Eylül


Yüzünü gizlediğin maske, artık masken değilse onu nasıl çıkarırsın? O gülüşlerin, mimiklerin artık sana ait değilse, tekrar nasıl tebessümde bulunur bir yanın?

Nasıl inanırsın?

Kendine, onlara; var olduklarına ve her defasında seni yok eden o anlara…

Kaybolur mu gözlerin uzaklarda? O yağan damlalar düştüğünde tenhalığına, içindeki o devinim nasıl sessiz kalır?

Şimdi Eylül var mısralarımda, güz var, güzelliği var sararmış yaprakların, ağaçların dallarından salınmasıyla, içimden kopan, uzaklaşan binlerce satırın telaşı.

Mecali olmaması,

Kalmayışı benden geriye.

Aksi işte; hala bir yerde yaşamakta olan o çocuk, hiç büyümüyor aynanın karşısına geçtiğinde. Gülümsemek istiyor, sevindirmek istiyor herkesin yanı sıra kendini, sevmeyi diliyor ve de sevilebilmeyi. Kusursuzluğu arzuluyor, kuruntusu olmaksızın yaşamak aşkı. Gecenin teni karartmışken odayı, içeri alabilmek o beyaz tenli kadını. Satenden bir geceliğin askısı, üzerine dolanan çam kokulu saçları. Kırılmamış, kıvrımları omuzlarında; düşüyor o güzel yüzü boynuma, tüm varoluşuma dokunduğu, o sonsuzluğun şarkısında. Çalıyor ruhumun odalarında, tükenmek bilmeyen bir melodiye dönüşüyor gözlerindeki ışıltısı…

Yoksa hala bir yerde, başka bir evrende mi yaşıyor inançlarımın yeşerdiği cennetin yanılgısı?

Tanıdık bir hissin aldanışı iliklerimde, irkildiğim her anın yolsuzluğu belki de gözlerimde. Hani bir an olsa da çıkabilsek bedenimizden, dönmek ister miydik aynı benliğe, aynı nefesi soluyan o eskimişliğe, o kırık kalplerin teatral geçmişine.

Dönmek ister miydim; kaybettiklerime, kaybolan her bir güzel anının tazeliğine…

Yüzümü gizlemekte olan maske kendi çehrem haline dönüştüğünde, aynı bakar mıydı göz bebeklerimin ıssızlığı bu sürgünde?

Ardında kalkıyor ruhum sızlanarak iskemleden; kanıyor biraz, kaçıyor…

Benden yüzlerce kilometre ötede yaşıyor ve yaşatıyor. Ondan bahsediyorum ve de maskesizliğimden, senden açıldığında bahis, nasıl da çıplak hissettiğimden.

Gözlerini bana çevirdiği o anda, masum bakışlarla bedenimi teslim ettiğimden O’na.

Tanrı’ya;

Tanrıçama…

Öyle hızla çıkmıştım ki yaşamın basamaklarından, nerede durması gerektiğini bilememişti bu adımlar.

Önce odanın kapısına dönüştü rüyalar, çıkamadı kapalı kapıların ardına. Bir perdeye benzedi pencereden salınan, bir tablo, duvarda asılı kalan. Bir hayal yaşattı birkaç metrekareye sığmayan, bir hayat yaşardı, geceleri sabahına ulaşmayan.

Kesik, eksik de olsa anımsıyordum şimdi, Samsa nasıl ki dönüştü huzursuz düşlerinden uyandığında, bense değişmiştim dönüşümün kararsızlığında. Kasvetli, kapalı bir havada geldiğimde dünyaya, çoktan yazılmıştı oynayacağım rol senaryoda. Kuşkusuz bir yorgunluk olacaktı yolculuklar, kuşkumsa, asla hazır olmayacağımdı koşmaya.

Aklımdaydı hala; ‘’Anlamaya Çalışma,’’ derken Çehov, Sahalin Adası’ndan bakıyordu bana, kusursuz kadının ilk seferde evet demiyor olması gibi, mükemmel erkeğin ikinci şansı asla vermediği baharda: Giyilen ilk maskenin yüz çehresine henüz oturmadığı esnada, toprak kokusu vardı yağan yağmurun ardında.

Çıkartıyordum bedenimi kumsala, çıkarıyordum ayakkabıları.

Sarı altın ağacın üzerinde, çelikten, kırmızı mercandan olan dallardı adı. Adım adım çekilmek gibiydi sonsuzluğa, belki de okyanusun kalbine ulaşmaktı inadına. Kadına, alışılmadık yaradılışına.

Kırk metre rakımda, milyonlarca insanın kalabalığında. Suratımı kapatan, çehreleyen maske ardında, arıyordum yarımı, benden kalanı ve hiç tanımadığım tarafımı.

Çağırdım:

Bana ait ne varsa onda, ona dair bir masalda sakladım gece yarısı. Çağırdım birkaçını, tüm benliklerimle beraber bir bütün olarak çıkmak istiyordum karşısına, karışıklığın unuttuğumdan değil, alnımdaki kırışıklıklardan olduğunu gösteriyordum yaşama. Büyüdüğümü ama onunla hep çocuk kalacak olan bir yanımın olduğunu söylüyordum ısrarla. Gökdelenlerden bakıyorken hayata, bizi yutacağını anlatıyordum şehrin, New York yanılsamalarında olduğu gibi, kaotik bir yapılanmaydı rengi. Ne de densiz bir düşünce gelirdi ki, ametistin yanmasıyla oluşurdu yakutun eşsizliği. Tenimde gezdirmişti gözlerini, elektrik mavisinin tonlarında olmasa da, damla kehribardı gözbebeklerin reçinesi. Şiiri; şairi belli olmayan, meltemi, çiğdemi ve özlemi asıl olan.

Nemi gözlerde; demi sözcüklerin, ödemi, elemi, matemi bazen. Teoremi, denklemi ve ikilemi; yüklemi ve öznesiydi. Değildi çalakalem yazılmış bir önsezi, ne de değildi yazılmış bir söz görkemi.

Kadınım dedim; yüzünü gizlediğin o maske, artık masken olmaktan çıktıysa, arar mısın kendinde beni?

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.