UNUTULMUŞ
Zamanla siliniyor her biri, aksayan zamanın içerisinde kayboluyor geçmiş. Artık hatırlayamıyorum. Yüzünü dahi, saçlarını, o ipeksi saçlar, gözler, o masum bakışlar. Yoklar, unutmak üzereyim adını ve bir daha var olmayacaklar. Oysa kaybettiğimi bulmak için geçmiştim o boğazdan, dinlememiştim. Kimseyi, Erem ‘’Başka bir yol olmalı,’’ diyordu kulaklarımda, Erem; cennet demekti kitapta. Onun ismi, onun gibi, başka bir Aden öyküsü dillendirdiğim.
Bin günün üzerine, dört bin seksen saat öncesiydi. Kapı çaldı, manyetik aksanda bir sorun olmalıydı ki hep aralıkla çalar, sanki kapının ardında bekleyen kişi, sabırsızcasına o butona basıyor hissi yaratırdı. Bedenim adımlarımın ağırlaşması için elinden geleni yapar gibi, o kapıyı asla zamanında açamazdım. Üşenirdim de zaten, çoğu giderdi beklemeden, ya da bir zarf bırakırdı kapının eşiğinden. O eski zamanlarda dağıtılan gazeteler gibi, her kapının önüne, belki de yanında ekmek ve süt ile. Tembelliği bir an bırakıp uzandığımda kapının gözüne, eğilir ve alırdım. Ancak bu öyle bir gün değildi, Güneş; başka bir miskin sabahı aydınlatmak için uyanmış, penceremi aleve verecekcesine yakıyordu. Yanma reaksiyonu; bir yakıt ve oksidan birleşimi, açığa çıkan ısının tepkimesi. Hangisi ben oluyordum, yakıt mı yoksa atmosferik oksijen mi? Kahvemi yudumlarken düşünmem gereken bu olamazdı değil mi? Zil tonunun uzayın boşluklarında kaybolurcasına azalmasıyla, kapının, ağır yumrukların şiddetiyle irkilmesi. ‘’İçeride olduğunu biliyorum,’’ tanıdık bir melodinin bilmecesi. Artık kapıya uzanıp, ardındaki hadsizin kim olduğunu görmeliydim. Göz kapaklarını araladığımda, kapının ardındaydı Ediz, onu içeri davet etmemi dahi beklememişti. Ediz; yükseklerin prensi, benim ismim gibi, yükseldiğimde yer yüzden, gökte süzülürdüm istemsiz. Telaşı kendisini ele vermeden önce, dolabın kapağını aralayarak on sekiz yıllık şişeyi ağzına dikmişti. Bir avare gibi dolanıyordu odada, göz bebeklerim sıcak yaz aylarında, rahatsız edici sesi eşliğinde, bir sineği izler gibiydi o an. Can sıkardı, periyotlara bölünmüş uyku sekanslarının her birinde, üzenginin üzerinde oluşturdukları titreşimle yankılanırdı zihnin odalarında. Ediz’in ayakkabılarından çıkan ses, rahatsız edici sessizliğin oluşmasını engelliyordu en azından. Bir sigara yakmıştım bu esnada, kahve eski sıcaklığını kaybetmişti kupada ama yine de içilebilirdi. İzmaritler sanki daha farklı, daha da leşti. Değişmişti paketleri; o ölüm görüntüleri her bir yerde, solunum yetmezliği ile mücadele etmekte olan bireyler, belli uzuvlarını kaybetmiş insanlar ve bu bağışıklığın kölesi olan bizler. Uyarılar; ölümcül amfizeme sebep olan travmalar, levhalar, neden otoyollarda yoklar? Rayından çıkması güç olan bir tren ya da düşük olasılıkla irtifa kaybedecek bir uçak yerine her köşe başında, trafikte can verme olasılığının, bir dumandan daha fazla olduğunu hatırlatmalılar bakıldığında. Tüm bunları, nefesime çekerken dumanı, düşünmüştüm bir çırpıda. Birkaç saniye geçmiş olmalıydı, Ediz hala hazır hissetmediğini, şişeyi bitirmeye kararlıymışçasına tekrar ağzına dikmesiyle göstermişti. Ekimdi, söylemiştim üç yıl öncesi olduğunu, Güneş içeriye girmişti.
Bunu söylemenin kolay bir yolu yok dercesine, sözcükleri bir nefesle ittirdi. Birer ok gibi gelmişti üzerime, bir tanesi dahi teğet geçmeden saplanmıştı göğsüme. ‘’Onu kaybettik,’’ demişti Ediz, bir yudum daha almak için şişeye uzandığındaysa, farkına varmadan tutmuştum elini. Ümit, bir umuda yönelik yolculuğun simgesi, benim ismim gibi, bir başka ben deyiş. Lagavulin şişede duruyorken, biraz da ben içmeliydim. Damağımda elma ve taze yeşil limon hissi, güçlü bir tat vanilya eşliğinde. Muskat baskın, aktar kokusu ve iyot, erimiyor sanki kadehte. Amerikan meşe fıçılarının yolculuğunda, bir kış parfümü üzerinde. Bir Ümit oluyordum ve bir Ediz. Tenimiz beyaz bir buğday renginde, yaş alıyoruz; gemimiz batmak üzereyken denizde, filikalara doluşuyoruz yaşama arzususuyla içimizde. Bir ben oluyordum ve taşacak olan bir gediz. Kaybettiğimizin kim olduğunu sorgulamak için dahi cesaret bulamamıştım içimde, bir bariyer örmüştüm hislerime, geçmişten gelen bir iz. Ne o anlatmak istemişti, ne de ben konuşmak; ne, nasıl ve neden soruları ile bocalamayı, daha huzurlu ve dingin bulmuştum o an. Rüzgarın fısıldayışını dinledik kulaklara, yıldızlar, ölmekte olanlar. Derin boşluğunda uzayın, bir türbülansta gibi, baygınlar, solgunlar.
O güne dair hatırladıklarım, bundan fazlası asla olmadılar. Bu evrende zihnimi zorladıkça, O’na dair anımsadığım birkaç hatıra da yok olmanın eşliğine geliyor, hatrı kalır bir fotoğraf dahi belirmiyordu aklımda. Sonrasını düşünüyordum, daha ne kaldığını düşünüyorsam geriye, ötesine sıçrıyordum zamanın. Öncesi boğazın, atlayışın.
O gittikten bir yıl sonra, çalınmaz, aralanmaz olmuştu kapılarım. Hesaplamalar, kağıtlar, çoğunlukla yırtık, buruşturulmuş ve bir köşeye atılmış. Katlanmış bir uzay zamanda geçen anlatılar; Nathan, Albert ve fiyaskolar. Tablolar duvarda, çoğu el dokumalı retro halının üzerinde parçalanmış ve yanık kokusu odada, gittikçe beni de sarmış. Telaş var, bir yıl sonrasında dahi arayış, kaçınılmaz bir kaçış korkulardan. Neden korkardı hem insan; karanlık mı? Bir mezuniyet töreninde kepini göğe fırlatamıyor olmak ya da henüz hiçbir şey yaşamadığını düşünüyorken, ölüm döşeğine düşüyor olmak mı? Uzaklaşmak mı, derinin prangalarla uzatılması mı yoksa, saplanması mı her yanına acının, hiç kaybolmayacak olması mı vücudunda? Çalacak olsa kapı bir yılın ardından, asla açmaya cesaretin, mecalin olmaması mı bu girdapta? Fazlası, eksiği var; noksanı olsa da aslında, noktası vardı yalnızlığa. Kaybetmekti tüm korkuları gerçek kılan, kaybetmekti, asla bulunamayacak olan huzurun kaçmasını sağlayan. Onu kaybetmenin ardından, ne Ediz, ne Ümit uğramıştı yanıma. Pahalı viski kadehlerinden, ucuz şaraplara bir yolculuktu çoğu zaman. Bir Kasım sabahı, bu endişeli düşünceler her bir yanımı sarmışken, Tanrı bana fısıldadı ısrarla.
Bir anomaliydi karanlıklar, delta, epsilon ve zeta. Tanrı bana fısıldadı tekrardan, Gamma, Tau ve Sigma. Büyük bir yıldız kaybolduğunda evrenin girdabından, bilinmeyen bir yol açılırdı saklı kalanlara. İzgi’nin sözleri kulaklarımda, ‘’Başka bir yol olmalı,’’ diyordu hala, İzgi; güzel, adaletli ve zeki, O’nun gibi, O’nun adının benzeri, yankılanıyordu duvarlarımda. Bir başka evrenin sözleri, gülüşleri beliriyordu aklımda. Kaybettiğimi bulmak için, kaybedilene uzanan bir yolculuk esasında; henüz biletleri alınmamış olsa da, bir paravan şirketten satışa koyabilecek kadar ruhumu, emsalsizdi. Fikir zihnime bir kanser gibi yerleştiğinde, ilk Ediz’i, Ümit’i aramam gerekirdi, ancak yapmamıştım. Ozan telefonun diğer ucunda; ozan benim gibi, kadın bir şiir ve biz sadece birer uyak mısra sonlarında. Hattın diğer yanından, ‘’Bir yaşam için,’’ diyordu bana. Bir hayatı kurtarmak için, kaç insanı feda edebilirdi zaman? Kaç kimlik, silinebilirdi bu akışta ve kaçı, hatırlanırdı yılların ardından? Kabuslardan kurtulmanın tek yoluydu başka bir ana, başka bir yolculuğa uzanmak.
O bir yılın içerisinde çoğunu hatırlamamıştım uyandığımda, sadece daha da üzgün olduğumu anımsıyordum gözlerimi açtığımda. Daha da çekilmiş gibi karanlığa, daha da uzaklamış gibi kendimden. Henüz silüeti kaybolmamış, saçlarının ahengi durulmamıştı rüzgarda. O güneşi severken, yağmurluydu tüm kabuslar.
Kara madde ile çalışılan başka bir güne uyanmıştım farkına varamadan. Bir kaç aydır huzursuzluk çektiğim gözlerimden okunuyordu. Uykusuzluk bir yandan, belki de kabus görmememi sağlıyordu. Takımyıldızı, Samanyolu galaksisinde, batıda yer alıyordu. Çok fazla zamanımız olmadığı gibi, daha da fazla kaynağa gereksinim artıyordu. Yaklaşmışken bu denli, odaklanmayı bırakmamalı, daha da üzerine düşmem gerekiyordu. Ancak bir sabah, uzun süredir kendimden uzak tuttuğum o kabuslardan biri geri dönmüş ve peşimi bırakmayacağını söylercesine dikkatimi dağıtıyordu. Havva; Lilith’in ardında o rüyada, Havva, O’nun gibi, bir ruh eşi, ben Adem olduğumda. ‘’Bırakmalısın,’’ diyordu bana, kayboluyordu, koşuyorsam da peşinden, sadece bir nazım şekli olarak kalıyordu. İlerliyorsam da uzayın boşluğunda, etrafımda birer ayna beliriyordu. Sadece ben, bir başıma, hangi yöne bakarsam gördüğüm bir ben bu aldatmacada. Giderek siliniyordu o da, çehrem, kollarım ve diğer uzuvlar kayboluyordu kendime baktığımda. Göz kapaklarımı güç bela kaldırdığımda, uzandığım koltuğun yanında, zemini sırılsıklam yapmış kadehleri görüyordum. Yanı sıra Ediz, Ümit ve Ozan bana bakıyor, uzun süre uykuya karşı koyduğunda bir insanın, aslında uyanık olduğunu düşündüğü her an, bir rüyada olduğunu savunuyordu. Korkuyordum, ancak bu bir seçenek değil aksine bilmediğim ve unuttuğum bir duygu olarak kalıyordu. Belli etmiyordum; o yıldızlardan biri, bir kaç gün sonrasında çökecek ve o boğazı oluşturacaktı. Belki bir kaçı eşliğinde, galaksinin bir köşesi tamamen çekilecekti içine ve kaybettiğime dokunabilmek için orada olmalıydım ben de. Orada olmalıydım; Havva, İzgi ve Erem için, orada bulunmalıydı ruhum, O’nun gözlerinde kaybolmak için.
Neredeyse iki yıl, kaybedileni geri getirme değil, onunla yok olma hissi. Çoğu gece, kimisi gündüzdü düşlerin. Ediz’in kaybettiğimizi söylediği gün asla tam olarak hatırlanmıyorsa da, kabusların belliydi sicimi. Yağmur demiştim; saatin yine onda takıldığı bir zaman, bırakmıştım çalışmayı. Aklımda yer edinen bir soru vardı ansızın, bir son olup olmayacağıydı karanlığın. Karartının indiğinde gözlerimize, başka bir ışığın vurup vurmayacağıydı yalnızlık. O’nu aramıştım, Gizem adı; O’nun gibi, sırlarla dolu, kapalı bir kutuydu güzelliği, hoş bir sanrıydı içimdeki. O’nu aramıştım, tüm bedenlerin tek benliği, tekliği ve tekilliği. Her biri O, her biri onun gibi giyinirdi. En uzun gecenin ardında söylemiştim; soluksuzca, bisiklet yaka, triko kazağın desenlerinde yatan tebessümler odada, Adolf ayakkabılar çimlerin yatağında ve papatyalar; Pika görünümlü terliklerin solunda, fotoğraflar, anılar ve anılanlar her an. Bir asansör öyküsü, hiç yaşanmamış, ama yaşanılanı andıran. Hala oradalar. Ardında söylemiştim, bunlar geriye kalan safir anılar. İki saat süren bir görüşmenin eşliğinde betimlemiştim, betim, benzim atmış gibi bir kabustan, sayıklamıştım ismini. Safir, gökyakut, gökyüzünün çiçeği, yahut gözlerin gördüğü bu fotoğrafta parlamakta olan, onun ise çehrem parlamış dediği, sevdiğim. Ölümden sonrası diye dillendirdiğim, dilsizleştiğim geleceğim, geçmişim bir yanda, sanki hiç geçmemiş gibi. Yıkmamış gibi rüzgarlar ve ıslatmamış gibi yağmurlar beni. Sözcükler uzarken telefonda, tümcelerin anlamları daha da pekişmiş, pek de işi yokmuş gibi, daha da hislenmiş melodiler, bir his edinmiş. Sekiz yüz altmış derece yer kaplarken takımyıldızı, Güney Yarı küredeki en büyük yıldızları içerisinde biriktirmiş ve latincede aslında okçu demekmiş. Bir bulutsu gibi, Omega’nın içerisinde, Lagün’ün kıyısında teni. Tenim, onun ışığından aya benzetilirdi ve kabuslar, bir kara deliğin girdabında belirirdi. Neredeyse iki yıl; diğerlerinin yardımı olmadan ve o kadınlar vazgeçmemi istiyorken hala, yaşadığını, başka bir evrende de olsa, varlığını hissetmiştim. O aynalar; her bir kabusun karanlığında, çehremi, göğsümü yok eden o sanrılar, beni asla vazgeçiremeyecekti. Bir kez ölmezdi insan ama yalnız bir kez vazgeçtiğinde, her şey bitmiş demekti.
PERON OTUZ BEŞ
Çoğunu hatırlamadığımı söylüyor olsam da, hala bir şeyler zihnimin içerisinde varlığını hissettirirdi. Nebula’da kaybolmuşluğum bulunacaktı bir gün, ancak bir günden çok daha fazlasına ihtiyacım olan günler yaşatıyordu bana sürgün. Sürülmüştüm, bir yıldızdan, diğerinin tozuna yalnız. İki yılın ardında, yalnız beni değil, benimle, evrenle ilgili her şeyi değiştiren gün çatmıştı kaşlarını bana. Bir kaç gün öncesini hatırlıyordum aslında…
Onların gittiği gün, hepsinin, her birinin beni terkettiği güzün, hüznü sıralanıyordu sonbaharda. Ediz; ulu, yüce, yükseltilerin en üzerinde, benim gibi, adım gibi çıkarken göklere. Vazgeçiyordu uğraşmaktan; değmediğini söylüyordu her defasında, bir anlamı olmadığını söylüyordu ölümü kovalamanın, bir amacı olmayacağını belirtiyordu geçiyor olmanın boğazdan. Projeyi durduruyor olmak, ya da onsuz devam edebilmek güçtü baktığımda. İkna edebileceğim bir insan da değildi asla, asla olmamıştı düşüncesini değiştirebileceğim bir an. Paha biçilemez fikirleri olduğuna inanır, ne pahasına olsa aksini kabullendiremezdin ona ve eşyalarını çoktan toplamış olduğunu, kapının önünde durmakta olan bavuldan anlayabiliyordum. Ufak bir bavul yalnız, tüm değerli olan şeylerin bedeninde, aklında olduğuna inanıyordu. Onu kaybettiğimiz gün, Lagavulin şişesini bir çırpıda tükettiğinden bahsediyordum, şimdi ise kendisinin tükendiğine inanmak istemiyordu. Aptallık ettiğimi söylüyordu, yeterince düşünmediğimi ve kaçındığımdan bahsediyordu. Kaçıyor olduğumdan korkulardan, kaçındığımdan beni saran her korkunun tortusundan. Bir yıldızın kaymasından, yeni bir dünya yaratmak değil, bu dünyadan kaçış bileti olduğu için, ona uzanmak değil, onun yokluğundan kurtulmak için olduğunu söylüyordu bana. Ediz, en yüce varlık olduğuna inanmıştı çoktan, Ediz, yükseklerin prensi, adım gibi, yükseldiğinde bedenim bu diyardan. Gururu her an öne çıkardı konuşmasında, haksızlık asla tümcelerinde yer almazdı onun. Bir topluluğun içerisine girdiğinde vücudu, bakışların üzerinde olmasını ister, ancak ona bakmakta olan yüzlerin beş para etmeyeceğini düşünürdü. Bir megalomanın serüveninde, o tiyatral gösteride yer kapmıştı kendisine. Sahnenin en önünde olmak dahi yetersizdi içtiğinde, onun başarısı, gücü sergilenmeliydi öyküde. Bu yüzden yer vermeliydim onun kimliğine, kimsesizliğine aslında. Bu düşüncelerin yamacında yer alan insan, kimsesiz olmalıydı bu hayatta. Sevgi görmemiş ve sevmeyi öğrenmemiş olmalıydı, hiç sevmemiş ve sevilmemiş gibi tutulmalıydı inandığı yalanlara. Ediz, yalanlardan bir hayat biçtiği gerçeğine inanmayacak olsa da, adım gibi, anılmak istiyordu hatırlamıyor olsam da. Ediz, hala odaya saçılmış eşyalarını topluyordu bir yandan.
Onunla ilk tanışmamızı hatırlamaya çalışıyordum o sıra; yedi ölümcül günahın ilki ve Ediz’in kimliği, geceyi anımsıyordum, bencilliği. Kaybettiklerimi, kaybettiğimi kendimi. Bir çocuk öldürmüştüm henüz beşikte olmadan ve bir çocuk, gelecekti baktığımda. Onunla tanıştığımda, bir yetimdim aynı zamanda, bir korkak, ürkek bakışa sahipti surat. Dört duvarın arasında, bir kraldım yalnız kaldığımda. Tutarlı, tutarsız söz geçiriyordum yalnızlığa ve yalınlığın ilkeleri ile yüceltiyordum kandığım masalları, asaldı. Bir bana ve bir kendisine yakınlaşırdı. Dış dünyada ne varsa, bana ait olamazdı. Evden çıkılan her anın, onların topluluğunda dikkat etmemi söyleyen bir zaman gibi olduğunu anlatırdı bana. Ediz’in kapımı çaldığı o an, biat etmesini söylemiştim inandıklarıma. O oldum ademoğlu ateşe atıldığında, O oldum kadın yazmadığında. Ben oldum, onsuz kaldığımda, bir başka bendim satırlarda, bir başka O, bozuk bir saat hep onda takılıyorcasına.
Tanıştı ruhlarımız o buhranda; tanıttı kendisini Ediz, tanı olmadan aslında, tanıştı kimliğimiz. Odanın içerisinde dolanıyor ve bana ait olan her bir eşyaya dokunuyordu elleri. Öncesiydi; sanki yüzyıllar geçmişçesine, uzun soluklu bir romanın önsözü gibi, eskimişçesine. Bir deli gibi, delilik, delirmişçesine ve bulunmuşçasına kimsesizliğim. Terkedişin çok evvelinde, berisindeydi silüetlerimiz. Evden çıkmam gerekirdi; bulutların kinini kustuğu bir gün, yağmur yalnız ahmakları ıslatmıyor, her bir günahı temizlemek için dökülüyordu gökyüzünden. ‘’Gök yüzünden,’’ diyordu Ediz, Tanrı’nın nefretinin hiç bitmeyecek olmasından, insanların asla akıllanmayacağından ve daha da kirleneceğinden, sefilleri oynuyor benliğimiz. Bir yandan şemsiyeyi arıyorken, ‘’Islanmamız gerek,’’ nidaları atıyordu hala, ‘’Arınmak için,’’ diye haykırıyordu odada ve kararıyordu hava. Çoğu zaman, bir zaman bulamıyor olmaktı bu aslında. Asla anı yakalayamıyor olduğumda, çıkamıyor olmaktı odadan ve şemsiyeyi aramayı bırakarak, bir çılgınlık yapma fikri yerleşmişti aklıma. Adım attığımda sokağa, yapışıyordu saçlarım vücuduma, bir bütün halini alıyordu tenimle üzerimde yer alan giysiler, yağıyordu damlalar gök çeperden. Ediz; özgürlüğüm, rüzgarda savrulduğum, üzerinde, yüzeyinde olduğum deniz. Ediz, beni evden çıkarıp, kalabalığın içerisine iten kimliğim: uzun saçları, kirli sakalları ve kalın kemikten gözlükleri. Buğday renginde teni, eflatun bir gömlek, ancak iki üç düğmesi açıkta bırakılmış, ekoseli. Aklı selim bir yürüyüş, eşit adımları zeminde, kendine güvenen bir duruş ve eğilimi görüntüde. Bir kahve daha tınısı varken kulaklarında, başka bir Robert, bir yazar ve Amerikalı bir müzisyen. Onu tanıma keşfim, biraz müzik ve halüsinojen. Ediz; içimdeki derinliğe bir yolculuk, bilmediğim bir gezegen.
Kalabalığın içerisinde, elimi tutan bir anne gibi, bir baba gölgesi güneşi aldığında arkana, yakın bir dost, rüzgara karşı durduğunda ve ilki günahların, kibir. Ediz bunu ilk tanışmamızda göstermemişti.
Bavulunu kapının eşiğine koyduğu gün, geçmişimiz bir deftere yazılmışçasına, her bir anının sahnesi aralanmış, kurcalanmıştı öyküde. Kara delik içerisine çekmeden beni, bir savaş başlamıştı günler öncesinde. O yüzdendi bu hatıralar yağmur yağarken, kasvetli bir günün içinde, çatışacaktı düşünceler. Aptallık ettiğimi söylemeyi hala sürdürürken, hatırlamaktan kaçındığı bir hikayeyi, düşüncelerimden bırakarak, masanın üzerine yerleştirmiştim. Küçük bir minyatürdü bahsettiğim, bir oyuncak; salıncak ve de saklambaç. Bir otobüs bileti ve üzerinde seferi, peronu belirtilmiş. Beni ilk kez terkediyor olmadığının simgesi, geçmiş bir kaçamak ve sergüzeşt dillendirdiğim. Önce terminale gidildiği ve ardından sekiz otuz seferi ile yollarda seyrettiğim. Ankara’nın gri yapıları, soğuk havası ve tek bir giysiyle sınıflandırılmış insanları betimlediğim. Ediz eline aldığında bu hatıraları, düşmüş suratını gizlemişti. Henüz Ozan’ın kalemini koşturmadığı, Ümit’in yanıma yaklaşmadığı zamanların içindeydi. ‘’Başka bir aptallık,’’ diyerek bileti masanın üzerinden alarak, Retro halıya iliştirmişti. Sakindi hiç olmadığı kadar, dingin davranıyordu hala. Tek başıma çıktığım o yolculuktan, kaçınıyor gibiydi bakışlar. Sanrılar, her bir yanında, her bir adımıyla odada, terk etmiyor gibiydi onu ısrarla. ‘’Hatırla,’’ demiştim ardından, ‘’Hatrı kalır bir şey varsa o aklının odalarında, hatırla kaçanın sen olduğunu bu sayfada,’’.
-Hatırla,
Gece çökerken aydınlığa, bahsettiğin o ışık vurmamıştı suratına. Ne de dokunulmazdı sana ait olanlar, yalanlar ve yaşamayı seçtiğin o hayatlar. Ne de emindin kendinden, senin gibi düşünmeyen her kimseyi hayıflarken öykünde ve ne de muhteşemdin, kendini kusursuz olarak nitelendirdiğinde. Neredeydi otuz beşinci peron ve neden orada değildin ben bir bankta beklerken? Ediz, Tanrı’nın yüzü, kibiri ve çehresi; yalnız benim odama aldığım, zayıflığın göstergesi. Dengesi kendince, densizin biri içeride. Soğuk havanın bedenimi titretiyor olması ile üşenmiştim uzanmaya, cebimde gizlenmekte olan sigara paketine. Biraz direnç göstermenin ardında yakmıştım gazı bitmekte olan bir çakmağın eşliğinde. Ediz; gösterinin şahaseri, perdenin arkasında olmaktan çekinen, seyircileri karşılayan biri.
Kaçınıyordu gerçeklerin soluk teninden, kaçırıyordu bedenini bu soğuk sohbetten. Onunla tanışmamızın bir kaç yıl ertesinde seyreden trende alınan sessiz bir karardı aslında gecikmeler. Yaşama ve hayat bulduğumuz her bir anının saydamlığına. Karşı durmasına bazen, karşımıza almamıza rüzgarları bizi savururken limandan, başka bir limana, gara. Yara, yardımcılara…
Şehirlerarası olmayan bir peronun yamacında, bir başka ilçeye yolculuk vardı o anda. Cam kenarını seçmiştim ısrarla; kısa da olsa yolculuklar bunaltıyordu beni, bir pencereyse yamacımda, uzaklaştırıyordu o korkutucu hissi. Geçmişi, izliyordum hızla seyrederken ağaçların cılız görüntüsü, istiyordum hızlı yaşa ve öl sükutunu. Dinliyordum, eşeliyordum kulaklarımın üzengisini, titreşiyordu her bir savruluşun melodisi, dinginleşiyordu ruhum. Dinliyordum bir yandan Ediz’i; elinde tutmakta olduğu derginin bir sayfasından okuduğu metnin ardından, ”Başka bir şehir, başkası,” diyordu ağzından çıkan sözleri, ”Başkalaşım,” diyordu, dergi sayfalarının kapattığı gözleri. O an belli etmiyor olsam da uzunca düşünmüştüm bu söylemi, gecelerce ve günlerce, güncelerce devam ettirmiştim düşünme eylemini. Başkası ve başkalaşımdan türemişti her biri; henüz gündüz bastırmadan akşamı, Ankara’ydı aldığım biletim ve peron otuz beş, yedi numaralı koltuk, yanında penceresi.
Küçük şehirlerde büyüyen insanlar; büyük olduğunu düşünen yapılar, katlar, binalar. Kendisinden büyük bir şehre adım attıklarında ne de küçük olduğunu anlarlar. Belki de Ediz’in korkusu buydu diye telkinde bulunmuştum kendime, çünkü sefer saati geldiğinde, o bankta yalnız oturan bir kimseden ibarettim sadece. Köşede bulunan marketten onlarca insan sigara ve gazete almıştı, hiç çay ocağına benzemiyor olsa da girişteki yapıdan sayısız insan karton bardaktan sıcak birşeyler içme telaşındaydı. Bekliyordum, hala beklediğim bir başka zaman sarmalında simit satmakta olan adam, son poğaçalarının kaldığını haykırmıştı ve gelmemişti O. Bir düşünceden kaçarcasına, saklanmıştı kuytusuna, gizli kalanlarına. Bir muharebede düşmüşçesine geri, sakınmıştı savaş naralarından. Gelmedi O; lokomotif kalkacağını belirtiyordu ısrarla, yavaştan bir koşuşturmaca başlıyordu peronlarda. Bedenimi kaldırıyorken bulunduğum banktan, kulaklıkları çoktan yerleştirmiştim işitme organına. ‘’One More Cup of Coffee’’ çalıyordu hala, onun şarkısı, Ediz’in bir kadına olan hayranlığı, benim gibi, başka bir kahveye olan ihtiyacım. Hatırlamıştım söylediğimi, biraz müzik ve onun yanılgısı.
Yolculukların ilk kez yalnız tamamlandığı bir hayatın başlangıcı. Küçük bavulu alıp çıkmadan odadan, Ediz’in söyleyecek birşeyleri olmalıydı. İlk kez hayal kırıklığı yaratmıyordu bakıldığında, yıllarca yanımda olan birinin bu denli umursamaz olmaması gerekiyordu aslında. Beni saplantılı olarak görüyorken bakışları, hala onu, ona anlatmaya çalışıyordu yaşanmışlıklar.
Onunla ilk tanışmamızın ardından, iblisleri geride bıraktığımı düşünmüş olmalıydım ilk zamanlar. İlk tanımlar, teşhisler ve sanrılar. Tanı koyulmadan yalnızlığa, asla kendilerini tanıtmazlar. Yakınlaşıyor oldukça Ediz ile, dışarıdaki topluluktan uzaklaşmak kaçınılmaz. Bir yandan yüklenen korkular, sorgular ve tohumlar aklımın odalarında. Bir odanın içerisinde zaman geçiriyorken onunla, uzanmak yalınlığın farklı bir tonuna. Ediz’in tek konuştuğu ben olmalıydım o sayfalarda, belki bir dost belki de düşmandık başkalarına. Belki bir kitabın ayracı ve kalemiydik onunla. Belki projenin duracak olması, birinin eksilecek olmasıydı bu anılar. Kaçanın ya da birinin kalıyor olması değildi yalnız. Ona her ‘’Hatırla,’’ diye haykırdığımda, durağımız olmamasıydı kaygı. ‘’Tanrı,m,’’ diyordum ansız, ‘’Tanrı bacaklarım kadar ölü!’’ diye bağırıyordu Ediz, ‘’Bacaklarım kadar ölü, bu yüzden o peronda değildim, bu yüzden hatırlaması gereken sendin…’’.
Anksiyete, derin telaşların yamacında, belki de kaçınmaya çalıştığım her bir zorluğun evresinde, geçmişin daha da puslanmasıyla çıkıyordu ortaya hadsiz. Hatırlamak, yalnız anımsıyor olduklarım kadar sahteydi, birkaç gün öncesinde, zihnim yine, istemeden de olsa o sahnedeydi.
Onların gittiği gün, hepsinin, her birinin beni terkettiği güzün, hüznü. Kapının önünde durmakta olan bavuldan anlayabiliyordum o anıya defalarca geri döndüğümü. Ufak bir bavul yalnız ve Ediz’in kapalı devre sistemli, suya dirençli, elektronik kumandalı Wollex marka sandalyesi. Küçük tekerlekleri ve şasesi kalın çelikten.
Ediz, yürümemişti asla, doğduğu ilk günden beri koşmamıştı yağmurda. Onunla beraber evden çıktığımızı, bulutların bizi sırılsıklam ettiğini, yalnız zihnimde gerçekleştirmiştim bakıldığında. Onu ıslanıyorken görmek, o mutluluğunu canlandırmak, aklımın bir oyunuydu bana. Bir oyundu her şey ve ben kaybediyordum turun hep bende olmasıyla. Kirli sakallarından dökülüyordu aromalar, kemik gözlüklerin üzerinden bakıyor ve uzun saçlarını geri atıyordu her konuşmasında. Otuz beşinci perona, o istasyona gelmediği gün, yalnızca benim hatalarımla hatırlanmalıydı sayfalarda. Çocukluğumuzu bir odada, bir çırpıda tükettiğimiz o zamanlar, onun yağmura olan özlemi, buna rağmen kendisini topluma karışmak için yetersiz bulma eğilimi ve pikaplar. Bir gün bu şehri terkedeceğiz dediğimde, bir rüyanın ulaşılmazlığına olan inançlar. Tınılar, süreksiz melodiler odanın duvarlarında.
Konuşuyordu tüm yapılar, ‘’Onu kaybettik,’’ diyordu hala ve Ediz bavulunu toplamış, aralamıştı kapıyı ardında. O gün, her birinin beni terkettiği gün başlamıştı, kaybettiğime uzandığım yolculukta.
SAHİLDE
Korkuluktan aşağı uzandığım anlar, anılar ve hayatlar. Geride bıraktıklarını düşündükçe, ötesinde olan yaşamları göremiyor olmak, hatırlayamamaktı aslında. Geride bıraktıklarım…
Ediz’in yanı sıra, başka bir şairin aramıza katılışı. Kattıkları bana, dağıldığımız her bir anın yansıması.
Bir Mart sabahı; epey öncesi boğazın, karşısı ve karışması dalgaların. Ediz bir melodi olsa ben de notalar olduğumu düşünürdüm yalnız. Oda giderek bir kapan halini aldığında ve onun da dışarı çıkmak istemiyor olması ile atardım kendimi sahile. Soğuksu’dan bir kaç kilometre ötede izlerdim gölün kabarmasını, izlerdim yaşamın akıp, derinlerde kayboluyor olmasını. Bazen yazardım, bazense çizerdim nefes alan ağaçları, insanları.
Ozan’la tanışmamız, bu anıların yaşam bulmasıydı. Bir Mart sabahı; henüz uyuyorken Ediz, giymiştim bez ayakkabıları. Sahile uzanmak için birkaç kilometre vardı önümde, birkaç yüzyıl geride kaldığını hisseden ruhum, histerik bir şekilde yürüyordu kaldırımlarda. Gecesinde ‘’Hoşçakal’’ adında bir şiir bırakmıştım kendime, oysa gündüzünde ‘’Merhaba’’ dercesine ilerliyordu adımlar.
‘’Merhaba,’’ diyordum sahildeki bir yabancıya, bir yabanda olduğumu düşündükçe, beklemiyordum karşımda bir insan bulmayı. Beklentiden uzakta sürdürdüğüm yaşamın içerisinde, şaşkınlıkla karşılayacaktım bir yanıt alıyor olmanın karışmışlığını.
‘’Sen de mi uyuyamadın?’’…
Ozan; epey esmerdi, kısa siyah saçlarının arasına karışmış beyazlar ve burnun sol yatay düşleminde belirgen bir bene sahipti. Ozan, benim aksime uzundu bedeni ve sol kulağında yer alan gümüş küpesi parlıyordu gölün üzerinden, benim gibi, çekiliyordu ruhu içerisinden.
O Mart sabahı, hangi gün olduğu hatırlanmıyorsa da bu hatıranın içerisinde, bir sonuca bağlanması gereken bir söyleşide bulunuyorduk ikimiz. Ediz’den bahsetmiştim, biraz da kendimi harmanlayarak düşüncelere, ayrı bir beden ve ruhu birleştirmiştim. Söylemiştim, yıllarca aklımda yer edinecek sözü söylemeden önce Ozan, bir kimliği iliştirmiştim önüne.
‘’Her bir yaşam, kurtulmayı hak ediyor,’’ diyordu ben söze başlıyorken.
-Her bir yaşam mı? Kurtuluş mu?
-Evet, her biri.
Çıkmıyordu aklımdan Ediz’in kötürüm bedeni, ne kadar zorluyorsam da atamıyordum onun tekerlekli sandalyedeki benliğini bir kenara. Silemiyordum düşüncelerimden o anda.
‘’Evet…’’ diyerek sustuğumda bir an, Ozan ısrarla sözüne devam etmek istercesine bir hamle yaptığında, o Mart sabahı, kurtuluşun ne olduğunu, ne ifade ettiğini kusmuştum dışarı bir çırpıda.
‘’Hak ediyoruz her birimiz,’’ kısa bir duraksamanın ardından, rüzgarın hızla bir uğultu oluşturmasıyla kulaklarımızda, ‘’Ama kurtuluş, belki de var olmamaktır, değil mi?’’ diyerek başlıyordum tümceleri sahilin kenarından, göle bırakmaya.
‘’Kurtuluş, belki de düşündüğümüzün aksine, yok oluşun eş değeridir. Bu sahile belki her gün geliyor bedenin, bu tınıyı, rüzgarın oluşturduğu melodiyi dinliyorsun, sanki rus romantizminin son büyük bestecisini dinliyorcasına. Bu gölü izliyorsun, sanki o gölün derinliğinden dışarı çıkıp, kaybettiklerini yaşatıyorcasına. Salınıyorsun ardında sağa ya da sola, bedenin hareket ediyor sahilin kaldırımlarında. Hareket ediyor, çünkü ayakların, sen nereye istiyorsan, seni oraya götürüyor. Ne kanatsız bir kuş oluyorsun semada, ne de yüzgeçleri olmayan bir balık bu suda. Tanrı herşeyi görür diyorken inancında, hiç düşünmüyorsun senin göremiyor olduğunu. O siyah gözlerin bulansa grinin tonlarına ya da o kulakların üzengisi bir daha titremiyor olsa her bir yankıda, nerede ulaşacaktın o bahsedilen kurtuluşa? Kolları ve ayakları olmadan, belki de gözleri görmeden bir bedenin, ne kadarı yetecekti yaşamaya? İçinde kalan son parçayı da öldürdüğünde aslında, söylebilecektin Tanrı’nın ne denli ölü, cansız olduğunu. Söylebilecektin, bir yaşamı kurtarmanın, tek yolunun ölüm olduğunu.
Ediz adı, bu düşüncenin mimarı değil, yalnız tanısı. Birkez bile yürümenin nasıl olduğunu aklına getiremiyor duyguları. Sen hiç kumsalda, rüzgarı arkasına alarak koşmamış birine, kurtulmayı hakediyorsun diyebilir misin?
Ya bu sözü ona söylediğinde, kurtuluşun, bir daha yürüyemeceğini söyleyen doktorların yanında, ne olduğuna inanmasını bekleyebilirsin?
Kurtuluşun bir yaşam, bu hayatı devam ettirmek olduğuna ikna edebilir misin yoksa sterilize edilmemiş bir bistüri seti ile istediğine kavuşabileceğini mi dillendirirsin?
Ölüm bir kurtuluş olmalı hepimiz için, yok oluşu var etmek, varoluşu sonlandırarak bulunmalı değil mi?’’
Rüzgarın uğultusunun bir nebze azaldığında Ozan, cevabı geciktirmemişti. O mart sabahı, belki daha fazlası dökülmüşken sözcüklerin, o akılda kalıcı sözü söyleyerek, ertesi gün, yine bu saatlerde, henüz güneş yeni giymişken sarıya çalan giysisini, sahile geleceğini belirtmişti.
Giderken, ‘’Ölümü yenmenin tek yolu hayattır,’’ diyerek, ‘’Eğer hala yaşıyorsan ve yarın buradaysan, beni haklı bulduğunu düşüneceğim,’’ sözünü, çoktan adımlarını atmaya başladığında ve sağ elini kaldırarak, kısa bir el salıntısıyla dudaklarından serpiştirmişti.
‘’Ölümü yenmenin tek yolu ve hayat…’’
O mart sabahını diğer günler izlemeye devam etmişti. Ediz ile pek konuşmazdık hayat üzerine ve insanları suçladığı, toplulukları dışladığında kendisinden, yalnız müzik dinliyor olduğumuz gerçeği kalırdı elimizde. Ediz, yedi ölümcül günahın en kibirlisi ve kıskancıydı belki de. Birkaçı olduğu gibi, ona dönüşüyordum o ezgilerin eşliğinde.
Odanın içerisinde yer alan sohbetlerin aksine, hayat üzerine bahislerin yer aldığı sahil konuşmaları daha çekici gelmeye başlamıştı bir dönem. O perondaki yalnızlığın öncesinde, Ozan ile pekişmekte olan başka bir dostluk ilerliyordu zamanın içerisinde.
Hatırlanmıyorsa da eskidikçe günler, karşımda durdukça bir eskicinin dahi satın almayacağı kıyafetleriyle; boğazın ötesine uzanmadan, onu aramaktan vazgeçmeden ve bu fikir zihnime yerleşmeden neden Ozan’ı aradığmı daha iyi anlayabiliyordum. ‘’Bir yaşam için,’’ dediğinde bana, sahildeki Nisan günü çıkmıyordu aklımdan.
Bir Nisan günü, ikna etmiştim Ediz’i Ozan ile tanışmaya. Wollex’in kontrollerinde bir sorun vardı o gün, nedense kumanda mekanik aksanı hareket ettiremiyordu ve bir şekilde Ediz’i oraya götürmem gerekiyordu. Belki de Ediz’in dışarı çıkmamak için ya da hayatına yeni insanlar almamak için bilinçli bir şekilde bozduğu bir elektrikli sandalyeyi hayata döndürmeye çalışıyordum ama eğer öyle bir girişimi varsa da sonuçsuz kalıyordu. Yine günün erken saatleri seçilmişti, sahipsiz gibiydi sokaklar. Söylemiştim bir yabandı buralar, yalnız Ozan, Ediz ve ben olacaktık o kuraklıkta. Biz olacaktık, tek vücudun, farklı duygular ile buluşmasıyla.
Boğazdan atlayışın çok öncesinde bir Pazar’da, koyulmuştuk yola. Belli bir kısmı çakıl, bir yanı engebeli arazinin üzerinde ilerliyorduk yavaşça. Adımlarım eş zamanlı atımlara kavuşuyorken zeminde, yürüme asimetrimin ne denli bozuk olduğunu düşünmüştüm o an. Yürüme asimetrisi; sağlıklı bir yürüme şeklinde, her bir ayağın attığı adımların süresinin birbirine oldukça yakın olmasıydı. Sanki ilerliyor oldukça zeminde, bir ayağım diğerinden daha hızlıydı. Koşuyordu bir yanım, aksine diğer yanım yürümeyi tercih eder bir halde kalırdı. Düşüncelerinde de insan, bu şekilde bir durumun içerisine dahil olabilir miydi diye geçiriyordum aklımdan. Nedense yapılan her eylemin içerisinde, bir yanım uzak, bir yanım yakın hisseder, aklımın uzak dediği her şeye, kalbim yakın diye haykırırdı. Karışıklığın analizini yapamayacak şekilde dağılırdım, ufalanırdım zamanla. Kum taneleri kayıyormuşçasına ellerinden, yarışırdım hayatla. Taşınırdım bir zamandan, başka bir zamana.
Ediz için ise yoktu böyle bir tanımlama, doğduğu günden beri ayaklarını hiç kullanamamış bir insan, nasıl olur da bu farkı anlayabilirdi ki bakıldığında? İçimden bir an o düşünceyi geçirdiğimde, söylemek istemiştim ona. Ardında incinebileceğini düşünerek, kendime saklamıştım adımlarımı. Sandalyeyi kavrayan ellerimin ardında koşturuyordum ayakları, görmemesi için, hissetmemesi için yalnız.
Sahile yakınlaşıyor oldukça, uzaktan da olsa gözlerim aramıştı Ozan’ı. Ediz yalnız önüne bakıyor gibi eğmişti başını, isteksiz bir şekilde açıyordu göz kapaklarını. İlk güneş vurduğunda retinasına, tekrar kısıyordu gözlerin vanasını. İlk günü tanışmamızın, ilk günü; bana ait olanların tek bir kümede toplandığı, bir bedende, bir kaç ruhun barındığı ve ilk günü, Ümit adında bir başka yabancının aramıza katılışı.
Hatırlıyorum, sahilde ruhlar salınırdı bedenden, sahilde; gölün dipsizliğine atılmış her bir gerçekleşmemiş hayal, yükselirdi derinden. Dalgaların sesi ve ölümün sessizliği, vururdu seni içten. Gecenin rengi ve günün ritmi, melodisi.
Ozan, Ediz’i ilk gördüğünde uzatmıştı elini, sıradan bir tanışma faslını gerçekleştirmek istemişti belki, ancak bir süre sonrasında boşlukta salınan kolunu geri çekmesi gerekti.
‘’Sanıldığın aksine kollarım sağlam, ama üşenir bir yanım,’’ demişti Ediz. Dikkate almadı Ozan, belki Ediz’in içerisinde ne fırtınaların koptuğunu görebiliyordu o an. Onun dünyasının sadece benden oluşuyor olması ve o dünyanın ondan çalınacak olmasıydı belki de bu yansıma. Ozan, cümlelerini iyi seçmesi gerektiğini anladığında, benim gibi, tüm tümcelerin imlasının yerinde kullanılmasına verilen önemdeki, tüm önlemleri almıştı yanına. Ozan, esmer teni ile güneşin altındaki tek gölge, jest ve mimikleri parlamıyor, kaybolmuyor o sahnede.
Bir süre devam eden sessizliğin eşliğinde, rüzgar yardım etmişti bize. Bir kilise çanı çalmıyorsa da bu şehirde, henüz ezan okunacak bir saat de değildi. Nasıl başlamam gerektiğini bilmiyor, ne şekilde her birimizin ortak bir noktada buluşacağının farkına varamıyordum. İlk önce müzikten bahsedebilirim diye düşünmüştüm o an, ancak Ediz ile benim aksime klasik müziğin tınılarına hakimdi Ozan ya da izlenmesi gereken bir film anlatabilirdim odada, bu kez de Ediz, ‘’Sahte yaşamlar,’’ diye geçiştirirdi her bir kameranın odağında.
Ozan çehresini yalnız göle dönmüş, Ediz ise yakınında yer alan bir bankın yanına sandalyesini götürmüştü. Bir an için olsun banka oturmayı düşünüyorken, sessizliğin büyüsünü çarpıcı bir biçimde, Ediz’in sandalyesinin mekanik aksanından gelen ses, garip bir tınıya dönüştürmüştü. İster istemez gülümsemiştik o an ve Ediz konuşma ihtiyacı duymuş olmalıydı ki, ‘’Buraya gelip, sadece izliyorsunuz sanırım,’’ diyerek bozmuştu büyüyü.
‘’Evet, çoğunlukla,’’ dedi Ozan, onu onaylar gibi başımı sallayarak yanıtlamıştım ben de. Ardından Ozan sözcüklerine devam ettiğinde, Ediz’in yanıtlayacağını düşünerek geri çekmiştim kendimi sohbetten.
-Sen izlemez misin?
-O aptal kutusunu izlemek pek ilgimi çekmiyor.
-Hayır, yaşamı izlemez misin, yürüyemiyor olsan da, odanızda bir pencere var değil mi?
‘’İki ve balkon, balkondan sahil de görünüyor hem,’’ diyerek Ozan’ın sorusu ardındaki sessizliği doldurmam gerektiğini hissetmiştim ancak Ediz’in yanıt vermesiyle, bana bir süre daha ihtiyaç olmadığını düşündüm ardından.
-Olmaz mı, ama birileri sigara içmek için işgal ediyor o alanı.
-O birileri şu an bizimleyse, ayağını kaldır Ediz.
Yine o sessizlik ve bir anlam çıkarmaya çalıştığım bakışlar. Bu sözün ardından kesinlikle konuşmam gerektiğini anladığımda, bakış açımı değiştirmem gerektiği, bir kahkaha ile vurmuştu kulaklarıma. Sonsuzluğa uzanan tebessümler, naralar.
‘’Onun hep arkasında olacağını düşünmüştüm ve sanırım doğruymuş. Bak ayağını kaldırmadın,’’ dedi Ozan ve bir süre daha bu gülümseme devam etti o gölgeden suratta.
Bir Nisan yağmurunun bizi bulmadığı o Pazar’da, hiç beklenmeyen bir gün yaşıyordum hayatta. Korkularım anlaşayamayacakları üzerine olsa da, birer parçamı temsil eden bu insanların, neden birbirleri ile anlaşamıyor olsun ki sorusu da vardı aklımda. Karışık duygular, bir sevinç ve bir hüzün ardında. Sahilin huzurlu sessizliğini biraz dağıtıyor olsak da o günün devamında yükselecekti girdaplar. Çekecekti bizi içerisine, içinde bocalayan bir ruhun sergüzeşti, birleşecekti kimliğimizde.
Konuşmalarımızın rengi geceye çalacakken, ‘’Zaman varsa hala, iki pencere ve bir balkonun küçük bir odayı nasıl geniş gösterdiği deneyemini yaşayabilirsin bizle,’’ demiştim Ozana ve Ediz, ‘’Kesinlikle!’’ diyerek yer almıştı sözlerimin ardında. Ediz, o küçük dünyasının lideri, benim gibi, kendine benzemekte olan her bir bireyin yalnızlığını yok ediyor olmasındaki hevesi. Toplumun bir neferi, ancak o kalabalığın içerisinde yer almaktan rahatsızlık duyan silüeti.
‘’Zaman var, var olmaz mı hiç, ama onun bana zamanı yok,’’ diyerek geçiştirmek istemişti Ozan’ın dudağından dökülen tümceleri, buna karşın Ediz’in ‘’Senin bize, bizim de sana var, bu yeter,’’ demesi üzerine bir adım da olsa geri atmıştı Ozan. ‘’Demek bu yüzden göreceli,’’ diyerek onaylamıştı bakışlarıyla.
İlerliyorduk yavaşça, Wollex nedense çalışıyormuşçasına, ellerimle kavradığımda sandalyeyi, Ediz’i güç bela ittiriyor hissi yaratmıyordu bana. Uzun bir sahil şeriti yer alıyordu kürek parkurunun ardından ve eve ulaşmak için sazlıkların yanındaki patika yola uzanmamız gerekirdi aslında, ancak uzattığımız yol dahi engebeli iken, Ediz için güçlük çıkartacaktı yaşamımızda yer alan kestirmeler o esnada. Aldırmadık, bir değil, üç kişiydik ve sazlıkların arasına yıllardır girmiyorduk bakıldığında. Melih Kibar caddesinin uzantısında, boyutlar arasında bir geçiş yapıyor hissi yaratıyordu bu macera. Alacakaranlık kuşağının içerisinde, esrarengiz bir kazıya giden üç beden gibi, üç kaybolmuş ruh, definenin peşinde ısrarla. Kaybettiğimizi aramıyoruz o boşlukta, kazanacağımız, her neyse kazanmayı düşündüğümüz, onun peşindeyiz Ediz ve Ozan’la. Takibindeyiz, bulmayı düşündüğümüz her bir benliğin yakarışında. Karanlığın uğultusu çökmeye başladığında kulaklarımıza, ürkek birer çocuğa dönüşüyor kimliğimiz. Yabancıyız birbrimize ve aynı zamanda çok yakın hislerimiz.
Hatırlıyorum, yol bir ayrıma düştüğünde gölden, sazlıklar geride kalacak diye düşünmüştü her birimiz. Sazlıklar, sahil ve kesik kesik anımsanan telaşlar, kayıplar.
O Nisan günü, eve doğru uzanmakta olan patikada, çırpınma sesleri yükseliyordu bir anda.
-Duyuyor musunuz?
-Tam olarak neyi duymamız gerekiyor?
-Kayboluşu…
Ozan bir hışımla yönelmişti sazlıkların arasına, bense Ediz’i bırakamamıştım bir başına. Güneşte farkedilmesi kolay biri olsa da, karanlık için aynı şeyi söylemezdik beyaz bir tene sahip olmayışıyla. Güç bela seçebiliyordum onu, bir zaman sonra ise sadece suyun içerisindeki adımların sesine odaklanmıştı duyum. Ozan, gecenin rengi, benim gibi, gecesizliğini giymiş ve dalmıştı gölün içerisine benliği. Bir bataklıktı geçmişim ve bir ses, bir çırpınış içerisinde.
Beni çağırıyordu sazlıkların bittiği yere, duyuyordum, beni çağırmaktaydı tüm sesler. Ediz’e beklemesini belirterek, takip etmiştim senfoniyi, ritimler hızlandıkça, koşar adım ilerliyordu bedenim. İlerliyordu yakınlaştıkça her şey, geride kalmıyordu, yankılanıyordu kulaklarımdaki apansız sesler. Ozan’ın kollarında bir beden ve ekoseli gömlek, açık, mavi hatları ve ince kırmızı çizgiler.
Ardımızda Ediz’in ‘’Neler karıştırıyorsunuz,’’ cümlesi gölden sekerek üzerimize gelmekte, yanıbaşımızda ise epey ağır bir bedeni sürüklemenin çıkarmış olduğu güçlük bedenlerimizi tüketmekte. İçimizde yer alan tüm ışığın enerjisi bitene dek ulaşmaktayız patika yola ve ardında atmaktayız benliğimizi zemine, biraz çamur ve çakıllar üzerimizde.
O Nisan günü, artık üç kişi değildik öyküde ve henüz konuşturamadığımız bir kimlik daha vardı çehremizde. Kendimizi biraz daha ileri taşıyabildiğimizde, yalnız birkaç metre çapını aydınlatmakta olan sokak lambasının altında bakıyorduk birbirimize. ‘’Ediz sen daha iyi görüyor olmalısın,’’ diyordu Ozan ve ‘’Ayağa kalkamadığım için bunu söylüyorsun sanırım,’’ diye yanıtlıyordu Ediz. Ciddiyetin kavranamadığı bir yaşam karesi içerisinde olduğumuzu düşünürken, yerde uzanmakta olan kimlik, kaldırmaya çalışıyordu bedenini.
-Yavaşça hareket etmelisin, ayağını yaralamışsın.
Telkinde bulunduğum o anın birkaç saniye ötesinde, Ediz bizimle gelmesi gerektiğini ifade edercesine bakmıştı yüzüme ve ardında dört gölge ilerlemeye başlamıştı evin çevresine. Ozan sendelemekte olan kimliğe yardımcı oluyorken, Wollex’in arkasındaki görevime geri dönmüş, ellerimle mekanik aksanı ittiriyorken, bir yandan Ediz’in bu yabancıyı neden davet ettiği konusunda tahminlerde bulunmaya başlamıştım. Ediz, kibir imparatorluğunun yegane prensi, benim gibi, bir prens olduğu konusunda hemfikiriz. Belki yakın hissetmişti o an için olsa dahi yürümekte güçlük çeken birine, belki de ondan daha şanslı olduğunu düşünüyordu benliği.