‘’O kadar geç oldu ki cevabın, ne sorduğumu unuttum,’’ dercesine salınmıştı bir mızraktan, zihnimde sivrilen düşünceler. Perşembe dedim bugün, başka bir sıradanlığa açılan perde.
Güneşlikten içeri sızmakta bulutların hüznü, muhteşem bir gök yüz, yüz… Saymaya devam ediyorum geriye, doksan yedi ve altı, bir başka güz. Dümdüz ediyor beni, kaskatı ve parıldıyor yaşam, içinden çekilen bir hayat ve geride kalanlar.
Ne kadar? Dahası nereye kadar? Ne sanar ne de anar gibiyim ardıma baktığımda. Ardına, biletler elimden kayan, düşen asfalt zemine, düşkünlüğüm martılara. Özgürce, salınmak uzaklara.
Gülüşler, bakışlar… Terasta, kenarında korkuluğun. Yanıyor kadehler, yakıyor vücudumu. Bir tatlı acı, tatsız. Soygun bedeninde olduğunda, çıplaklığın kalbin çalındığında. Alındığında bir mahkum gibi içeri, parmaklıkların arasında kaldığında, parmakların gibi. İnce, uzun ve narin.
Ses etme diyorum Tanrı’ya, konuşma. Konuysa onun tonlarında yankılanmak, onun sesi dolaşmalı zihnin saklı odalarında.
Dona kalmak, donuklaşmak aniden. Unutuldu, unuttuk. Bir Cuma, henüz gitmeden, inmeden basamakları, ne sorduğumu unuttum yeniden.