Temmuz


Yeri vardı zamanın; ansızın, saplanan bir oktu darmadağın edercesine, andırır olurdu geçmişteki her bir hatayı ikilercesine. Direnircesine bir nebze, düş edinirdi var olmamış gelecekler içildiğinde.

İçilirdi de;

Önce geceye, sonra ay ışığının vurduğu her bir yüze. Erindiğin her bir bitişe, gidişe ve tükenişe. Size kaldırıyorum kadehi derdi, güneşin köşesine çekildiği gök yüzler, hüzünlüler. Güzden yüz bulamadığı her an, yazı heceler Temmuz satırlarının eşliğinde. Yazı, heceler her bir tümcenin belirsizleştirdiği isimleri içinde.

Şimdi çözülüyor gerçekler yalanlarımdan gizlendiğinde:

Yalnızlar ve yalınlar satırlarda.

Yakınlar uzaklaştığımda, oysa uzaktı her bir yakınsar tavrımda.

Uzaklar; tuzaktı koşmaya başladığımda, koşu, hala bir nazım biçimiydi hatırladığımda. Geceye aşık olmuştum ben ve sokak lambaları yanmıyordu onun sokağında.

Önce adım attım bir bebeğin emeklemesinin ikinci evresinde, henüz ellerim, ayaklarım gibi paralel olmadandı zemine. Size dedim her birine, teğet geçerdi bedenimden ziyade ruhumun balansının ayarı ve dengesizdi, dengim olmayanlara karşı sanrılarım; güzleri iple çekerken başka bir aralıkta, sancısız bir hale bürünür olmuştu tavırlarını aldığında eline. Kapılar açıldı ertesinde:

Benliğim duraksatıldı içeri girdiğinde, gülümsedi kadın, tebessümde bulunmuştu her biri. Girizgahı becerememiş olmalıydım ki, terk etmişti kadın şehri. Arka kapının eşiğine kadar, üçte akrep, on ikide yelkovan. Çehov kara kaplı defterin arasında; ‘’Gözlerime bakıp da yapılan sahte bir gülücük yerine, yüzüme karşı gösterilen gerçek bir nefreti tercih ederim.’’, diyordu bana. Öyle de olmalıydı artık yansıma, aynaya baktığında suret, yalnız kendisini görmeli, yanında olmasını istediği çehreyi, o camın eşliğinde, bir hayal perdesi gibi şekillendirmemeli. Diretmemeli olmadığında, direnmemeli zihnin tüm gerçekleri ortaya çıkardığında. Gitmemeli, eğer sana bir adım atılmıyorsa, verilmemeli, yalnız senden almaya çalıştıklarında. Anevrizmalar, yıllarca uğraş verip yapılandırdığın o duvarların zayıflamasına yol açarlar ancak bu öyle bir duvar değildi yıkılan. Yıllar ve bedelleri, dostluklar ve aşka giden yolculukların sersemliği. Ne girişi vardı o evin, ne de çıkışı olmuştu bu gecenin renginde. Sarıya çalmıyordu artık saçları, yaşlanıyorduk ikimiz de.

Yaş aldık seçimlerimizle, gözlerden dökülen yaşların eşliğinde tükettik kadehleri zamanın evrelerinde. Günlerdi, aylardı bizi evrilten, güzlerdi, baharlardı evrimi sürdüren. Güdülerdi keskinliği belirten, gütmelerdi içimizde, günceleri kağıda döktüren. Gürlerdi; güya, gül gibi kokuyor olsa da güft, yalnız güfte olarak yer aldı mırıldanmalarda ve her bir kelamda güftugu olarak sahnelendi onların ağzında.

‘’Bırak bana anlatma,’’ demiştik başıboş tümcelerin öznesi koyulmadığında, bırak:

Ne varsa dökülsün,

Ne var ise aklında, süzülsün satırların eleğinde.

Satırsın birinin sözünü kestiğini söylediklerinde,

Satısın, onlar yalnız gözlerinden düştüğünde.

İşte böyle bir akşamın eşliğinde geceye vurmuştum kendimi ve gece üç yılı tüketmişti. On iki mevsimi bir heyelan eşliğinde, parmaklarımın arasından kaydırıp yitirmişti. Neleri silmiştim sayfaların arasından, kimleri, ilkleri, ikizleri. Dört yıllık bir nefreti dahi gökyüzüne bırakmışken, hala bir hata olarak anılmalıydı ikizlere nefretim. Geçiştirdim:

Önce Below çaldı, sonrasında Okyanusun Zamanı. Görseller açıldı, Kasım ayının bitmesine dört gün kala pandemide, şarkılar söylendi dört duvarın arasında. Değişmedi tınılar, bir vardı, belki de bir kez dahi yoktular.

Doğrular; yerinde vardı zamanın, ansızın saplanan bir ok gibiydi darmadağın ettiğinde. Andırır olurdu geçmişteki her bir hatayı ikilercesine. Direnircesine bir nebze,

Düş edinirdim, başladığında, sonlanacak olduğu gibi,

Dün erirdi, yarının soğukluğunu kabullenmişçesine,

Düz ritimdim, kalbin hiç seküler davranmadığı eşikte.

Direttim bu yüzden; önce gecede, sonra ay ışığının vurduğu her bir karanlığın ensesinde. Yazdım çokça kez, önce kağıda, sonra tenlerin girdabına bu esintide. Önce satırla, sonra bıçakla, sözlerim kestiğinde her birinin dudaklarının arasındaki tümceyi o makasta. Kanvasta:

Turkuaz bir makineden çıkan fotoroman ve beyaz. Karmada; her biri aynı harfle başlayan yaşamlar. Karmaşa; verilen tavizler ve imtiyazlar. Kargaşa; gereksiz balans ve manevralar…

Çözülüyor sarmaşıktan salınan her bir sararma, turnusol çevirdiğinde kendini başka bir aldanmaya, iyi ya da kötü de olsa yaşanmıştı diyor bana.

Yaş almıştı yıllar bakıldığında, birer mühendisin ders notları vardı karalanan. Sahnede söylenen şarkılar, merkezinde alışverişin, sipariş edilen lokumlar akşamında. Dokular aynı zamanda, dokunsalar; donmuş vücutlar bunun farkına varamayacaklar. Kararacaklar gittikçe, karanlığa gömülecek suratlar.

Yeri vardı zamanın,

Yersiz davranan bizdik bu kasabada.

Yeri vardı,

Yer edinememiş olan da bizdik bu hayatta.

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.