Yalan söyleyeceğim ve bu doğru olacak demiştim öncesinde:
‘’Hatalı ölçümlerle ilerlemekte olan bir tansiyometrinin, aposteriori geleceğinde bulundum dipsiz!’’, diyecektim ertesinde. ‘’İnsiz, iz bırakmadan geride, saklanacak bir yerim dahi olmamıştı, izlemekte olduğum düşlerin peşinde’’, diye söylenecektim ekseriyetle.
Çıkarttım üzerimdeki giysileri bu sözcüklerin eşliğinde:
Tanrı çıplak, tanrı tanımazdı o nü tablolarda yer alan soyutlamalar, karalanmıştı kabuslarında.
Önce ben bahsettim ilk olmadığından, ardında her biri koştu ilk olmadığına. İlki olamadığına, sonu bir başlangıç olarak tasarladıklarında.
Ağustos haykırışım vardı benim, bu son, henüz muson yağmurlarıyla başlamadığında. On dokuz adım attığımda, bir naaş kaldırdım omuzlarımda, omuzlarım; yoktu sarılmaya çalıştığımda.
Şimdi kinim yükseliyordu damarlarımdaki kan kısık ateşte kaynadığında. Terli ellerim; üzerime dökülmüş bir kirlilik yan masadan, leş kokuyor tenim. Her bir benzeşen sesteş, düşeş gelmiyor attığımda zarları. Şeşbeş dahi olmuyor dübeşin düzleminde ve doğmuyor güneş kararttığımda odayı. Anlamıyor bazıları, anlam veremiyor bu tümcelerdeki dansa; ritim tutuyorum yeni baştan, -çıkarıyorum kadınları sayfalarda.
Öldürdüklerim var:
Sanık olarak çağırıyorlar beni, sandığımdan daha zanlı, anıldığımdan daha zararsız. Kararsız bir tablonun renk cümbüşünde, gri her bir yanım. Darmadağın bazen, Dharma gibi susamış özgürlüğe. Sustuğumu fark etmeseler de, susamıştım sessizliğin zihnimdeki gürültüsüne. Beni çağırıyor her bir sinsi düşünce; ‘’Öldür her birini, özgür bırak!’’ diyor hapsetmeden önce kendini kedere. Kadere ardında, kaleme satırların üzerinde manevralar yaptığında. Yarına, diğer yarıma, yarım kalan bütünlerin noksanlığına.
Bir kıyamet senaryosunda, dansı sürdürüyorum geçmişte saklı kalan her bir hatıranın tozlanmış raflarında. Korkmuyorum…
Temas ediyorum her bir hastalığa, asla sergilemiyorum nozofobik bir tutum. Durum yazılıyor sayfalara; bipolar ve ketum.
Ket vurulduğu doğru olsa da saklılarıma, çekinmiyorum yıkmaktan duvarları. Peşi sıra tabuları, çıkardığımda hayatımdan omuzlarımda taşıdığım tabutları. Ben hancı ve yolculuğu her bir yabancının. Yaktığımız dilek fenerleri gök yüzünde, artık dilediğim değil, zihninin bir köşesinde dahi bulunmadıklarım öncesinde:
Alfabenin sonundan beş adım attığımda geriye, katlanıyor nefretin gözlerimdeki kızarmışlığı ertesinde. Kan kırmızı, kusuyor gözbebeklerimden dışarı. Yaşayanı, daha da ölü Memorial’da yaktığım ağıtların. Daha ölü, çehreme bakıp da yüzsüz olanların. Üç dolara, beş paraya, bir yeşilliğe yandığında; bir dumana, bir biletine sinemanın ardında.
Uyumuyorum, kapatamıyorum gözlerimi açmadan sabahın ışıklarını odada. Sokağın lambaları, sönüyor her kapattığımda duyularımı. Gündüzlerin asla benim olmaması, katlanamıyor olmamdan kaynaklanıyor insanların çıplaklığına, çarpıklığına şehrin, çapaklarıma aynaya baktığında tenimin soluk rengi. Dengi; bir Guiness tablosunda yer alan ‘’Guess What,’’ reklamı gibi, ne olduğu belirsiz, esrarengiz.
Çıplak olduğumda Tanrı emsali, güçsüz kişiliğim. Üssüz aradığımda evi, üstsüz o tabloda, ünsüz her bir sözcüğü haykırmaya çalıştığımda. Söylemişti biri, inandığım yalanları gerçek kılmıştım bu aldanışta.
Yaprakları aralamıştım önce:
Yakın görünen uzakları sildim geleceğimden, örttüm üzerini. Uzak görünen yakını karaladım geçmişten, vermiştim kara kaplı defterini. Genlerimdeki binom açılımı bir kaprekar sayısı, rakamların her bir aldanışı, Hipotenüs çıkmazı. Adını verdim ben de, Aden’in bahçesindeki bir ağacın yaşlığı.
Ardında yaşlılığı yaşamın:
Buz gibi kesiyor her bir düş kırılımını. Düşey aralıklar eşliğinde çekiliyorum aşağı, kesik, eksik her bir karesi fotoğrafların. Gerçeğin bir anı dahi resmedilmemişken, birçok hatırası var inandığım masalların.
Mutsuzluk mu, yoksa kandığım o hayalin sahte gülüşleri ile kavrulduğum yoksunluğu mu beni yaşatan? Savuran bir rüzgarla, dağıtan mı bir telaşla?
Hatalı ölçümler sergileyen bir tansiyometrinin aposteriori hissi mi uçurumun kenarında olduğumu vurgulayan?
Lider olmak mı, istediğim bir süreç mi bana uygun olduğu aktarılan…
Anlatılan, Ahlat’ılan Ceylan’da. Yaslanmışken ağacın yıllanmış gövdesine, İstanbul mu kaçış noktam?
Bir kıyamet senaryosunda sürdürüyorken dansı, bir Cennet bağışlanıyor olması mı yoksa?
Söylemiştim, öldürdüklerim var:
Parmaklarım yetersiz kalıyorsa da saymaya çalışıldığında, gömdüklerim var toprağa. Çocuklarım var henüz doğmayan ve ölüler; asla yaşam bulamayan. Anafranil avuçlarımın arasında, bozukluk var ruhumun çatırdayan damarlarında.
Ket vurulmuş saklılarım çıkıyor açığa; biri Aralık’tan bakıyor saate duvarda asılı olan. Aksi yelkovan, hala birden aşağı, üçteyken akrep, yetişmeye çalışıyor ona. Aksi vücutlar, hala ulaşmaya çabalıyor yüz pound aralığına. Aksine kadınlar, zayıflamak isterdi oysa, zayıf görünmek, tüm o güçlü yanlarının girdabında.
Sanık çağırdıklarında beni, bahsettiğim idamelerden biriydi bana irfan olan. Yalnız bir kaya parçası; nehir çıktığında akağından, öylece durmakta olan bir taş parçası kimliğim. Taşınan onca şey üzerinde, gelip geçmişti yalnız seyir halinde iken gözlerim. Dizlerim, ağrımaya devam ediyordu dizelerde, izleri, örtünüyordu her bir satırın geçmişinde.
Söylemiştim;
Kıyamet sonrası bir senaryo ve öncesinde tekti kimliğim. Kaybetmedim henüz kişiliğimi, sadeleştim biraz. Çoğaldı eslerim, duraksadı, duraksadım inan.
Altmış yedi satırı telaşla, bihaber olarak karaladım bi’an. Yanlış olacaktı doğru olarak anlatılan, yalan söyleyecektim ve doğrusu olacaktı yapılan.
Karalanan, karartılan gözlerimde. Sözlerimdeki yitip gitmeler, yazdıklarımda gerçekleşmiyor öykülerde. Biri ya da hepsi, her biri silindi Eylül’e girerken, her biri; kifayetsiz, kıyafetsiz bir ruh giydirmesi. Artık geliniyorsa da asla gidesi yoktu bu bedenin.