Ertesinde mi kaldım; sessizlik fısıldarken bir gece vakti pencereden, duymadım mı yoksa odanın karanlığında? Erken mi pes etti adımlarım; yürümeden henüz güneşinde ilkbaharın, söylenmeden ihtiyar bir delikanlı gibi yaşama? Seneler oluyor demir atalı bu gemi limana, hala yaşlı, bakım istiyor bir deniz aşırı ülkeyi basmak için bağrına. Bir başka limanda kepenk vurmak değil kumsala, bir başka hayatta ölümün, üzerine yürümek defalarca. Gerisinde mi kaldı düşlerim; hala uyku tutmuyor mu yoksa?
Günleri devirdi haftalar, ayları yıkıp geçti yıllar; keşke bir Temmuz sabahı daha uyuyakalmış olsaydım o tren garında ve insanlar toplanmış olsaydı, yedi on beş Sapanca trenini beklemek için. Geceden kalma gençliğim ile, kar yağmamış saçlarımı savursaydım bankta uzanırken bir yana. Keşke hiç yaşlanmamış olsaydı bedenim de, o dostluklar ile aşkı vursaydım yerden yere, ağlasaydım bir kez daha. Görmemiş olsaydım ölümü, tatmamış olsaydı herhangi bir duyum. Kaçmamış olsaydım bu denli, düşmeseydim her koşuda, uzaklara, ırak yaşamlarda. Yalanım yok, her bir yakara, bir ateş de ben uzatmış, her bir çıkmaza, bir kör nokta da ben eklemiştim. Her altı kuytu olan düşüncenin dibinde, bir derinlik de ben inmiştim. Şimdi çıkış olmaması bundan, artık koşmuyor olmam bu yakarıştan. Zamanı bir şekilde kandırma uğraşı işe yaramıyor olsa da maskelerle, her kuaförün insan kostümünü rükuş yapmıyor olması bu savruluştan. Bu aldanma her yüzde, bu düşüncesizlik her bir kağıt parçasının yüzünde, iki yüzünde…
Anlatamadım yine de, biliyorsun beni. Bilmediğin bir tür halim ile şekilleniyorum kesin! Kestiğim onca derinin içerisinde, hala izi kalıyor geçmişin! Eskidendi, bilirsin beni; eskidim. Bir eskici dahi almayacak artık bedenimi, çoktan karalanmış bir eskizdim. Renksiz, bir tür siyah beyaz imgeler; işaretler yok olunca sayfalarda, yalnız boşluklar ile imgelenir seyirler. Bir sıfır noktasından, bir başka tükenmişliğe; bir var oluşun yokluğunda, özge bir densizliğe. Son, hiç iç acıcı değil bu gidişte, hiç hoşuna gidecek gibi değildi sayfadaki bu renkler. Anlıyor musun, hep ben; ne sen, ne de bir hiç uğruna yazılmıştı tüm metinler. Şimdi tekrar edeceğim, bir tekerrür olmayacak, ne de bir silüet dokunmayacak bu beyazlığa. Karaladığım herhangi bir mısrada, bir bütün olmamıştı yarım kalanlar.
Ertesinde kalmıştım, sözcüklerin dansında bir sonraki oyuna geçmişse de tavırlarım, aklım hep oradaydı. O esnada yürürken martılar, uçuyordu timsahlar. Dökülürken göz yaşları, vururken çatlamış bir cama. Yaklaşık olarak iki yüz liraydı duman, bir kaç yüzüm renk değiştirir, bir kaç benliğim çıkardı çığrından. Her bir adımda uzayan koridorlar, tükenen yaşamlar vardı sayfada. Her bir sabah uyanan bedenler, yalnız öksürüyordu nefes aldığında. Korkuyordum yaşamaktan, benim için tükenmişti! Tükenmişlik her duygumun üzerine bastığında, cesaretim çoktan onun altında ezilmişti. Kesilmiştim koşmaktan, bir kesittim artık yaşamda. Kısa bir öz geçmiş ve kısa bir gelecek hayali vardı yazdıklarımda. Üzerinden dokuz yıl geçti farkında olmadan ve hala birkaç basamak atabilecek miyim emin değilim. Sebepsizliğim bir kent inşa etmiş üstüme, üstüne bir dünya kurabilmek tek çekindiğim. Çekimserim her düşündüğümde, çelimsiz bir karakteri canlandırıyorum her düşümde. Birer kabus oluyor düşlediklerim, birer birer avlıyor beni içimde. İçince hele tüketiyorum kadehleri masanın üzerinde, üstüme üstüme geliyor tüm gizli geçmişlerim. Sicimsiz, şekilsiz tüm hayaletler, hayal ettiğim her şey!
Devam diyorum tekrardan, devinim henüz seri değil, devrilmek asla olmamalı bu hikayede. Tüm tikleri kaldırıyorum serüvende, tekrarları olmayacak hamleler ile dikte ediyorum yaşamı. Anı sabote eden her bir düşlem, düşürüyor elimde tuttuğum kum saatindeki zamanı. Ertesinde kalıyorum, erteleyemiyorum beni rüyadan uyandırması için zamanı, yaşıyorum… Yaşlanıyorum yeniden.
Deviriyor anları hatalar, devriliyor anlık hatalar ile yaşamlar. Duyuyor musun? Sesleniyorlar, sebepsiz yere yıktın tüm kaleleri diyorlar bana. Anlamsız bir şekilde kırılıyorsun şu anda, uzayı büküyor köprüler, Sırat’ı geçiyor tüm nefisler. Bir inancın eşiğinde, henüz yeni doğmuş bir bebek gibi kalıyorum beşikte. Habersizim bu riyadan, kefensizim bu zinada. Devşirme kalıplarım ile yontuyorum taşları zamanda, hiç duymamış gibi, görmemiş gibi uzaklaşıyorum onlardan. Ondalık bir sistemdeki en küçük yapı taşı oluyorum aslında, onda bir ettiğim her sitemde, bir fiske daha vuruluyor sırtıma. Binbir pranga ile çekiyorlar bedenimi, acıya hükmediyor Tanrı dedikleri…
Korkmuyorum, tortusu içime sinmiş her bir korku; artık ürkütmüyor benliğimi, üzmüyor asma bahçeler içerisinde yaşamıyor olacağım düşüncesi beni. Hala anlamıyor musun, kırmıyor artık zalim olarak gördüğüm bedenlerin bana zarar veriyor olduğu düşüncesi. Ayırmıyor beni parçalara, toparlandım; ölüme uzanan her yolda bir bütünlük sağladım, her düşlemin zemininde, bir kendime inandım. Silkindim bir anda, hiç umursamadım üç kuruşa satılmış güzellikleri, peş para etmezdi hiç biri. Acımadım, kendime dahi bir kez olsun o duyguyla yaklaşmadım. Çok kaybetmiştim aslında, çokça zamanı bir kaybeden olarak geçirmiştim Ocak ayında. Ardında soğuktu Şubat, aşıktım. Tekrar inandığımda o duyguya, Mart ya da Nisan kararsızdık. Kararlıydım bir yandan ama yaşanılan ilişki karmaşıktı. Karmaşa bir türlü aldığında bedenimi, ruhumu kurtarmak için hiç uğraşmamıştım. Reddettim, veto oy çoğunluğu ile kabul görmüştü içimde yaşayan bir çok zıpır ruhun aldanışında. Resmettim bu hüznü, güzün verdiği bir tüzük gibiydi anayasada, bir hüzün hasatı yer almıştı bu aylarda. Yazamazdım skeç ben ama bir ömrü, bin bir hali ile dökebilirdim kağıda, kağıt yıpranırdı yazdıklarımla; dökülen her bir sözcük beyazlığa, onların bir kaç ömrünün özeti olurdu baktığımda. Özeti buydu özelin, asla ardına bakma, asla alttan alma bir daha!
Korkmuyordum, elbette hiç bir korkum olmadı ayrı kalmaktan. Özgür olmalıydı kova, belki aldanıyor olduğunu düşünse de, ürkmemeliydi bu davranıştan. Korkmuyordum, terazi hiç bir zaman eşit göstermiyor olduğunda. Sekiz Nisan’dı, gölge kısaydı bedenden, gündüz uzundu o gün geceden. Sallıyordum belki, sarmalıyordum bir bedeni. Hoşuma gidiyordu bu duygu, hoşnut kalınacak bir şeydi her şeyin ötesinde yer alan o dürtüdeki olgu. Karışıyordu her bir tümce, her bir fikir, başka bir düş ile birleşiyordu o sıra. Tekrar ediyordu yalanlama, hatırlamıyordum. Anımsayamadığım hisleri, hiç bir an hatırlamayacağım düşünceler ile birleştiriyordum. Kısıktı gözlerim, sızmıştı belki de içimdeki her bir iyimserlik. Kimsesizdi, kimsesi olmayan bir insan ile birleşmeliydi. Birikimdi yağdığında yağmur, serilmekti yere. Derlemekti bir anda düşleri, tekilleştirmekti belki de. Yalnızdım ve evet tektim bu öyküde!
Ertesinde mi kalmıştım yoksa, ertelemeliymiydim her şeyi? Her şeyh, bilebilir miydi kendisine inanmış her bir ruhun geçmişini? Bir yaratıcı mıydım ben oluşturduğumda fikirleri, yoksa bir Tanrı mıydı beynimize enjekte eden düşünceleri? Eğer O’nun oluşturduğu her bir ruh, bir yaratık olarak adlandırılmış olsaydı belki, asla bir yaratık olmak yerine, yaratıcı olmayı tercih ederdi zihnim. Kontrol bendeydi, benliğim bu mekanizma üzerinde, bir çok kez mekanik eğilimler göstermiş, yürümüş ve büyümüş bir bireydi. Öğretici ben olmalıydım ardında ve anlatıcı sadece filmlerdeydi…
Hissedebiliyor musun, bu düşünce, bu fikir… Yalnız bende değil. Başından beri sana anlattığım her şey, yalnız kafamda değil. Yuvarlanan bunca asır, yalnız sayfalarda, sadece parşömenlerin yanmış uçlarında yer almıyor. Tüm dökümanlar kalbimde, tüm dökülen kanlar, pıhtılaşmış, kurumakta yüzeyde. Kuruyan her bir dava kan içerisinde, ölümle sonuçlandı bu dünya içerisinde. Burası benim değil, bana ait bir yaşam olmadı hiç bir zaman. Bana ait olan kan, çoktan akmıştı beyazın aklığına. Sayfanın en soluk, yıpranmış tarafında. Tarafsızca kurguladım bu hayali safımda, saftım, kirlendim. Ufacık bir veletin beyaz atletinde çamur kapladı hislerim ve evet doğdu o leş kahverengi pislikten insan olarak adlandırılan bedenim. Ertesinde mi kaldım?
Evet, elbette geç kalktığım bir gündü bu geçmişe. Farkında mısın, sen hiç bir an uyanmamıştın benim gideceğimde…