Tutulurken parçalı ay, uzun süredir tutsak olduğunu söyledi. Kendi yörüngesinden ayrılamadığı gibi dünyanın gölgesinde kalmıştı kimsesizliği. Bir insanın gözlerinde tutuklu kalmanın, o körfeze uzak adada, hektarlarca alana yayılmış Altcatraz’da, esir olmaktan daha zor olduğunu anlatıyordu çehresi. Dolmamıştı senesi, en uzun gecenin güzelliğine aldandığı o aralıktan, ilk kez on altıncı yüzyılın bir sözlüğünde görünen nisana çevirmişti benliğini. Kendisiydi cennetin, sonbaharın ilk metninde bahsi geçen sarı altın ağacın üzerinde, çelikten, kırmızı mercandan olan dallaraydı hisleri. Kimsesi yokmuşçasına kapatıyordu kendini dünyaya, yüzlercesinin olduğu bir şehirde, binlercesiyle yürüyorken geçmişe, yalnız birine adanıyordu dilekleri.
Çiçekli bahçenin ardından bölünüyor, parçalanıyor, darmadağın oluyordu kişiliği:
İçeri, uzun bir koridorun, sonbahar aydınlatmalı tablolarının arasından derine indi biri. Malt kasalar dikkatlice dizilmişti dolabın önüne ve birkaç lambader yerleştirilmişti kolonun üzerine. Eskimiş deri koltukların hemen yanı başında meşeden masalar yer alıyordu içeride. Ambiyansı bir tür geriletmekte olan meyve tablosu vardı oturmak istediği bölümün karşı cephesinde ancak aldırış etmedi. Önce sol omzunun oluşturduğu yolu, ardında bahçeye uzanmakta olan oturma alanını inceledi. Kırktı, belli ki elli ve üzeri bir yaş grubunun yığını, tüm alanı doldurmaktaydı. Tuhaf bakışlar eşliğinde yirmi demişti, yirmi yalnız. Ufak çaplı bir yeme isteği ve yanı sıra soğuk bir mezenin, o taze sıcak yayın balığına eşliği. Arka planda çalmakta olan bir musiki ve Türk radyo televizyon kurumunun sonsuza uzanan melodileri. Deniz yoktu orada, ancak bir gemi dümeni yerleştirilmişti bahçenin ortasına. Birkaç dakika seyre dalmıştı gözleri o manzarada, duymak istemedi. Durmak istemiyor olsa da oturmaya devam etti. Oradaydı her biri, her kayıp ruhun, masalardaki şişelere uzanan elleri. Başkalaşım, başkaldırıştı bir nevi; başkası, bambaşka sanacaktı nehrin üzerinden aktığında hisleri. Klişesi, bu da bir başka histeri diye dillendirilmeli, ekseni, hiç estetik olmaması ile beraber şekillenmeliydi. Derişti, o kadehin içerisinde demlendi ardında, yirmilik şişenin enkazında, gerçekten yalnız olmak iyi geliyordu insana. Sayamadığı onca ismin ardında, artık hiçbirini istemiyordu hayatında. İnsan kendisi ile dost olabilir miydi bakıldığında? İnsan, o ucube varlık, bir bedenden daha fazlası olduğunu anlayabilir miydi bu yaşamda? Düşüncelerini bölmekte olan çocuk; balık ve sebze baharatı ile yayının daha güzel olacağını söylüyordu hala. Yayın, sanki ara verilmiş gibiydi hayatında ama o yazmaya olan isteği, hep başlardı yeni bir aşkla.
Diğeri bu esnada, kalemi aldı parmaklarının arasına; bir yanı o masada oturan yaşlı adam olsa da, diğer yanı, o genç velet gibi sıçradı satırların ardından. Önce söz dedi, nişana gerek duymadan gizli suretini, gölgenin derinliğinde bekletti. Bir iç sesi;
‘’Neredeyim ben,’’ diyerek içerledi sessizce. Neresinde yer almaktaydı sahnenin, o spot ışıkları yalnız ona doğrultulmamış ve bir seyirci olarak kalmıştı hikayesine. ‘’Bu senin hikayen,’’ dedi özgeden, ‘’Bu sen,’’:
Gülüşüne bir galaksiyi sığdırmış olan sen ve ben, bir toz bulutunda. Bir bulutsu adım Nebula olduğunda, bir kuruntu uzak kaldığımda sana. Birkaç mil düş yılı yaş aldığımda, birkaç iyi adam, eşlik ettiğimizde şarkılara. Bitmek bilmeyen bir alarm sesi yankılandığında kulaklarımda ve sen yalnız, sabahıma güneş gibi doğan. Ucunda bir telefon hattının, yanımda, yanı başımda gibi sarılan bana. Sarmalayan bedenimi, saçlarının kokusunun omuzlarıma sindiği bir Temmuz gecesi, ayrılacak olmanın hüznü var.
Yağmur var sırılsıklam, kış var uzaklara baktığımda. Ay parçalanıyor Kasım’ın on dokuzunda, tutuluyor sana satırlar. Yarınlar olacaksa bugünün ardında, sanrılar geride kalıyor, bakmıyorum ardıma. Kaçmıyorum, kaçırmıyorum bu kez bakışlarımı; yanlış denizlere açılmış bir dümenci, ait olduğu karaya atıyor demiri. Bir yanım o iskemlede çürüyorken, diğer yanım adım atıyor adana senin. Benim:
Heba edilen her bir günün gecesinde seni beklediğim, çekildiğim köşeme, çekindiğim bir nevi. Aden’de dillendirmiştim; zamanla siliniyordu her biri, aksayan zamanın içerisinde kayboluyordu geçmiş. Artık hatırlayamıyordum. Yüzünü dahi, saçlarını, o ipeksi saçlar, gözler, o masum bakışlar. Yoklar, unutmak üzereydim adını ve bir daha var olmayacaklar. Oysa kaybettiğimi bulmak için geçmiştim o boğazdan, dinlememiştim. Kimseyi, Erem ‘’Başka bir yol olmalı,’’ diyordu kulaklarımda, Erem; cennet demekti kitapta. Onun ismi, onun gibi…
Kalemi parmaklarının arasına aldığında diğer benliğim, bir öykünün geceliksiz çıplaklığı ile yüzleşti:
‘’Bin günün üzerine, dört bin seksen saat öncesiydi. Kapı çaldı, manyetik aksanda bir sorun olmalıydı ki hep aralıkla çalar, sanki kapının ardında bekleyen kişi, sabırsızcasına o butona basıyor hissi yaratırdı. Bedenim adımlarımın ağırlaşması için elinden geleni yapar gibi, o kapıyı asla zamanında açamazdım. Üşenirdim de zaten, çoğu giderdi beklemeden, ya da bir zarf bırakırdı kapının eşiğinden. O eski zamanlarda dağıtılan gazeteler gibi, her kapının önüne, belki de yanında ekmek ve süt ile. Tembelliği bir an bırakıp uzandığımda kapının gözüne, eğilir ve alırdım. Ancak bu öyle bir gün değildi, Güneş; başka bir miskin sabahı aydınlatmak için uyanmış, penceremi aleve verecekcesine yakıyordu. Yanma reaksiyonu; bir yakıt ve oksidan birleşimi, açığa çıkan ısının tepkimesi. Hangisi ben oluyordum, yakıt mı yoksa atmosferik oksijen mi? Kahvemi yudumlarken düşünmem gereken bu olamazdı değil mi? Zil tonunun uzayın boşluklarında kaybolurcasına azalmasıyla, kapının, ağır yumrukların şiddetiyle irkilmesi. ‘’İçeride olduğunu biliyorum,’’ tanıdık bir melodinin bilmecesi. Artık kapıya uzanıp, ardındaki hadsizin kim olduğunu görmeliydim. Göz kapaklarını araladığımda, kapının ardındaydı Ediz, onu içeri davet etmemi dahi beklememişti. Ediz; yükseklerin prensi, benim ismim gibi, yükseldiğimde yer yüzden, gökte süzülürdüm istemsiz. Telaşı kendisini ele vermeden önce, dolabın kapağını aralayarak on sekiz yıllık şişeyi ağzına dikmişti. Bir avare gibi dolanıyordu odada, göz bebeklerim sıcak yaz aylarında, rahatsız edici sesi eşliğinde, bir sineği izler gibiydi o an. Can sıkardı, periyotlara bölünmüş uyku sekanslarının her birinde, üzenginin üzerinde oluşturdukları titreşimle yankılanırdı zihnin odalarında. Ediz’in ayakkabılarından çıkan ses, rahatsız edici sessizliğin oluşmasını engelliyordu en azından. Bir sigara yakmıştım bu esnada, kahve eski sıcaklığını kaybetmişti kupada ama yine de içilebilirdi. İzmaritler sanki daha farklı, daha da leşti. Değişmişti paketleri; o ölüm görüntüleri her bir yerde, solunum yetmezliği ile mücadele etmekte olan bireyler, belli uzuvlarını kaybetmiş insanlar ve bu bağışıklığın kölesi olan bizler. Uyarılar; ölümcül amfizeme sebep olan travmalar, levhalar, neden otoyollarda yoklar? Rayından çıkması güç olan bir tren ya da düşük olasılıkla irtifa kaybedecek bir uçak yerine her köşe başında, trafikte can verme olasılığının, bir dumandan daha fazla olduğunu hatırlatmalılar bakıldığında. Tüm bunları, nefesime çekerken dumanı, düşünmüştüm bir çırpıda. Birkaç saniye geçmiş olmalıydı, Ediz hala hazır hissetmediğini, şişeyi bitirmeye kararlıymışçasına tekrar ağzına dikmesiyle göstermişti. Ekimdi, söylemiştim üç yıl öncesi olduğunu, Güneş içeriye girmişti.
Bunu söylemenin kolay bir yolu yok dercesine, sözcükleri bir nefesle ittirdi. Birer ok gibi gelmişti üzerime, bir tanesi dahi teğet geçmeden saplanmıştı göğsüme. ‘’Onu kaybettik,’’ demişti Ediz, bir yudum daha almak için şişeye uzandığındaysa, farkına varmadan tutmuştum elini. Ümit, bir umuda yönelik yolculuğun simgesi, benim ismim gibi, bir başka ben deyiş. Lagavulin şişede duruyorken, biraz da ben içmeliydim. Damağımda elma ve taze yeşil limon hissi, güçlü bir tat vanilya eşliğinde. Muskat baskın, aktar kokusu ve iyot, erimiyor sanki kadehte. Amerikan meşe fıçılarının yolculuğunda, bir kış parfümü üzerinde. Bir Ümit oluyordum ve bir Ediz. Tenimiz beyaz bir buğday renginde, yaş alıyoruz; gemimiz batmak üzereyken denizde, filikalara doluşuyoruz yaşama arzusuyla içimizde. Bir ben oluyordum ve taşacak olan bir gediz. Kaybettiğimizin kim olduğunu sorgulamak için dahi cesaret bulamamıştım içimde, bir bariyer örmüştüm hislerime, geçmişten gelen bir iz. Ne o anlatmak istemişti, ne de ben konuşmak; ne, nasıl ve neden soruları ile bocalamayı, daha huzurlu ve dingin bulmuştum o an. Rüzgarın fısıldayışını dinledik kulaklara, yıldızlar, ölmekte olanlar. Derin boşluğunda uzayın, bir türbülansta gibi, baygınlar, solgunlar.
O güne dair hatırladıklarım, bundan fazlası asla olmadılar. Bu evrende zihnimi zorladıkça, O’na dair anımsadığım birkaç hatıra da yok olmanın eşliğine geliyor, hatrı kalır bir fotoğraf dahi belirmiyordu aklımda. Sonrasını düşünüyordum, daha ne kaldığını düşünüyorsam geriye, ötesine sıçrıyordum zamanın. Öncesi boğazın, atlayışın.
O gittikten bir yıl sonra, çalınmaz, aralanmaz olmuştu kapılarım. Hesaplamalar, kağıtlar, çoğunlukla yırtık, buruşturulmuş ve bir köşeye atılmış. Katlanmış bir uzay zamanda geçen anlatılar; Nathan, Albert ve fiyaskolar. Tablolar duvarda, çoğu el dokumalı retro halının üzerinde parçalanmış ve yanık kokusu odada, gittikçe beni de sarmış. Telaş var, bir yıl sonrasında dahi arayış, kaçınılmaz bir kaçış korkulardan. Neden korkardı hem insan; karanlık mı? Bir mezuniyet töreninde kepini göğe fırlatamıyor olmak ya da henüz hiçbir şey yaşamadığını düşünüyorken, ölüm döşeğine düşüyor olmak mı? Uzaklaşmak mı, derinin prangalarla uzatılması mı yoksa, saplanması mı her yanına acının, hiç kaybolmayacak olması mı vücudunda? Çalacak olsa kapı bir yılın ardından, asla açmaya cesaretin, mecalin olmaması mı bu girdapta? Fazlası, eksiği var; noksanı olsa da aslında, noktası vardı yalnızlığa. Kaybetmekti tüm korkuları gerçek kılan, kaybetmekti, asla bulunamayacak olan huzurun kaçmasını sağlayan. Onu kaybetmenin ardından, ne Ediz, ne Ümit uğramıştı yanıma. Pahalı viski kadehlerinden, ucuz şaraplara bir yolculuktu çoğu zaman. Bir Kasım sabahı, bu endişeli düşünceler her bir yanımı sarmışken, Tanrı bana fısıldadı ısrarla.
Bir anomaliydi karanlıklar, delta, epsilon ve zeta. Tanrı bana fısıldadı tekrardan, Gamma, Tau ve Sigma. Büyük bir yıldız kaybolduğunda evrenin girdabından, bilinmeyen bir yol açılırdı saklı kalanlara. İzgi’nin sözleri kulaklarımda, ‘’Başka bir yol olmalı,’’ diyordu hala, İzgi; güzel, adaletli ve zeki, O’nun gibi, O’nun adının benzeri, yankılanıyordu duvarlarımda. Bir başka evrenin sözleri, gülüşleri beliriyordu aklımda. Kaybettiğimi bulmak için, kaybedilene uzanan bir yolculuk esasında; henüz biletleri alınmamış olsa da, bir paravan şirketten satışa koyabilecek kadar ruhumu, emsalsizdi. Fikir zihnime bir kanser gibi yerleştiğinde, ilk Ediz’i, Ümit’i aramam gerekirdi, ancak yapmamıştım. Ozan telefonun diğer ucunda; ozan benim gibi, kadın bir şiir ve biz sadece birer uyak mısra sonlarında. Hattın diğer yanından, ‘’Bir yaşam için,’’ diyordu bana. Bir hayatı kurtarmak için, kaç insanı feda edebilirdi zaman? Kaç kimlik, silinebilirdi bu akışta ve kaçı, hatırlanırdı yılların ardından? Kabuslardan kurtulmanın tek yoluydu başka bir ana, başka bir yolculuğa uzanmak.
O bir yılın içerisinde çoğunu hatırlamamıştım uyandığımda, sadece daha da üzgün olduğumu anımsıyordum gözlerimi açtığımda. Daha da çekilmiş gibi karanlığa, daha da uzaklamış gibi kendimden. Henüz silüeti kaybolmamış, saçlarının ahengi durulmamıştı rüzgarda. O güneşi severken, yağmurluydu tüm kabuslar.
Kara madde ile çalışılan başka bir güne uyanmıştım farkına varamadan. Birkaç aydır huzursuzluk çektiğim gözlerimden okunuyordu. Uykusuzluk bir yandan, belki de kabus görmememi sağlıyordu. Takımyıldızı, Samanyolu galaksisinde, batıda yer alıyordu. Çok fazla zamanımız olmadığı gibi, daha da fazla kaynağa gereksinim artıyordu. Yaklaşmışken bu denli, odaklanmayı bırakmamalı, daha da üzerine düşmem gerekiyordu. Ancak bir sabah, uzun süredir kendimden uzak tuttuğum o kabuslardan biri geri dönmüş ve peşimi bırakmayacağını söylercesine dikkatimi dağıtıyordu. Havva; Lilith’in ardında o rüyada, Havva, O’nun gibi, bir ruh eşi, ben Adem olduğumda. ‘’Bırakmalısın,’’ diyordu bana, kayboluyordu, koşuyorsam da peşinden, sadece bir nazım şekli olarak kalıyordu. İlerliyorsam da uzayın boşluğunda, etrafımda birer ayna beliriyordu. Sadece ben, bir başıma, hangi yöne bakarsam gördüğüm bir ben bu aldatmacada. Giderek siliniyordu o da, çehrem, kollarım ve diğer uzuvlar kayboluyordu kendime baktığımda. Göz kapaklarımı güç bela kaldırdığımda, uzandığım koltuğun yanında, zemini sırılsıklam yapmış kadehleri görüyordum. Yanı sıra Ediz, Ümit ve Ozan bana bakıyor, uzun süre uykuya karşı koyduğunda bir insanın, aslında uyanık olduğunu düşündüğü her an, bir rüyada olduğunu savunuyordu. Korkuyordum, ancak bu bir seçenek değil aksine bilmediğim ve unuttuğum bir duygu olarak kalıyordu. Belli etmiyordum; o yıldızlardan biri, birkaç gün sonrasında çökecek ve o boğazı oluşturacaktı. Belki birkaçı eşliğinde, galaksinin bir köşesi tamamen çekilecekti içine ve kaybettiğime dokunabilmek için orada olmalıydım ben de. Orada olmalıydım; Havva, İzgi ve Erem için, orada bulunmalıydı ruhum, O’nun gözlerinde kaybolmak için.
Neredeyse iki yıl, kaybedileni geri getirme değil, onunla yok olma hissi. Çoğu gece, kimisi gündüzdü düşlerin. Ediz’in kaybettiğimizi söylediği gün asla tam olarak hatırlanmıyorsa da, kabusların belliydi sicimi. Yağmur demiştim; saatin yine onda takıldığı bir zaman, bırakmıştım çalışmayı. Aklımda yer edinen bir soru vardı ansızın, bir son olup olmayacağıydı karanlığın. Karartının indiğinde gözlerimize, başka bir ışığın vurup vurmayacağıydı yalnızlık. O’nu aramıştım, Gizem adı; O’nun gibi, sırlarla dolu, kapalı bir kutuydu güzelliği, hoş bir sanrıydı içimdeki. O’nu aramıştım, tüm bedenlerin tek benliği, tekliği ve tekilliği. Her biri O, her biri onun gibi giyinirdi. En uzun gecenin ardında söylemiştim; soluksuzca, bisiklet yaka, triko kazağın desenlerinde yatan tebessümler odada, Adolf ayakkabılar çimlerin yatağında ve papatyalar; Pika görünümlü terliklerin solunda, fotoğraflar, anılar ve anılanlar her an. Bir asansör öyküsü, hiç yaşanmamış, ama yaşanılanı andıran. Hala oradalar. Ardında söylemiştim, bunlar geriye kalan safir anılar. İki saat süren bir görüşmenin eşliğinde betimlemiştim, betim, benzim atmış gibi bir kabustan, sayıklamıştım ismini. Safir, gökyakut, gökyüzünün çiçeği, yahut gözlerin gördüğü bu fotoğrafta parlamakta olan, onun ise çehrem parlamış dediği, sevdiğim. Ölümden sonrası diye dillendirdiğim, dilsizleştiğim geleceğim, geçmişim bir yanda, sanki hiç geçmemiş gibi. Yıkmamış gibi rüzgarlar ve ıslatmamış gibi yağmurlar beni. Sözcükler uzarken telefonda, tümcelerin anlamları daha da pekişmiş, pek de işi yokmuş gibi, daha da hislenmiş melodiler, bir his edinmiş. Sekiz yüz altmış derece yer kaplarken takımyıldızı, Güney Yarı küredeki en büyük yıldızları içerisinde biriktirmiş ve latincede aslında okçu demekmiş. Bir bulutsu gibi, Omega’nın içerisinde, Lagün’ün kıyısında teni. Tenim, onun ışığından aya benzetilirdi ve kabuslar, bir kara deliğin girdabında belirirdi. Neredeyse iki yıl; diğerlerinin yardımı olmadan ve o kadınlar vazgeçmemi istiyorken hala, yaşadığını, başka bir evrende de olsa, varlığını hissetmiştim. O aynalar; her bir kabusun karanlığında, çehremi, göğsümü yok eden o sanrılar, beni asla vazgeçiremeyecekti. Bir kez ölmezdi insan ama yalnız bir kez vazgeçtiğinde, her şey bitmiş demekti.’’
Kalemi bıraktı hevesim, diğer adam hala o masada otururken yirmilik eşliğinde, ben satırları, dudaklarımın arasındaki sözcüklerden gizledim.
Tutulurdu parçalı ay, tüm benliklerim parçalanır, çığlıklarım yankılanırdı duvarlarda. Bu senin hikayen dediğimde hala, başka bir hikaye açılırdı defterin içerisinden mehtaba:
‘’Asla değildi deli baktığımda; delice gelebilirdi belki ama delicesine sevebilirdi biri, dedirtircesine kendisine deli, bırakabilirdi dizginleri, kaybedebilir, tüketebilirdi kendini bir anlamda. Zihnin bir köşesinde oluşuyorsa da delilik, kaybolmuş değildi dengesi, çünkü hiçbiri değildi dengi yaşamda.
Değildi; bir gecenin derinliğine ilerledikçe öyküde, yakıyor olmak ateşi. Değildi; Monet’in gün doğumunda, batıyor olması düşlerin. Kalecik karasının kırmızılığında, yakılan mumların alevinde yansımak hayata, yanıyor olmak o harda, asla değildi kanamak, değildi; devrimin fransız balkonlarında, sarkıtıyor olmak hala bedeni. Değildi; soğuk sudan yükselen fenerlerin akşamında rengi; her biri kızıla çalar, uzanırdı pınara, değildi kıla kırk yarmak ona ait en şeffaf ayrıntıda. Değildi hatırlanıyor olmak, değildi, değil.
Değil uzanıyor olsun hayaller yüzü koyun yatağa, değilse de kaçıyor olsun uykular yalnız kalındığında. Değildi yaşamak o olmadan, değildi; kaldırımlarda yer alan su birikintilerine basmakta olan adımların, o aciz yürüyüşünün, yalnız gece aramakta olduğu güneşe, hala ulaşmaya çalışıyor olmasında. Değildi saklanmak; değildi asla saklıyor olmak, aralanmış kapağından Aralık’ta, sakındığın o gizli kutuya bakıyor olduğunda. Aksak ama sak, korkusuz ancak kaçak, değildi alçalmak, değildi duvarlarında oluşan çak, değildi cak; değer miydi sorusuydu değini, söylemiş olmak üzerine değildi hiçbiri. Değil yazıta dönmüş binlerce satırın sefiri olan sözcüklerin kifayetsiz kalışı, değilse de samandan dergi yapraklarını okumakta olan gözlerin aşkla henüz tanışmıyor olması. Değildi fazlası, değildi; odanın ışığının ince, zarif parmakların dokunuşuyla açılacak olmasındaki bekleyişin sonsuz ısrarı. Değildi cavanı, anı, pranga gibi çektiğinde, tuttuğunda deniz, değildi narı, arı; binlerce eş parçaya bölündüğünde kovanı, eksikliğinde kraliçe arının, yarın, yarım. Anım andım, sanım sanrım, değildi kaygı, değildi; bir tanrı yokluğunda, tanrıçayı yaratıyor olmanın ağırlığı. Değildi baharı, adı; Tuğ gibi flamada başladığında, zaferle dalgalanması bayrağın, uzanıyor olduğunda sonsuzluğa, dökülüyor olması abın, ters düz olması içindeki yangında. Değildi yarın, değildi; bin kez ölmeye, bir kez daha hayır demeden gözlerinde hapsolmanın ızrarı. Sancısı, karartısı düşlediğinde; değildi düşmeyen tansiyonun nabzı, sonsuz kez çarpıntı oluşturması kalbinde. Değildi ekseninde, değildi ivedi bir biçimde, değildi, değil.
Ona değin uzanan bir mevsim döngüsüydü derin, değildi önsezi. Ötresi, etresiydi benim; ibresi, iklimiydi sevmenin. Değildi dibi; inine, içine, içerledikçe her bir kadehin eşliğinde, daha da çekilmekti beyaz tenine. Diyebilmekti ekseriyetle; asla değildi delilik, defedivermek, defedebilmekti kabusların sinsiliğini, değişivermek, değişebilmekti ve değiştirebilmekti geleceği. Delirtilebilmek de değildi yerindeyse deyimi, densizleşebilmekti ansızın, cansızın terkedilmiş bedeniydi kansızlık, soğuk ve kuru; duru ve saf güzelliğin sunumu, puslu, coşkulu bir duygu ve korku yalnız. Vurgusunda saklı apansız; anlamsız, ahlaksız bir his bu, itirazsız, ihtiraslı bir durgu, asla değildi buru. Değildi ulaşamadığın sonsuzluğun, değildi; soluk almadan, nefes vermeden sürdürdüğün koşu. Ardında farklı bir sorgu kurcalardı zihnindeki doluluğu; değildi benim, ona ait eşyalarla doluydu bavulun, değildin benim.
Hecesi ve sözü; rüyası, düşü, gölü ve deniziydi Babil’in. Gecesinde yanan ateşi, aleviydi benim. Hayaliydi mürekkepten düştüğünde satırlara, kalemim, kaderim ve kederiydi hislerin. Sorunu ve çözümü, baharı ve güzüydü gözleri. Değildi benim; inandıklarım ve inanmadıklarımdı sirenim, çınlıyordu kulaklarımda, hala vakit olduğunu söyleyen her kimse kalmamıştı etrafımda. Ne benim sorusu geziniyordu aklımın odalarında; değildi suret; bu meret yakıyorken seni, meserret hasretti bir işarete, isabet etmemişti hiçbir vuruş şetarete, nezarete alınmış gibiydi ona dair tüm gülüşler. Değildi bedeli direttiğinde bu yüzden; olmamalıydı bir kuvarsın eşliğinde kolyesi, iyi hissetmeliydi, mutlu olunmalıydı ebedi.
Değildi eceli; ecesi kayıptı kovanda, her bir yana bölünmüş parçalarım arıyordu onu hala. Değil sığdırmaya çalışıyorsan da geceleri sabahın ışıklarına kadar, değilse de karanlığın Set’i kazanıyor olsa içimdeki savaşta. Değildi akşamında hala susuyor olmam, değildi suskunluğun kasveti çehremin yansımasında. Asla değildi uzaklaşmak; uzanmak yaşamın kıyısına, uzatıyor olmak hala. Değildi yarıda bırakmak, değildi, değil.
Sessizliğin bedeline değin bir öyküydü derin, Yıldızlı Gecede anlatılmıştı gizemi, Krizalitli Koruncakta şekillenirken sözcükler, Salısıydı aslında Adenin. Değildi Kendimi Okumak ile Sireni, değildi Lethesi, Paralizi. Değildi Süveydası Eylülde, değildi Margrit ve Sone, değildi asla Kırmızı Odanın içerisindeki Ezekiel. Değildi nara, hare; değildi zira onlar değişiyorken benmişim gibi lanse eden şura, çehre. Değildi mevsiminde, değildi benim.
Değil kaçırıyorsam da gözlerimi, görmek istemediğimden değil, değildi görmeyi dilediğin benim, dileğimdendi bu nedenle görmek istediğim. Rengiydi gecenin, karşı durduğumda her birine, resti, kesilmesiydi ilişkilerin, kopması, koparılmasıydı benden; bizden değil, senden bahsederdi o bitmek, tükenmek bilmeyen serüven. Değil bu gezegende bırakacaksaksam da bedeni, değilse de başka bir cehenneme gitmem gerekiyorsa görmek için seni, değildi kefeni deri, beyaz bir örtü yalnız, gündüzün güneşi senin, toprağın altıysa serin, sergüzeşt, keş ve leş diye anılır ismim. Pistin üzerinde kalmamış hiçbir iz ve tamamlanmamış yarış, sanki hiç ilerlememiş ve saymış gibiyim yerimde, davranış; bir varış noktasına ulaşma evresinde, yağışa yakalanmak, kaçışa sarılmak, asla kalkışamıyor olmak, bir aksayış, bir çabalayış ve buğulanış gözlerimde. Değildi özlemine özlem duyuyor olmak içimde, değildi, özümde olmadığım bir kimse gibi davranıyorsam da içince. Değildi buket dolu bir paket almak istediğim, yıldız çiçeği: maket ve gösterilen nezaket, turkuaz, fotoğraf, latife ve gülümsemen gecenin köründe, cüzdanımda parlayan bir çehre, okurken, sorarken, yalandandı ve de engel, hadsizce, patavatsız, gerçekten vardı. Değildi masken, mesken belirlenirken İzmir, yazılırken defter, dökülürken sözler, düşerken yüzün, değildi güzün, bir yansıma, yanıltırdı eşliğinde sahte gülüşün. Değildi bu karmaşık görüntü, değildi, değil.
Değil söyleniyorsa yalanlar mutlu etmek için çehreyi, değilse de yalandan inşa ediliyorsa sahte kimliğin; değişiyordu zamanla, günbe-gün konuşuluyordu arkada. Değildi üzgün olduğumda yorgun olduğumu söylemek onlara, değildi adım atmaya zorlanmak yavaşça. Değildi revaçta; nüksederken bir sızı gibi sen içimde, değildi Kasım’da, değildi asla, asla dediğim başka bir yaşamda. Bir başka güzün hüznü de değildi bu telaşlar, salaş her biri, her kimse bir başka ben gibi, benmişim, kendimden bir korkak edindiğim, nev gibi, zor gibi, ya da başka bir tını histerik. Değildi devrik; değdi ya da değmedi sorgusuydu keskin, tükendi ya da eridi olgusuydu çetin. İlkin çarpardı kalbin, tüm damarlarında dolaşırdı eşin, ruhun, dingin; değildi kafein, kodein ve kokain vücudunda, değildi adrenalin, endorfin salgılandığında. Değildi yok olmak, var etmek, onu, onsuz kaldığında. Değildi toz olmak; savurmak, saldırganlaşmak ardında. Sallanan bir mızrak gibi, Shakespeare söylerken söylenmesi gerekeni: değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini, değil mi ki ayaklar altında insan onuru, değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın, değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene ve değil mi ki doğruya doğru derken, eğriye çıkmış adın bu öyküde. Değildi tümceler öznesiz yükseldiğinde, yüklemse özgeden, özneyse gizliden; gizli sen, yalnız girift bir bilmece. Kimse yok eskide, kim ise suskun değil şimdide, değildi dünyaya baktığın çatlak bir pencere, değildi lades bile bile. İsteyerek hapsolunan bir kafes de değildi defile, bir defin töreni olabilirdi gizlice, belki de değildi hiçbiri, değildi, değil.
Dudak bükerdi kadın hoşlandığı her şeye kesin, tırmanmak için tepelere, gerekirdi yürümek sessiz. Değildi cesaret bu eskiz, değildi esaret; esir olunan başka bir gizemde, değildi bükülmek, evrilmek, değildi sürdürmek, eksilmek. Değildi suskun bir tavra bürünüp sözcükleri sindirmek, değildi gözlerimin başka bir çehreyi görüyor olduğunu ona hissettirmek, değildi asla onu göz ardı edememek, değildi aralandığında üçü pes etmek. Değildi sadece;
Sesini değil, sözünü yükseltmeli idi sevginin temeli sessizce, değildi; değil dediğim her bir söz, gözlerimi kaçırdığım bir günde.’’
İşte o anda diğer benliğim kalktı iskemleden, bakmadı ardına. Tutulurken parçalı ay, binlercesine bölündü ısrarla. Yüzlercesi kayboldu yaşamdan, onlarcası ben, onlarcası sen olduğunu söyledi bana. Tutsaklıktan kurtulmuş biri, kulağıma fısıldadı yavaşça:
Tutunamayanlar hayata, yalnız tutulu kalanlar bir insana.