Sırça Fanus


Gitmek istemenin yanı sıra, hiçbir yere gidemiyor olmak demişti korkunç olan; sakinliğini koruyamadan çalınmıştı ondan, çalmıştı kapıdaki çelikten tokmak. Uzaklara derdi bir pasajda, başka bir satırın arasında sıkışıp kalmadan çıkabilmek içine düştüğün kaostan, kaçabilmeyi dile getirirdi biraz da. Kendini hapsettiği Sırça Fanus derinliğinde, adım attığı otuzlu basamakların eşiğinde, henüz zihninden dökülmemiş binlerce sözcüğün fırının içerisindeki gazla mücadelesinde ve uyumakta olan çocuklarının yanına bıraktığı süt ve kurabiye eşliğinde… ‘’Sessizlik bunaltıyordu beni,’’ derdi Sylvia kulaklarımda, bense sessizliğin bir melodi eşliğinde ritim tuttuğunu düşünmekteydim bu sabah. Açtıktan sonra gözlerimi, çalınmasın istedim benden ondan çalındığı gibi. Derin olmayan bir uykunun sersem uyanışında, buradan olmasa da uzaklaştığımı hissettim onlardan, orada, karşımda durmakta olan sinsi günahlardan. Beni aşağı çekmekte olan halatlar, prangalar; kurtulmuş gibiydim bir hışımla. Bir patırtı kopmuştu yatakta, olması gerekenden erken uyanılan bir sabahın çığlığı yankılanıyordu ardımda ve çay usulca: Çok sıcak olmamalıydı, kaynamamalıydı asla. Aroması hissedilen bir kahvenin yanında yavan, tatsız bir dokunuş olsa da bulutlara, nedense o tercih edilmişti tarafımdan.

Uyanılan her sabaha, biraz daha diyerek saati geri alma çabam vardı her günün doğumunda. Geceye karşı bir özlem, belki de güneşin senin için yokluğu. Yoksunluk ilaçlarının olmaması ve titremek biraz, terlemesi avuç içinin o an, iritasyonun tenindeki yoğunluğu. Belki de çift kanatlılardan bir anofelin verdiği Ağustos sıkıntısı, güz oluşumu. Henüz gitmeden, çıkmadan evden, zihnin bu düşünceleri sayıklıyor oluşu. ‘’Kim olduğumu, nereye gittiğimi bilmiyorum,’’ çıkışları satırlarda, Plath’in en derin korkusu. Kokusu sonbaharın; yapraklarda biraz, kaldırımlarda ıslandığında. Hala sıcak, hala yağıyor aldırmadan ve kayıp gidiyor hayat, sanki daha öncesinde, başka benzer bir metnin sakinliğinde bulunmuşçasına.

Çehremizi doğrultacağımızı söylüyorum bulutlara; uzanmaya çalışmak onlara. Dokunabilmek ve hissedebilmek aynı anda. Gecenin ortasında ya da günün herhangi bir boşluğunda kıvrılıyorum sabahtan akşama, kalmaktan, uyanışlara. Duruşlara, gölde sekmekte olan bir taş parçasına, soğukta yakılmak için bekleyen başka bir ağıdın, çöp varillerini ısıtmasını bekleyen o kirli, soluk ellerin ayalarına. Korku yayılmadan tüm vücudumda, hissetmeden onu, gezindirmeden damarlarımda, bir çıkış yoluna dair arayış devam ediyor, inandıklarımın bir inanca ait olmadığı her sanrıda. Kaybolmuyor tenin üzerinde yer alan geçmişe dair yaralar, acıtmıyor aynı zamanda. Kendimi çıkarttığımda bedenimden, aldığımda karşıma; artık karışmıyor bana, karışmıyoruz sayfalarda. Nasıl yalnız olduğunu düşünebilirdi kendisini, kendi fısıltılarına teslim ettiğinde bir insan, ne de kalabilirdik yalnızken bir başımıza, bir başına, birden, hışımla, hiç söylenmemiş sözcükleri kağıda dökmek için, içinde uyanan biri olduğunda. Uyandığında:

‘’İç kısmı kumaş, örme sarkıttan sallanan bedenimi; eline geçirdiği çelik bıçakla avizeye dolanan yerinden keserek, düşmemi sağlıyor bir anda. Saat geçiyorken üçü on iki, yelkovan bir adım daha attığında on üçüncü kata, açıyor perdeleri odanın içerisindeki sıkışmış bedenim. Ben uzanıyorken hala halıda, içimde uyanmış olan benlik, kaldırıyor, atıyor eskiye dair ne varsa odanın her yanındaki.’’

‘’Beni aşağı çekmekte olan halatlar, prangalar; kurtulmuş gibiydim,’’… demişti Sylvia belki. Dedirircesine kendine deli, dercesine onu yaratana densiz. Dediler ki bir hayalin peşinde koşmakta olan ruhların eşsiz güzelliği, yaşandıkça anılar, kaldıkça geride, tükeniyor istemsiz. Siliniyor geçmiş; içinde bitmek bilmeyen bir kedermişçesine yer, bitirir gibi seni, bilenir gibi her bir tebessüme, kemirir gibi benliğinde gittikçe tükenen sevgiyi.’’

İşte öyle bir yerdi Sırça Fanus’un satırları arasındaki hüznün emsali. Yorgunluğun adım adım seni ele geçirmesi ve kulaklarında yankılan ritmin mahşer yeri. Okudukça sayfaları, çevirdikçe yaprakları; kim olduğunu hala bilmiyor olsan da, kim olmadığını anımsamaya başlıyordu zihnin:

Değildin binlerce sözcüğün ardında sığınarak, dudaklarından dökmüş olduğun her metni, sahiplenmemiş olan biri. Değildi, gecene güneş gibi doğmasını istiyorsan da eşsizliğin, bir eşi sana aratıyor olması hissi. Değildin, yıllarca uğraş veriyor olduğunda artık geçmiş olana, geçmemiş gibi davranan bir esir. Değildin dengi, rengi; değil dengesizliğin konuşlanıyor olsa da satırlarda, değil satırların anlatmaya yetmiyor olsa da kapının Aralık’ında. Değil yanıyor olsan da buz gibi soğukta, değil donuyorsa da hislerin yazın alev gibi yakan sıcağında. Değildin, kim olmadığını bilen biri, değildin kim olduğunu göstermeye çalışmakta olan aciz bir kişiliğin nefesi. Değildin onlar gibi, değildin doğarken ağlayan bir bebeğin acı çekerek dünyaya geldiğini, bir sürgünün süreksizliğinde varoluş mücadelesi vereceğini kabullenmiş bir deli.

Deliydin belki, damarlarında duramamış olan kanı, sanki mürekkepten sayfalarca akıtırcasına, döküyordu sözcükleri parmakların üzerindeki şeytanılain. Bir ayin, bir ritüeldi kalıplaştığında; bir cenin defni gibi doğmadan, bir hazin son, bardağındaki kafein, kokain olduğunda. Geceleyin bu sanrılar; mutsuzluğun üzerine sinmesinde etkin olan bakteriler için bir penisilin ihtiyacı bakıldığında. Haşere silüetini alan her insanı, nitrogliserin ile yakmak başka bir tanımda. Yanmak ardında; yakıyor olmak gemileri. Uzun süredir demir atılmış bir limandan kalkıyor olmak seferi, bırakıyor olmak hiç sana ait olamayacak hisleri. Yalnız birer kurabiye masanın üzerindeki, çocukların için…

Sessizliğin bir bedeli vardı demiştim başka bir sabah, ritim tutmadan, duymadan içimden geçenleri. Okumadan henüz, anlamadan kendimi. Anlatmadan ve de, ayırmadan olduğum ve olmadığım gibi görünen kimliğimi. Hala aynıydı bu satırlarda;

Ne olduğun gibi görün, ne de göründüğün gibi ol demekte olan bir yanım, sıralıyordu seçimleri mısralarda. Kıran kırana bir mücadele telaşlarımda, kendime karşı durmakta olan bir şeytanın masumluğu aynı zamanda. Kötü değildir tüm lanetli olanlar ancak kötülenir yaşayanlar tarafından. O prangalar, bıçaktan daha keskin, onların dudakları arasındaki dilleri uzuyor olduğunda, susmadıklarında, susuyor olduklarında kana. Kurumakta olanı sulayarak yeşertmek yerine, dalından, kökünden kazımaya başladıklarında. Bu yüzden anımsamıştım kim olmadığımı onların dünyasında, ait olmadığım, ait olamayacağım o yanılgıda.

Sırça Fanus çatlamıştı o anda, sonları Temmuz’un, henüz başlangıcıydı varoluşun. Doğumum bir ağacın altında, doluyum bir yağmurun en şiddetli, karşı konulamaz halini aldığımda. Koyuyum karanlık beni sardığında, koruyum rüzgara karşı durduğumda. Konuk oluyorsam da kendime kendi yaşantımda, konusuyum o romanın her yalnızlığa çekilmiş satırında.

Bu sabah,

O akşamın ertesinde kaldığımda yarım kalanlarıma.

Başka bir ah,

Özge anıların keşkelerinin sonbaharında. Birkaç güzün ardında, birkaç hüznü toprağın altına sakladığımda. Sandığımda, yalnız kilitli kalacakmışçasına tüm karalananlar. Devam etmek istemedi Sylvia, benimse yolculuğum sürecekti uyanılacak başka bir günün doğumuna.

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.