Soğuk olduğunu anımsıyorum ve nefes al diye telkinde bulunduklarını. Üşüyen bedenin titremesiyle doğrulmaya çabalayışımı ancak konuşmaya dahi mecalimin olmayışını. Öncesinde yalnız bir tümce zihnimde asılı kalan, ‘’Şimdi uyuyacaksın,’’.
Birkaç gün öncesinde paketlerimi toparladım, geriye hiçbir şey kalmamalıydı. Banka şifrelerinden, cebimde taşımakta olduğum fotoğraflara, bana ait olan, olmayan ne varsa. Bir fotoğrafı kara kaplı defterin içerisine iliştirerek Aralık’tı yazmış, her olası durum için telefonun hafızasında yaşananlara dair bir görsel bırakmıştım. Bir avuç insanın bilgisi dahilindeydi her şey ve o avcun içerisinde aile dahi bulunmayacaktı. Duruyu sulamıştım pencereye yaklaşarak, serpilerek biraz da, onun da yaprakları sararmıştı güneşin yoksunluğunda. Güneş hiç doğmayacak hissi ile uyanacaktım sabaha ve uykularımı kaçıran bir operasyonunun bilinmezliğine uzanacaktım zamanla. Sinüs taşikardiya izin verecekti o ana, nazal septum deviasyonu için tüm hazırlıklar tamamlanmıştı tahlillerin açıklanmasıyla. Uzanacaktım yirmi derece sıcaklığın altına, grafi çekilebilir, skopi yapılabilir bir masanın üzerinde kalacaktı bedenim dakikalarca. Tedirginlik hakimdi tüm vücudumda, bilinmezlik anestezi cihazının monitöründe, anlık solunum sayısının, oksijen satürasyonuna paralel ilerleyişinde. Arteryel basınç tansiyonu yükseltmekte ve geleceğin biraz puslu, mat olmasına etki etmekte. Son gece dedim bir şekilde, belki yarın sonsuza dek uyuyacaktı bu beden.
Öncesinde sabahın, karanlığın aydınlanmasına saatler vardı tek kişilik öyküde. Her elime aldığımda telefonu, aramak istediğim isimlerin üzerine gelerek, öylece bakınıyordum rehbere. Bakınıyordum duvarın üzerinde oluşan gölgelere, loş ışıkların oluşturduğu siluetlere. Son birkaç geceyi yalnız kahve eşliğinde yazmıştım seyir defterine, sert bir kahve robusta çekirdeklerinden. Daha yoğun bir tat damağımda ve bolca kafein uykusuzluğun satırlarında. Yalpaladığımda ya da sendelediğimde bir anda, şişede biraz da Talisker kalmalıydı diyordum o an. Neyse ki bir kadeh dahi bırakmamıştım odalarda, bir kadeh dahi bozmayacaktı sessiz bekleyişi. Bensiz başlattığım her tümceyi, nasıl olurdu sorgusuyla tamamlıyordum aklımın zindanlarında. Hiç doğmamak ya da ölmek için yaşamak…
Bazı kararlar anlık alınıyordu yaşamın sisli yollarında; adımlarımın Atatürk Bulvarı’ndan yürümemek için direttiği bir gece, tüm iletişime kapalı beynim, hiçbir uvuz tarafından yönlendirilemeyecekti. Sahte çehrelerle ve habis niyetlerle sargılandığını düşündüğüm her yara, açılarak kanamaya terkedilecekti. Farkedilmeyecektim silinmiş olsam da, çizgilerim kaybolsa da yürümekte olduğum her yolda; bu farkındalığı taşıyarak aklımın odalarında, bir bıçak altına yatma düşüncesi yer almıştı sokağın kaldırımlarında. Uyuyamamıştım uzun zaman, çokça yıl uykusuzluğa hapsedilmiş gibi gelir, göz kapaklarımı bir kimsenin açık tutuyormuşçasına, tedirgin bir his ile bir sabahtan, başka bir sabaha sürgün ettirirdi. Murakami de on yedi gündür uyumadığını söylemişti ancak benim için bu süreç, otuz yılı devirmişti. Ona göre zifiri bir karanlık vardı yalnız ve orada henüz uykuya bir yer bulamamıştı. Yaşamın sırları arasında, o ışık yoksunluğunun ardında ben de uykuyu aramıştım. Henüz keşfedemediğim bir yığın sözcük olsa da cümlelerimde, yalnız birkaçını arıyor olmak oluşturuyor olmalıydı yanılgıyı. Düşüncelerin suyun yüzeyine çıktığı her bir öyküde, dalgaların altında kalanları aramaya devam etmemeli, bu uğraşı sürdürmemeliydi insan. Sürgün olarak adlandırdığım her sabahın, başka bir gündüzü kovalamasında, koşmayı bırakmalıydı çoğu zaman. Durmalıydı, o gece durduğu gibi hayatın, bulvarın çarka bakan yönünde, el etmeliydi bir taksiye. Yolcu koltuğunda ilerlerken aracın, sabahın ilk saatlerinde gitmeliydi hastaneye. ‘’Uyumak istiyorum!’’ demeliydi, ancak uyanmamak değil.
Korkunun damarlarımda gezinmeye başlaması, bu uyanışın eski bir anı gibi, raflarda yer alan tozu sildiğimde ortaya çıkması eşliğinde gerçekleşti. Anımsıyorum:
Sert geçmekte olan bir kış; fırtınalar, karla karışık yağmurun kara çevrilmesi. Buz sarkıtlar çatılara yakın, soğuktan üşümekte olan hayvanlar ve gözler, donuk.
Bir Pazar günü,
Doksan altı model bir Broadway, karlı kaplı yola rağmen yokuşu inmişti. Kapısı açıldı, elimi tutmakta olan kadın bana son kez sarıldı ve aracın içine girerek, bir daha dönmemek adına uzaklaştı.
Yıllar sonrası, yazı doksanların sonunun, sallantısı odada. Yıllar sonrası, kışı milenyumun beş ötesinde, cansız bir bedeni odada. Yıllar sonrası, başka bir yaz yirmi birinci yüzyılda, başka bir beden Emirdağ’da. Yıllar sonrası, şimdi ben terkediyor, ben bırakıyorum insanları.
O denli bir korkunun bir zehir gibi içime karışması, kanaması. ‘’Şimdi uyuyacaksın,’’ demeden hemşire, daha önce hiç uyuyabileceğime inandırılmadım. Kandım, çoğu kez kandırılmış bir velet gibi ağladım yalnızlığımda. Güvenemedim onlara, her tümce yaralayıcı bir ok, her sözcük, altında yatan farklı bir gerçeğin olmasıydı. Kalkanlarımın ortadan kalkmış olduğu bir sohbet dahi imkansız hale bürünmüş, hep darbenin nereden geleceği, sonrasında hangi hamlenin yapılacağı üzerine bir kurguya sokulmuştu bi’ yanım. Tanım; karşıt-tepki, sanrı, kimsenin olmak istediğin gibi olmayışından, doğmayışından güneşin, sormayışından kimsenin bana. Kaçırılması gözlerin, gözlerimden her an. Kopmak, koparılmak…
Zihnim metro raylarının üzerinde, tümceler hızla, duraksız seyrine devam etmekte o an. Susuyorum, hareket halindeki binlerce sözcükten hangisini, dudaklarımdan dökülecek cümleye yerleştirmek istediğimin farkına varamıyorum. Yazıyorum, sanki her biri, birer piyano darbesi; her bir harf, durulduğum hanenin önünde, tekrar geriye doğru dönme isteği. Geçmişi, geçmişim. Korkularım ve bekleyiş. Son saatlerin olabileceğini düşünerek, göz kapaklarını mandallama eğilimi ve dinginlik. Ne bir rastlantı ne de tesadüftü iklimim, yağmuru getirdi:
‘’Şimdi uyuyacaksın,’’ fısıltısı kulaklarımda yankılanmadan, o gece üçü geçerken on iki, uyanmıştı bedenim. On dördüne Mart’ın, tevafuktu sanrı ve çoğu kez tekrarlanmıştı gece yarısı. Öncesi, ya da sonrası.
Gün açtı, ufak bir valize sıkıştırdığım geceyi yanıma almıştım. İlk paragrafa yolum düşmüştü yine, suladığım Duru’nun yapraklarına zarar vermeden perdeyi kapadım. Gündüze değin göz bebeklerimin gezindiği duvarlara son bir kez daha bakmıştım, bir kez daha. Yanımda olanlara, olmayanlara ve asla olmayacaklara.
Odanın ısısı düştüğünde bir anda, zihnimde ve kalbimdekilerle söndü ışıklar…
‘’Nefes al, nefes ver. Nefes al, nefes ver. Nefes al, ağzından nefes al,’’ derken biri, parıldadı hayat. Işıklar, tek bir renk huzmesinde, yalnız bir yerden demetleniyordu gözlerimde. ‘’Üşüyorum biraz,’’ diyerek götürülüyordum sedyede, üşüyorum:
Kırılıyor her canlılık içimde, kırılıyorum. Binlerce mil öteye gitmek istiyorum, bizlerce. Gizlenmiş, saklanmış her beni çıkartmak istiyorum içimden, çıkartmak istiyorum derinliğimden. Gelidonya batığında kalmış saklılarımı, Kova çağının geleceğinde, yeniliğinde tutup çekebilmek Akdeniz’in içinden. Direnmek ve dedirtmek kendime, ‘’Yeni bir devir başlıyor,’’ diyerek, tembih etmem benliğime. Yuhanna’da ‘’Tanrı’da yaşıyorum,’’ diye dillendirilirken sözcükler, kendim için yaşadığımı benimsemek özümde. Durmak, durabilmek sözünde, mitralyöz ateşini andırıyorsa da geçmiş peşimde, bir bulutsuda bırakabilmek aklımı, salınabilmek sonsuz bir evrende.
Üşüyorum, üzerimden yere düşmüş örtüyü, bir el uzanarak bedenime örtmediğinde. Üşüyorum babam gibi, üşüyorum.
Soğuk olduğunu anımsıyorum ve nefes al diye telkinde bulunduklarını. Kayıp giden dakikaların ardında, tekrar başa dönüyorum. Hatırlamıyorum, uykuda geçen yıllar, bir ömrün yarısını, uyuyarak kaybeden hayatlar. Bir başkası olarak uyanmak için uyumak, bunun için uyuyacağım ardında. Kapatacağım gözlerini, kapanacak gözlerim.