Deliliğin Valsi


Hastalıklı bir zihne bürünmüş gök yüz döktüğünde hüznü, yağmur gibiydi sessizliğim. İndiğim son durak olmasına karşın, hala daha da uzağa gidebilmek için bir uğraşı vardı bedenimin.

Yağmur damlalarıydı hislerim,

Sükunetti dudaklarımda, duraksadığımda kaldırımda,

Sühunetti omuzlarıma sarıldığımda. Meskenet buysa aslında, mecalimin kalmayışından öne çıkıyordu: yürümüyor olmama karşın, kısa yolculukları elimden geldiğince uzatmaya çalışmam.

‘’Yoruyor,’’ diyordum zaman; ansızın bir bıçak saplanmışçasına sırtıma, ‘’Hep peşimde,’’ diyordum her an. Bakmıyor olduğumda ardıma, kovalanıyor hissine kapılmıyordu içimdeki adam, kapılmıyordu;

Teslim etmiyordu kendini Faust gibi karanlığa, köle olmuyordu kendi yarattığı yaratıklara. Saklanmıyordu çoğu zaman, o küçük velet kaybolmuştu ranzanın altında, kaybolmuştu, kayıpları varken hapsolmuşluğa. O küçük beden uzamıştı zamanla, uzanmıştı otuz basamağı çıktıktan sonra koltuğa. Şimdi etrafına bakındığında bir anda, yamacında iki başıboş oda duruyordu karanlıkta. Çam ağaçlarıyla kaplı bir balkondan sabaha, bir sabahtan gecenin o mat siyahlığına. Meşe fıçılarında bekletilmiş çavdardan anasona, anısına diyerek kaldırılan tüm kadehlerin sarhoşluğuna. Yanlışlara, hata olarak görülen her bir doğrunun kavranmasına.

Büyümüştü içimdeki adam; o durağın son olduğuna getirdiğinde kanaat. Sanat kralın çıplaklığından çok öte, örselenmiş hatıraların arka fonundaki melodilerin eşliğinde. Etik değerlerin kendini yitirmesiyle, eşsiz bir egonun benliği ele geçirmesinde. Ahmak ıslatan bir yağmura karşın, sessizlik daha da büyüyordu içimde.

Adım attım bir odadan diğerine, yalnızlığın girintisinden, kozalakların tenimi kokladığı balkonun köşesine.

Hafif bir rüzgar,

‘’Pas Karnavalı’’ çalıyor,

Karma valsa dönüşüyor, adımlarım ritim tutmaya başlıyor.

Önce bir kolumu atıyorum diğerine, ardında kavrıyorum kendi bedenimi ellerimle. Kavruluyorum o dansın eşliğinde, post dramatik bir sahne yer alıyor objektiflerin, deklanşör seslerine eşlik etmesiyle. Deliliğin çığ gibi büyümesine karşın, küçülüyor içimdeki beden, bir çocuk halini alıyor küçümsendiğinde. Gözlerimdeki nefret harlanıyor ateşin rengine büründüğünde, farklı bir hal alıyor kana olan tutkum, öfkemi ele geçirdiğinde.

Ocak yanıyor,

Milenyumdan beş basamak daha çıkmak için uğraş verildiğinde, sönerken ocağımız, Şubat geliyor. Şubat bitiyor; bir başka yaşın evrilmesinde, babamın devrildiği zaman geride kalıyor. Ötesi oluyor, berisi oluyorum. Ötekileşiyor, berisinde kalıyorum.

Avluburun’un tarihi 93 harbiyle başlarken, Razgrat hikayeleri, Silistre ormanlarında gömülüyor toprağa. O denli karışıyorum, tümcelerimdeki tutarsızlık yaşımla büyürken, duygularımdaki karmaşanın içerisinde, neresinde olduğumun farkına varamıyorum.

Faust oluyorum; kendim dahil yabancı herkese, bir yabancı, kendi aynamın karşısına geçtiğimde. Büyük hayaller ve hatıraların eşliğinde, terk ettiklerimi düşünüyor, alışkanlarıma cennet gözüyle bakmaya devam ediyorum.

Ve evet ölümü özlüyor, yaşamdan tiksiniyorum…

Korkuyorum aynı zamanda, John Coffey gibi, ve evet bir kahve gibi yazılmıyor ismi. Korkutuyor beni, karanlık, ebedi bir cansızlık, olmayışı ışığın. Olmaması yanında, yaşam ışığım diyeceğin insanın. Geride bırakacakların, bırakıldığın anların.

Vals süzülürken yaprakların doğaçlamasıyla, deliliğim karıştırıyor olmalı mısraları. Tanpınar dağılmamız gerektiğini söylüyor anlamadığında birbirini iki insanın, yorgun olmalıyız.

Anlatamayacak, konuşamayacak kadar; kara kaplı bir deftere yazılandan çok daha fazlası olduğunda, susacak, güçsüz düşecek kadar. Eritecek kadar zamanı, tükeneceğiz diyebilecek kadar sanrısıyla o anın.

İçimdeki on iki kızgın adamdan yalnız biri, hala yatıştırmaya çalışıyor telaşı. Jüri oturuyorken koltuklarında, hem sanık, hem de tanığım.

Küçük kardeşim henüz doğmadan öldüğünde, üstlenirken sanık rolünü, büyümeden babamı kaybettiğimde, giydiriliyor üzerime tanık kostümü. Soyuluyorum çevrem tarafından, soyunuyor, çıplak kalıyorum yaşamda. Sahip olduğum bir maskem kaplıyorken çehremi, altında gizlenen yüzü görmüyor yalnız eleştirmeyi öğrenen kimlikleri. Söylemiştim, mecali kalmayışından öte değil, hala birkaç söz etmemekte ısrarcı olan dudaklarımın tembelliği.

Sanığın son durakta inmeden önceki tanık kimliği, üç yaşındaki bir çocuğun ebeveynleri tarafından terkedilerek yalnız bırakıldığı bir ayrılık hikayesi.

Son on yılda görülmeyen beyazlığın üzerimize çığ gibi düştüğü, bedenimizi titrettiği o soğuk gecelerin iniltisi. Siyah çarşaflı kadınların bu dünyaya ait olmayan korkunç varlıklara dönüştüğü kabuslar, masalların bir o kadar tatlı bizi uyuttuğu anlar. Hatıralar…

Bazı hikayelerin gerçek olması için dokunman gerekmiyordu onlara, öyküler de sıcak bir şekilde dokunabiliyordu inanmak istediğinde sana. Ayanikola yıllar öncesinin tozlu raflarında, soğuk havasına rağmen, ılık bir kabristanlığa sahipti ovada. Rüzgar esmez okşardı insanı, yeşil örtünün üzerinde yıllarca koşup durmuştu ayaklarım.

İleri sardım, bahis bu değildi çılgınlığımda:

Ritim tutan adımlarım, sahnede dans eden başka birine rastladı o esnada. On ikiz kızgın adamın, İstanbul beyefendisi kimliğine bürünmüş, en naif kişiliğine. Karaböcek’in artık sevmeyeceğini dile getirdiği yılların içerisinde, öyle sarhoş olsam ki diye kadehleri deviren Okan’a ve İrem’den ‘’İşte Hayat’a’’ süzülen bir perdeye; kırmızı tonlar eşliğinde sürüyor Viyana Valsi, deliliği içtiğinde. Bazen tek cümlelik bir nokta olmadığını bildiğin halde, elinde bir sözcüğün dahi olmadığını düşündürürdün uzaklaşmasını istediğin kimselere. Kaybettikleri çok ise insanın, kazanabileceğini düşünmezdi öyküde.

Görünürde,

Tanıklığımda süre gelen bir mutsuzluk bu, umutsuzluk, umut yoksunluğu. Aden’in bahçesindeki o ağacı ateşe verdim ancak; sarı altın ağacın üzerinde, çelikten, kırmızı mercandan olan dalların adı, aleviyle yandığım bir başka güzelliğe açılan kapıydı. Bitti Aralık, Eylül’de yazmıştım.

Düşünmeden edemezdi insan arkada bıraktığını ama insan kendini ancak insanda tanırdı, bu yüzden tanıdıklarım artık hiç tanışmamış olduklarım olacaktı.

Faust gibi kaybolarak, bir fanusun içerisinde, özgürlükten mahrum kalarak yaşamak. Sanat uzun, ömür ise kısa; aynı hisleri, içimde yaşamakta olan, bitmek bilmeyen deliliği, binlerce kez farklı sözcükle dile getirebilirdim neyse ki;

Dedim ya Ocak’tı bir bedeni, bir kefenin beyazlığına yerleştirdiğim. Karışan satırlarımda, geçmişe döndüğüm anların serzenişiydi resmettiğim…

Çıplaktım hala, dansın eşliğinde, çıplak ayak kalmıştım zamanla. Bakmamıştım daha önce, ilk kez nasıl ortaya çıkmıştı bu fikir insanda? Sonsuz bir melodi, bedeni, bir başka bedenle birleştirme isteği, ufak bir tını, biraz salınım ve biraz da savrulmak.

Yavaşça yükselen Soldier of Fortune parçasının harmonisi, hareli bir gözün bakışları arasında, alçalmak, düşmek bir uçurumun kenarından.

Rest çekmek, hayatında istemediğini belirtmek hiçbirini, hiçliğin;

Hiç, birine sahip olabilir miydi, hiçlik adını aldığında denkliği? Direttim bir zaman, direniş öyle kırılgandı ki insanın içerisinde, düşüncelerinin esiri olurdun her içtiğinde. Esiri olurdun, her es gerektiğinden daha uzun sürdüğünde. Bir otel odasının hiç bozulmayacak hissi yaratan düzeninde, eski ahşap bir evin yıkılmaya yüz tutmuş eskimişliğinde.

Gündüz teslim olduğunda mı karanlığa, yoksa gece ele geçirdiğinde mi gündüzü düşüncelerde…

Mektuplarım vardı, hiç yaşamadığım geçmişlerin hikayelerine. Gelip geçiyor olmasındandı geçmiş diyerek dillendirmem, geçmiş diye keşkelere iliştirmem. İrdelemem biraz, istiflemem yastığımın altına. Milena’ya olandan ziyade, Angelica’ya o paçavralar, prangalar çektiğinde her bir yerimden; her kimse sahip olan ufak bir bedene, gerçekten bedeni kadar bir karaktere mi sahip olurdu yükselemediğinde yerinden? Derinden ve sessiz, eşsiz diye tutturulmuş birkaç sözcük satırların eşiğine ve evet tükenmiyordu öykülerimde kelimeler…

Çok eskilere dayanıyordu belki ama tam olarak diyebileceğim yaştı on altı, karalamak, çizmek biraz da. Bir on altı sonrasında hala parmaklarım eş değer darbelerle devam ediyordu dudaklarımdan dökülmeyenleri kağıdın aklığına bırakmaya. Ben en çok yalnızlığı seviyordum ve en çok ondan nefret ediyordum. Kin beslediği insanın, hep sevmesinden mi geliyordu? Neresinde kalıyordum? Karışmış satırların arasına, alnımın kırışıklıklarını mı bırakıyordum?

Samimi olamıyordum, sessizliğin bir bedeli de bu olsa gerek, yalnız bana verilmiş olan rolü üstleniyordum.

Biri çıkıyordu içimden, içtiğinde;

Gündüze değil geceye bir serzeniş, bir sızı eşliğinde, henüz sızmadan yakılmış bir tütsünün yakıcı gözleri. Sözleri derin, kanamış ruhuna bir pansuman arayışı, bir satırın keskinliğinde kanamaya devam etme uğraşı. Kurtarışı değil kendisini, derdi kendisi olamayışı, olmayışı bazı kimselerin.

Başka biri bölerken onun sözünü;

Gece değil, gündüz resmeder demekte hüznü. Işığın aydınlattığı her bir çehre, saklayamaz maskenin altında yer alan karanlık yüzünü.  Güzünü gösterir sana, o aradığın bahar, onun kollarında yeşermeyen bir yaşam olur artık. Saf kötülük gizlenemediğinde bedeninde, kurtarılacak bir ruh da kalmamıştır içerisinde.

Direttim de, altmış bir tuşun her notasında aradım onu, orta do ve ardında la.

Bir piyano tuşlarında aranıyorsa da yaşamak;

Curnata, Tuvaca ve urağan. Baran, carta ve artağan. Urban, varta ve burağan. Bir anlam ifade etmiyor, sen ona anlam kazandırmadıkça. Bir anlamı olmuyor, bin altı yüz yirmi yedi gün geride kaldığında. Devam ettiğinde dans, bir ona bakıyorum cüzdanımda ve bir bana bakıyorum aynanın karşısında. 2017 yılında yazılan sözler ancak bir yıl ertesinde cesaret bulup paylaşılmıştı aslında, bir yıl içimde büyüyen sessizlik, kozasından çıktı yıldızlı gece tablosunda. Aden’de Salı ve kendimi okumak.

Kendimi okumak, sahiplenmek deliliği…

Beni okumak, benden geriye ne kaldıysa, ne varsa bende olmayana ve tüm olmazlara hala tutunmaya çalışmak. Çatışmak içinde, hastalıklı bir zihnin aksine, bir kalp olmalı başka bir es daha verdiğimde.

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.