Altıpatlardan çıkan sese dayanamadı kulaklarım, irkildi biraz. Tek dolumla, birkaç atış sesinin ardından, koridor ıslak ve duvarda lekeler var. Pıhtılaşan kanın kurumuşluğu değil de, canlı bir bedenin taze kokusu ve de rutubet kaplı apartman boşluğunun uğultusu. Çığlıkların yankısı hala, bir duvardan diğerine çarpan sonsuzluğu. Onu öldürdüm, yanı sıra yıllardır süregelen kuruntunun huysuzluğunu.
Aralandığında kapı, seneler öncesinde bugündü ve henüz ölü bedenler ile dolu değildi kuyu. Yavaşça sokuldum içeri; sol yanımda bir tür hilkat garibesi, sağ omzumdan aşağı uzanan bir kar küresi. Sarkaçtan aşağı indikçe gözlerim, kuyunun dibinde yer alan bulanık çehremin hissizliği. Türevi; deklanşörün ucunda yer alan on sentetik fotoğraf karesi. Başka bir bedende de olsa tekrar geldiğimde dünyaya, yine ‘’Yapardım,’’ dedim.
Apar topar kana bulanmış giysileri, bir çöp poşetine yerleştirdim. Soruyordum kendime sessizce, ‘’İnsanın kaç kez daha öldürmesi gerekirdi, yaşadığını hissedebilmesi için bir öyküde?’’,
Kaç defa, her seferinde ilk kez olduğu gibi, bir ilki gerçekleştirdiğini düşünecekti ülküde. Gecen çalınmışken güneşinden, hala güneşinin ay olması gerektiğini fark etmeyecek miydin bu düşküde…
Bir kadın sevmiştin, Memorial’da cansız bir bedenin olduğu haberi şehre düştüğünde, bir kadın, başka bir kadını aynı adla sana bahşettiğinde. Bir yanın, diğer yanından habersiz ilerlediğinde, bir tarafın çekilmişti başka bir büyüye. Bir tanım arayışında oluyorsan da gizliden, anlamı yok diyordun dolu kadeh ters tutulduğunda sesler yükseldiğinde. Önce baslar vuruyor davulun eşliğinde, ardında bir gitarın solo mırıldanışı kulakların çeperinde. İçindeki katil bastıralamayacak noktaya geldiğinde, o kana olan arzu çıkıyor kafesinden. Altıpatlardan çıkan ses ve yerde yatmakta olan bedenler, her biri sen, her biri o yalnız.
Hayır, asla kendimi gördüğüm, bürünmüş olan bir kişilik değildi gamsız. Her bir ben acımasız olsa da, anlamsız bir şekilde ihtirassız ve aldırışsızdı hazırlıksız yakalandığında. Bakımsız olsa da bağımsız, damaksız olsa da aromasız değildi kahve kupasında. Çatısız bir yapının altında yaşamış olsa da yıllarca, bir hırsız olmamıştı çuvalsızlığında. Bir ıssızlığı bulunuyorsa da satırlarında, adsız olarak anılmamıştı asla.
Saçma, deli saçmasıydı bunca yıl koşmuşken bir bahardan başka bir güzün aldanmışlığına. Tüm öldürdüklerin diriliyor, her biri başka bir sen olarak dikiliyordu karşına. On sentetik fotoğraf karesi ve her bir şeridin tek bir çizgi halini alması yolda, bagajda çöp poşetinden sızan kan duruyordu hala.
Kimi yolculuklar uzadıkça bulanıyordun sabahından akşamına, aksanında aracın, bir tür aksama yer alıyordu her manevrada kaybolduğunda. Kan tutuyordu beni, tutuklu kalıyor olmam dünyaya, kanın damarlarımda hala geziniyor olmasından belli. Kan tutuyordu kimilerini, oysa canlı hissetmenin tek yoluydu bizler için. Artık eskisi gibi değil, değildik.
‘’Yapardım,’’ dediğimde hala, keşkelerim yapmamış olmayı diledi.
Dille değil, dikte ederek birkaçının zihnine, kalplerini söküp çıkarmak gerekirdi. Bir sillesiydi geçmişin, ancak geleceğin şekillenmesindeki o küçük, sadece yıllanmış bir velet olarak ilerledi. Kuruntularım huysuzlanmak yerine bu kez huzur bulmayı seçmişti.
Bir seni öldürdüm, bir de diğer tüm geçmişleri. Bir geleceği yaktım çarpıntısıyla kalbin, üssü günahlar, semptomlar ve komplikasyonlar,
Strese bağlı uykusuzluk ve taşikardi eşliğinde dumanlar. Bulutlar üzerimde, barutlar alev aldığında içimde. Bagajı açıp çıkartarak poşeti ellerimle, ilerliyorum kendimden uzak kuytu bir köşeye.
Esintisi rüzgarın, boğucu bir sessizlik. Çıkartıyorum kendimi plastik reçinesinden, bırakıyorum geceye. Bir başka düşün uçurumunda, kayboluyor düşerken aşağı karanlıkta.
Altıpatlardan çıkan ses kalıyor artık uzakta ve sana ait olan tüm benlikler, sonuncusu eşliğinde yakıldı bu cadı avında.