Daha önce tanışmıştık değil mi? Henüz solmamıştı güneşin, sunmamıştı sana yağan karın getirmiş olduğu sükuneti. Dinmemişti değil mi gözlerindeki yaşların tenindeki gizemi, silmemişti değil mi kimse o çehrendeki beni? Sinmemişti değil mi içine, kin değil miydi göz bebeklerindeki keskinliğin alevi? Neydi… Ne değil sorusu değil miydi o geçmişimiz?
Tanışmıştık; tanıdığın bir ben vardım o sayfalarda, tanıttığın bir sen vardı, henüz seni tanımıyor olduğumda. Anımsamıyordun beni, asla anımsayamıyor olmak değildi sebebi. Aynıydık ikimiz de; ikimizden öte gelen bir şey var gibi davranırdık sessizliği dinlediğimizde. Sessizliğin bir tınısı var derdin yalnızlık bizi ele geçirdiğinde, kimsesizliğin bir sebebi olmalı der gibi anlatırdık yalından öyküleri birbirimize. Ben biraz gecesiz, sense gecelikli çıkardın karanlığın loş ışıklarında göremediğimizde. Dinlerdik; ölüm bana gel derdi İsveç’ten bir fısıltı, Yüzyüze iken konuşuruz dediğinde ise Ölsem Yeridir derdi farklı bir mırıltı. Birkaç lakırdı edelim der gibi izlerdik göz bebeklerimizin saydamlığı ile içimizden dışarı taşmakta olan karartıyı. Sorgulardık yalnız; sen miydin benim karanlığım, ben miydim senin o karartı içerisinde yer alan aydınlığın?
Birkaç gün öncesine giderek bulabilirdim aramış olduğum yanıtı; kaygandı zemin, o bembeyaz kar taneleri düşmekte idi sileceklerin üzerine, üstüne henüz Sisdağı görünmemişti aracın ön cephesinde. İlerlemeye devam ediyordum bulutların görünmediği gökyüzünde, ışıklar henüz kararmamıştı, gece sabaha çekilmeden önce. İlerliyordu araç, biraz hızlanması gerektiğini düşünüyordu içtiğinde yakıtı. Bir petrol ofisinden sadece bir kaç dakika önce çıkmıştı çift şeritli yolun üzerine. Bir kaç dakika öncesiydi, asla unutulmayacak bir anın çaresizliğinde.
Önce sağa,
Ardında başka bir manevra izlemişti onu sürüklerken sola.
Sonra sola,
Ardında farklı bir an yaşatmıştı, budanmış bir ağaç parçasının araca çarpmasıyla…
Daha da sola, dahası da vardı sağa baktığımda.
Hava yastıkları açıldığında, kayboluyordun ölümün yalnızlığında.
Kayboluyor ve kaybolmuşluğun haber verilecek gibi hissediyordun tanıdıklarına.
Sanrılar, artık senin sandığın biri olmadığına dair baskı kurmaktaydı bana.
İşliyordu zaman yelkovanın dansıyla; bir, iki ve üç…
Dönüyordu araç akrebin kıskacında; üç, iki ve bir….
İşte bu kadar yakında o karanlık birbirimiz tanıdığımızdan o ana kadar. Bu denli korkutuyordu seni, bu densiz de kim der gibi sorgulatıyordu birbirimizi. Daha önce tanışmıştık değil mi? Yoksa artık tanımak istemiyor olan birileri miydi kimliğimizi?
Aslında bakarsan, hangimiz sen, hangi birimiz ben bilmiyordum. Bunu anlayabilmek için sonrasını, daha da ötesini beklemekteydi ruhum. Bir peronda, farklı bir yolculuğa henüz çıkmadan önce, bir istasyonun en köhne köşesinde. Bir ayrılığın bitişinde, bir başlangıcın o eşsiz gecikmesinde. Bir beklentinin çok ötesinde, bir bekleyişe dair yol alan o sessiz gemide. Öyle derlerdi bana bir kaç yıl öncesinde, belki de bir çağ ertesinde. Konuşmaz derlerdi, O beklemeyi seven, hep beklentiler içerisinde olan biri diye anlatırlardır birbirlerine. Çokça da beklemiştim bu şekilde, sonrasında adım atmam gerektiğini düşünmüştü o bekleyişlerim. Sense çekilmiştin bir köşeye içimde, sense, koşmayı bir nazım şekli olarak belirlemiştin özünde. Dünse, bugün olacağını bilmiyordum kimsesizliğimde. Bugünse, senden dolayı var olduğumu bilmiyordum günümde. Tanışıyorduk evet, tanınınıyorduk her bir kimse adımızı, dudaklarından dışarı atarak, ismimizi söylediğinde. Sarılıyorduk birbirimize, birbirimizin kollarını açmış olduğu yalnızlık tutuyordu kimliğimizi. Kimimiz yaşayamazdı böyle bir yaşantının yalnızlığında, kimimiz güç bulurdu yalından bir ezgi olduğunda. Közde alev alan aşklar gibiydi hayatlar, kör de olsa görürdü birbirini. Duymuyor olsa da hissederdi kalbin karşındakinin neler söylediğini. Ne dile getirdiğini, neyi, neleri dilediğini. Sen ben miydin, yoksa karşımda hep bir ben mi istemiştim?
Her karanlıktan korktuğunda mı sığınırdı kimsesizlik, o karartıyı aydınlatacak olan sihire? O sihir mi bölebilirdi ayı ortadan ikiye? O çaresizlik mi hissettirdi seni benimle, o gecesiz tutumlar mı sürüklerdi beni geçmişe?
Diriliyordum şimdi topraktan olmasa da çamur, yağmurdan yeşermese de tohum. Dinginleşiyordu ruhum, dikte ediyordu bana vazgeçmişliğin silüetinin koyu, mat olmayan tonunu. Uzaklaşıyordum bir yandan, küçük uzantılar da değildi bu kez yaşam. Kaçıyordum beni tanımakta olan her bir insan, adımlarım hızlanıyordu onları arkada bırakmaya. Büyüyordu etrafımı sarmakta olan yangınlar, büyütüyordum içimdeki çocukluğu. Bir yandan kusmak da istiyordum nefreti, sunmak da istiyordum yaşamın sonsuz eleştirisini. Diyebilmek de istiyordum insan henüz kendini tanıyamamışken, etrafında bir döngü halinde olan kimselerin her birinin nasıl da tanınmış olabileceğini. Bu sen miydin, yoksa ben, yoksa da o büyük ses, evrendeki?
Hatırlar mısın, anımsar mıydım o yedi yaşındaki veletin, pedalları hızlıca çevirirken kazanacağı düşüncesini? Yine farklı bir aracın altında kaldığım geçmişi, geçmişim. Unutmuş, unutmak istemişim öncesinde. Tutulmuş, tutunmuşum gecenin o sessiz partılarının yaydığı ışık şölenine. Yazmıyordum belki uzun zamandır, belki de bu yüzden karışıyordu anılarımın dağınıklığı. Dağıtıyordum sayfanın her bir yanına, dağılıyordum her bir dağıtanın ben olduğumu anladığımda. Sararıyorum derdim kağıdın beyazlığında, her bir sanrı birer sara hastasının yere baygın kapaklanmasında, birer unutulmuşluğun o aksi olmayan yanında. Hay aksi, anlatmazdım oysa bunları kara tonaj üzerinde kalemin oluşturduğu o ak çarpıklığa. Çarpışmanın etkisi ile olmalı bu nidalar, bu haykırışlar yanımda olmadığında. Kapanmadığımda zemindeki halıya, dönmediğimde kuzeyin içimi kaplayan karanlığına. Anmadığımda seni, kabul etmediğimde var oluşunu bu kendi başıma verdiğim tüm kararlarda.
Biri mi olmalı bu anlattıklarımda, biri mi olmalı beni ben yapan? Biri mi olmalı beni yaratan, biri mi olmalı yarattığım aslında? Bazen konuşuyordum kendimle, ben olmasam da benden bir parça derdim her içtiğimde. Bir tamamlayan mı gerekiyordu her bir hikayede, bir Tanrı, bir sen ve bir bana mı ihtiyaç vardı her şeyi tükettiğimde? Biri mi kalmalıydı geride, biri mi yalnız gidebilirdi en uzaklara istediğinde. Biri mi, bir kaçı mı yer alabilir sadece bu öykünün derinliğinde. Aranan mıydı her şey, bulur muydu arayan her kimse…
Geceye dönüyordu öykümdeki karakter, evet sen, senle de tanışmış, anlatmış, atlatmıştık o geceyi. Araç hala dönüyordu ters şerite girdiğinde, söylemiştim, hava yastıklarından çıkan duman kör etmişti gözümü. Bir alev saracak gibi düşünmüştüm çehremi, bir yangın yok edecek gibiydi bedenimi. Sağıma bakmıştım, göz çeperlerimin çehrelendiği kadar sağa. Yoktu hiç biri bulanıklık kaybolduğunda, yoktu ne sağımda, ne de solumda. İnerken araçtan, anımsamaya çalışıyordum yalnızca, hatırlamaya uğraş vermeden kendimi dışarı atabilmekti belki de ihtiyaç. Birileri, birileri vardı etrafımda, birileri, bir kaçı bana yardım etmeye çalışıyordu aldırmadan. Ne sen, ne de ben vardım o yoksunlukta, ne O, ne de biz sürükleniyorduk o girdapta. Bir ben vardım ve ben olduğuma inandığım ölümün yakınlığı.
Derler ya, bazen tek bir çizgi gibi o yaşamın makinalara bağlı hayatı. Derler ya, bazen de inişler ya da çıkışların. Bir yokuştan aşağı mıydı, yoksa bir kaç basamağı atlayarak çıkmak mıydı? Bir önemi yoktu o an nerede, hangi adımda duraksadığının… Bir önemi olmamalı, hiç hareket edemiyor olduğunda ayakların. Bir önemi olmamalı açılmadığında göz kapakların, asla bir önemi olmamalı bedenin altında yer aldığında toprağın. Bir sen olmalı, bir de sana dair geçmişine gömülecek anıların.
Daha önce tanışmıştık değil mi? Ben vardım ve de sen. Sen vardın ve de O. Biz vardık ve de asla tanımadıklarımız. Bir ben doğuyordum, bir ben ölmekte olan. Ne sen, ne de O vardı; ben kaybolduğumda.