Sessizliğin bir bedeli var kulaklarımda; gittikçe derinleşiyor, sonsuza doğru sürüklendikçe her melodi, daha tiz ve paslı. Kirleniyor yaşanmışlık; geçmiş daha sisli, daha da puslu artık. İlerleyen bir ritim gibi adımlarım; esler bastırıyor ayaklarımı, sus pus oluyor dudaklarım bir sözcüğü daha seslendirmek istediğinde. Bir düşünce daha baskın olmaya çalıştığında, bir çekimserliğe daha tutuluyor aklım. Kaynıyor her bir düş kazanda, çeviriyorum içerisinde hayatı. Ne kadar karmaşık olursa kayan yıldızlar, unutuyorum yudumladığım her bir yaşamın tadını. Sessizliğin bir bedeli var, bir beden, uğrunda yakılmalı!
Dozunu ayarlayamıyorsun bunun; her içim, bir biçim temas ediyor sicime, her şekilde karışıyor, içtiğin kadehlerin kirliliği yüzüne. Yıkanmıyor hiç biri, için için ağladığın her sahnenin pas tutmuştu geçmişi. Kaybediyorsun kendini; her baş edemediğin neden, nasıl sorusuyla can buluyor yeniden; tüm teninde, cansızlık kötürüm bir şekilde devam ediyor yeşermeye. Tüm o yeşillik çürüyor kendini kaybettiğinde ve tüm o yıldızlar kayıyor gök yüzünden. Kararıyor hava, mavi bir yansıma duvarda, sararmış bir hüzün yalnızlığında. Güzün verdiği hazan suratında belirirken, hasat ediliyor her tohumunu serpiştirdiğin bitki, mevsimi değildi hiç birinin. Yazamazdın çünkü gündüzleri, güneş gökte değildi o an, ay doğmamıştı o batmadan. Kızıla dönmüyordu rengi, ay belirmek istemiyordu gökyüzünde belki. Anlayamazdın, mevsimi değildi hiç birinin.
Dozaj bir kolaj içerisinde belirirdi hep, her bir kare aynı çözünürlükte, tüm günler aynı takvimde yer alırdı istemeden. Kimse değildi çekindiğin, kimse olmayacaktı istediğin besbelli. Kim aksini söylerse de istediklerinin, kimse dilemezdi içindekini kesin! Kestiremediğin bir gelecekti içindeki, asla bırakmak istemedin, asla; içindeki bir yığın düşüncenin, tüm düşlerinin önüne geçmesini engelleyemedin. Kopamadın sen onun yörüngesinden, boşluğunda uzayın ilerledin. Parçalara dağıttığın bedenin, yüzüyordu derinlerde. Kurtaramadın sen hiç birini, boğuldu her dağılan parça, çoktan ölmüştü hepsi, bir yetmiş beş yatıyorken dalgarın ucunda. Yüzeyde derin bir şekilde nefes almaya çalışırken, kimse yoktu o boşlukta. Yalnızdın, yalındı her bir hayal; kurtarılmayı bekleyen her yanın, kaybolmuştu o yalnızlıkta. İçine biriken kurumdu her öksürdüğünde bedenin, kömür yutmuştu maden altında kalan her kimsesiz kişiliğin. Kimse aramayacaktı ardında, her kimse sormayacaktı seni. Ser verip sır vermeyen kişiliğin, boğulacaktı bedenine dolan, dolanan yalanlarla. Sarmaşık gibiydi her biri; sarılıp, sarmıştın bedenlerini belki ama eksikti… Her zaman, eksik bir şeyler olduğunu sezmiştin; beklediğin her liman, demir dahi atılmamış ve gemisizdi. Tüm ucube fikirler kahretmişti seni, bir hilkat garibesiydi her bir temenni. Bir gezginin sonsuz serüveninde, tutarsız bir hedefti düşledikleri. Bozulduğunu düşünüyordun kimyanın, bozguna uğradığını ileri sürüyordu hakikatın. Yapay bir kanıydı her yaşantı, yatay bir geçiş olamayacak kadar eğriydi yaşam uzantın. Bıraktın, uzaktım…
Bir bedeli vardı; bir eder uğruna, bir kaç keder, biraz da kader diyerek devam edemezdi şecerem. Ne o, ne de başka biri olarak doğmuştum; ne üç kilo ortalamasında yaşama gözlerini açan bir bebek; ne de üzerine bir şeyler eklemeyen bir insan olmuştum. Bir tür yaratıktı her biri ve her bir bedeni Tanrı yaratmıştı besbelli. Tanrı yoksa da bu gezide, insan doğurmuştu bu fikri zihninde. Bir düşünceydi temelde, bir animasyondu çizgi dizi, barındırıyordu içinde Temel’i zeminde. Bir bitkiydi insanı güçlü yapan ve yine bir yeşillikti beynin kontrolünü yapılandıran. Bir gizemdi her biri, sözeldi konuşamadığımda, sayısaldı hesaplayamadığım her bir dakikada. Kayardı yıldızlar ve ben ağlardım…
Hayal ettiğimde pembe bir dizi, gerçekler önüme serpiştirildiğinde mat ve kirli yaşam. Kararsız bir o kadar, kararlı bir yapıda üzerime gelmekte her an. Duymuyorum hiç bir şeyi ve herkes konuşuyormuş gibi, tüm o yıpratıcı sesler kulaklarımda, her biri bağırıyor. Yankılanan duvarlardan sadece çığlıklar, yalnız haykırışlar geliyor. Kapatamıyorum kulaklarımı, küçük bir çocuk gibi şarkı söylemek istiyorum artık. Bir ufaklığın minik parmaklarıyla, kapatmak istiyorum yaşamı, gözlerimi. Görmemek, duymamak üzerine kurulu hayatım; her taşı attığımda yedinin üzerine, çizgilere dokunmamak ve sekerek ilerlemek yaşamım. Bir bedeli var sessizliğin ve daha derindeyim artık.
Sonsuz bir döngü gibi yaşam, paralel çizerek ilerliyor, her bir paragraf ile yeni bir paragram elde ediyor; her bir sanrı ile temelden, acı ile sancılar biriktiyor erdemmiş gibi görünen, yaşam paradoksu yeniden. Şahsıma kast ediyor katil olarak benliğim; şansıma, bir sadist gibi davranmıyor kendime zarar veren mazoşist kişiliğim. Dar ağacına gidecek olsa da orta çağda yaşayan cadı karakterim, kanadığıma inanıyor kurulan yargı mahkemesi. Gerçekten kanıyorum, gereği buydu kanamanın; her biri beni, her şeye kanıyor sanıyordu. Bir aşka, bir yaşama; bir çok ölüm görüyorken gözlerim, yalnız yaşama aldandığıma. Tanıyordum her sinsi fikri kafamda, anahtarı vardı tüm odaların. Aklımın ucunda gezinirken bir düşten başka bir fikre, sadece olduğu yerde duran biri sanmıştı her kadın. Hareket halindeydi tüm araçlar, düşüncelerim her daim otostop çekerdi otobanda. Bir yığın fikir akarken şeritlerden, zor gelmişti yürümek aslında. Bunca zaman bir çok bedendi çiğnediğim, üzerine basıp, bir basamak daha yükseldiğim. Bir çok sanattı işlediğim, yalnız cinayet olarak resmedildiği. Bir çok satır öldürmüştüm sayfalarda ve bir çok yaralı sözcük vardı mısralarda. Bir kaç bakire kanı akmıştı beyazlığa ve yalnız kurban onlar değildi, doğmamış çocukların, gözlerini açmamış dünyasında. Şeytanın incilini ben yazmamıştım asla, geri çevirmiştim. Geriledi zihnim, tökezledi her adım atmaya çabaladığında. Her şeytani fikri yanıma aldığımda, karşımdaydı iblis. Şaşırmıştı bana, şaşkın gözlerle bakıyordu her an suratıma. Asla bir iblisin yanında olmamıştım, oysa O hep yamacımda güneşlenmek istemişti cehennemin sıcağında. Bir zihni yakıyorken ateşte, bir düşünceyi de salıyordum masum bedenimden. Bir şizofren gibiydi içerleme, içerik yazmıyordu önsözde. Bir giriş cümlesiydi nefret ve masumiyet yer almıyordu sonuç içerisinde. Sessizlik bir bedeldi, bir behere koyulmuş kimyasal bir bozulmaydı bedenimde. Sessizlik bir kederdi; kıskançlık, kin ve öfkeydi girdabın içerisinde.
Kötümserdim öncesinde, kötüydü belki. Körü körüne kabul edilen her dürtü, bir döngüden ibaretti gelip geçen. Yüzeydeydim şimdi ve yüzüyordu bedenim ulaşmak için iskeleye…
Uçsuz bucaksız bir çöldü hayat, ne kadar susuyor olsa da bedenim, dilenmiyordu Tanrı’dan. Yargılıyordu beni yanımdan gelip geçen her adam, sanıyordu ki öleceğim bu susuzlukta. Susuyordum; onların söylediği her sözde kulaklarımı kapatıyordum ellerimle, susuyordum; onların uzattığı her bir şarap kadehinde, kabul etmiyor ve hala susmadan onlara yanıt veriyordum. Düşündüklerinin aksine uzak değildi göğü çevreleyen maviliği yaratan, uzak değildi; okyanusları göğün yansımasıyla taşıran. Yakındı her aldığım nefeste, bedenim O’nun, benliğimin içindeki ruh, yalnız O’na itaat ederdi her anımda. Bir yolcu gibi olarak görürdüm kendimi yaşamda ve bir biletim dahi yoktu aslında. Tüm kolaylığı sağlayan bir sahip edasıyla, sunmuştu saniyeleri, dakikaları dolduran yaşamı bana. Çoğunlukla sorguladığım yaşamda, ne yapmıştım bugün ve ne yapmalıydım yarın da yaşatmak için O’nu. Bana yaşamı armağan eden yaratıcı adına, neler verebilirdim bir yaratık olarak. Ne kadar ilerleyebilirdim O’na yaklaşmaya ve ne kadar daha yanında olabilirdim; Tanrı bir, Tanrı bilir kavramıyla. Her şeyin bir bedeli vardı yaşamda, her bilinç bir bedel ödemeliydi yaptırımda. Her yapı bir düzen içerisinde kurulmuşken, her yanıt bir düzensizliğe uğruyor olsa da. Aynaya bakıyordu bazen siluetim, değişmiyordu; defalarca, saniyelerce sabit kaldığımda, o yüz günahları çevreliyordu. Çeviriden ibaretti her şey; milattan altı yüz yıl geçmiş olsa da tartışılıyordu. Henüz bir yılı doğmuş olsa da güneşin, on iki havari, yazılmış dört kitaptan habersiz ölüyordu. Bir kaç sözcüktü her biri ve evet bunları insan yazıyordu. Belki de kulağa hoş gelen tüm sözler; bir yaratıcı değil, bir yaratık tarafından hayat buluyordu. Duraksıyordum bu esnada, evet hala yüzemiyordum…
Sessizliğin bir bedeli vardı kulaklarımda,
Ve ben, Tanrı’yı duymuyordum.