‘’Özlem, eskiye mi diye sormuştun kendine…
Eskittiklerine mi, eskimişliğine mi?
Söylemiştim ekseninde, biraz daha esmeliydin sözcüklerinde, yeterince eştin toprağı.
Eşelediğinde,
Yettiğince eştin, eş olana, eş değerindeydi restin.
Es’tin bir duraksama içerisine girdiğinde,
Yalnız bir esir olarak kaldın başkalarının öykülerinde.
Yalın bir ezgi.’’
Dün gibi hatırlıyorum, hani bugün olmamışçasına bu nefis, hala dünü solumaya çalıştığında bir yanda. Bir yanım sayıklamakta, bir yalın bocalamanın girdabında. Öyle denli sıkıldım ki insanlardan, artık kaçmıyor gözlerim onlardan.
Görmüyorum…
Hani dolaşıyor da sanki göz bebeklerin dünyaları, ama hala yuvasında saklanıyor, saklı kalıyor.
‘’Özlem…
Eskiye mi diye sormuştun bana,
Ama zordu geçmişi yakmak.’’
Bilirim, zorluyorsa da eski hatıralar, yakılırdı zamanla. Dün gibi, bugün gibi alevlerin içerisinde harlandığında. İm gibi, indi eskidiğinde dilin, in gibi, iz gibi gizleniyorsa da benliğin.
Bırak bana anlatma diyor içimdeki deli, bırak, susalım biraz. Susamış olsak da aşka, kana kana içmiyordu pıhtılaşmış, kurumuş yaraların iltihaplı iksirini.
Eskiye mi diye sormuştum kendime,
Tüm eskizlerimeydi kinim, karalanmış sayfalara defterlerin çizgisiz karanlığında,
Karanlığıma, karartmaya hayatımda.
Söylemiştim,
Yettiğince eştim mısralarda.