Fiona


            Biraz yürüyeceğim… Olabildiğince çekmeliyim güneşi içime, uzanabildiğim kadarıyla tutmaya çalışmalı bulutları yeniden. Adımlarım atmalı birer birer, şiddetli bir şekilde çarpmalı rüzgar tenime. Hissetmeliyim… Biraz daha yürüyeceğim; belki büyürüm gittikçe, yaşlanırım farkına varmadan ve aldanırım yaşamın izlerine. Kaybolurum derinlere indikçe ve yarattığım o madenlerde; tavana kısılmış hayallerim düşer zemine, üzerine basar ayaklarım çıkış olmadığında ve bir kapan olur hayat, maden çöktüğünde.

İyi hissetmiyorum şimdi, yürümeliyim; ardıma dönüp baktığımda kanıyor olsa da geçmişim, yürümeliyim…

            Yağardı gök yüzünden deli saçması çünkü, bir kış ayı; nasıl da hüzünlü, fark ettirmeden bir tebessüm içerisinde olan yüzüyle. Bana bakıyor, düşündükçe gülümsüyorum. Yürürken azalıyor hava, konuşmuyorum bu yüzden. Gülümsüyorum, yağardı gök yüzünden deli saçması çünkü.

Ufaktı parmaklarım, kavrayamazdım hayatı. Hiç bir eldiven yakışmazdı ellerime, hep boşluk vardı yaşamımda da olduğu gibi, onları giydiğimde. Silerdim düşen kar tanelerini yüzümden, ıslaktı hep düşüşler. Kaygan zeminde paytak paytak yürümeye çalışırken çocuksu hallerim, kısraktı hep; yaşamın zulmünden kaçan, görmemek için uğraşan at gözlüğü takmış siluet. Bir kadın gibi kokmuyordu sürüngen, bir adam gibi de durmuyordu kadeh tükendiğinde. Hep bir arada kalmışlık; her bir sazı, ney sanmışlık vardı öykümde. Oylar hep çekimserdi, gittikçe çözülmesi gereken bir sarmaşık da değildi yapı, gizlenmişliğin üzerine gizem katmaktı yalnız. Garipti içimdeki çocuk, gerçekten de mecaz değildi anlatım. Yar sanrı getirir, tanrı umut biriktirirdi ceplerimde. Hepsi bozuktu, bu yüzden kağıda tapmadı masum yanım. Sandığımın aksine, kumbarada toplanmıştı bozguna uğramış yapım. Sandığın aksine, kumbaraydı saklı yatırım. Hatırlıyorum şimdi, beş liraya alınan bir kutuda biriken yaşamım; geleceğime bir kaç yıl katmıştı yalnız. Kül tablasına söndürdüğüm hayatlarım, bir çok yılımı alırken benden, geri kalanı da çöp kutusuna atmıştım sanırım. Ardında elimden bıraktığım şişeler, kırılmış, kesmişti geleceği inşa ettiğim yolun ağzını. Dar bir yokuştu her şey, nar taneleri gibi kalabalık duruyordu önümdeki engeller. Kararsızdım ve hiç kararlı olmadı, çözdüğüm problemlerin doğrulunu ifade eden yöntemler. Zararsızdım, yararım yoktu kimseye; yaram çoktu, atılan zar hep yekti düşes öldüğünde.

            Yürümeliydim hala, düşünceler sarmışken bedenimi, atmalıydı adımlar ışığa. Soğuk burası, yeryüzünden aşağı indikçe neden ısınmıyor, nasıl kaynamıyor içimdeki ölüm furyası. Bir şekilde yaşamalıyım, bir tür türbülans olmalı bu aklımda sallanan. Aklımdan salınan bir çok düş, yolcu olmalı bu uçakta ve bir pilot olmalıyım, kadehler tükenip kana karıştığında. Bir sen olmalıyım ardında, bir de ben; dans ederken koridorda, salınmalı saçların, kısa olmamalı asla. Düşerken gök yüzünden, kırılmamalı, raks etmeli hafiften. Bir şiir okumalıyım sana, ucuz olmalı; kütüphane köşelerindeki klasiklerden, hiç hatırlanmayacak olan mısraları:

Fiona, kalbim zorla atıyor olsa da, yaşıyorum hala.

Senin için, ikimiz için vazgeçemem yaşamdan, bizim için, serin bir havaydı nefes almak.

Fiona, kaybetmiştim, kaybolmuştum yokluğunda.

Senin için, bir inanç yakardım mum ışığında, benim için, bir Tanrıça olurdun sana taptığımda.

            Yürümeliyim bu yüzden, aklımın kuytu köşelerinde kalmış şairlerin dizeleri yerine, buradan çıkıp yazmalıyım, dizginleri bırakmamalıyım karanlık çöktüğünde. Çıkış var mı bilmiyorum, çok karanlık; nefes almak zor burada. Çocuksu düşlerim geliyor aklıma, sanki sona yaklaşmış gibiyim ve tüm yaşam bir vintage filtresi ile geçmekte önümden, gözlerim yavaş yavaş kapanır gibi olduğunda. Biraz daha yürüyeceğim bu yüzden, yürümeliyim biliyorum. Sürdürmeliyim bu hayali, süreksiz olmalıyım sıfıra yaklaştığımda. Süresiz hayal kurarken, kuruntular ile doldurmamalıyım aklımın odalarını. Yürümeliyim bu yüzden, yürümeliyim Fiona…

            Karışıyor her şey, kararıyor zamanla; dağılıyor düşünceler, savruluyor düşler yanımdan. Ne düşünüyorum biliyor musun, yalnızlık bana göre değil… Şizofren olmalıyım her konuştuğumda, mazoşist olmalıyım düşüncelerimle kendimi yaraladığımda. Buna rağmen devam ediyorum konuşmaya, sen yoksun. Bana anlatıyorum seni, sana anlatmak isterdim bendeki yerini. Kayboluyorum Fiona, tüm kapılar kapılı ve bir anahtarım bile yok açmak için ardını. Hiç halim kalmamış gibi zorlamak için kapıyı. Gülümsüyorum yine, masadan dökülen şarabın yanında, kırılan şarap kadehleri yanaşıyor zihnime. Tebessümle kendisini gösteriyor gamzeler, istemsizce kahkahaya dönüşüyor bu anılar içimde. Sonra düşüyor yüzüm, bir daha seni hiç göremeyeceğim düşüncesi; karanlığı da yanına alıp geliyor üzerime. Kaçamıyorum bu histen, savuramıyorum bir köşeye. Donuklaşıyorum, mat bir cisim gibi, geçirmiyorum mutluluğun ışığını içimden. Somutlaşıyorum, soyut birer düş halini alıyor yaşamakla ilgili her anı, kararıyorum bir gölge gibi, sararıyor ayrılığı anlatan güz yaprağının gövdesi…

Buruk bir his beliriyor içimde, o gülümsemelerin hepsi, hüzünle beraber yok oluyor bir anda. Seni üzdüğüm geliyor aklıma, çocukken ağladığım onca sayfanın, arka yaprağında yer alıyor bu ağıt. Kağıt yıpranıyor, zanlı olarak yer alıyorum bir anda sanrıda. Ölüyorum Fiona, ben ölüyorum o esnada…

            Bir veda busesi olacak bu, başka bir elveda belki. Kandığım Tanrı’nın aksine, taptığım bir Tanrıça’ya mektuptu sonum. Koyu gri bir öykü, soyu insana dayanan bir zerdüşt. Taptığım ateşti çünkü, yakmıyordu beni, yanıyordum Aşk-ı Leyla ile Mecnun.

Kanıyordum ardında, çıplak ayaklar ile basmıştım toprağa ve çıplak olarak gömülecektim altına. Yürüyemiyordum artık, madenin çöktüğü yerden buraya kadar, bir hiç uğruna atılmıştı adımlarım. Pes ediyordum, bırakıyordum tüm umutları elimden, kayıyordu parmaklarım arasından gelecek. O sesleri duymaya başlamıştım çoktan, beni çağırıyordu her biri. Hissediyorum yaklaştığımı, tüm bedenimde, kaplıyor içimi karanlık. Bir ışık beliriyor, taşla karışık toprağın arasından yayılan sesler, bana ölümü anlatıyor. Her yerdeler Fiona, her nefes aldığımda içimde birikiyor, giderek doluyor içime kömür. Tüketiyor beni, yakıyor bedenimi senin aşkınla, yanıyor içim. Sesleniyorlar tekrardan…

            Sesimi duyan var mı?