamanın bizi yaşadığını düşünmemiştik asla. Düşlemedik; bir yolculuğun pencere kenarında izlerken geri kalan yılları, istemedik gerisinde kalmak hayatın. Bir geleceği yaşatmış olsak da bakışlarımızda, hep kaybolacak ve tükenecek olarak baktık ona.
Duvarda yer alan bir çatlaktı aklına düşmekte olan anılar; birer kırılmaydı yaşamda, kınandığım her bir hatıranın esansında, uçuyordu pişmanlıklar. Geride kaldı Gabut yaşanmışlıklar; O bir hayat ağacıydı Aden’in bahçesinde, bense zehirden bir elma. O bir yay olurken doğumunda, bense onun savurduğu bir oktum yalnızca. Oysa defalarca söylemiştim Gabut, anlamak istememiştin bunca zaman.