Bana Dair


Zamanı vardı uyanışların, benimse hep üçte kalırdı. Gece yatağından kalkıyorken o saatte, gündüz yorganına sarılırdı. Bu bendim, ne başkası, ne de aynanın yansıması; kahvenin tortusu damağımda, tadını viski ve çikolata sanırdım. Tüm şekerli lezzetler sevdiklerim ve acısı yalnızlığım. Bana dairdi bu yazı, dilim daha sivri, Tanrı’m daha da acımasız olacaktı.

Küçüklüğüme bir takım elbise giydirilmiş gibiydi anılarım. Hepsinde bir beden büyük gibi hisseder, bir kaç hatıra öncesinden giyerdim bayramlıklarımı. Erken yaşta büyümüştüm, hiç hesapta değilken kaybetmiş ve büyütülmüştüm. Biri baba sözcüğünü dökerken dudaklarından küçülür, daha erken bir yası yaşayan kalbimi avuturdu dağınıklığım. Öyle ya, dağılmıştı bir yanım; yalan değil, aşamadığım çokça eskiden biriydi bu sahaflığım. Tozu bir kalıp halini almış eski kitaplarda aradım aynı fotoğrafları, biliyordum; renkli her bir kare dahi siyah beyaz kalacaktı. Kanacaktım, hala yaşıyor ve yaşatıyorum sanacaktım. Asla aptal olmamıştım, dedikleri kadar var olan sinsi bakışlarım, uydurmuştu kendisini oyuna. Oyum buna olmaksızın, kabullenmişti çevremdeki her bir insan aklımı kullanabildiğim yargısına. Konuşuyor olsam kim anlayacak ki derdim çoğu zaman, o insanlar, hep yanımda olanlar ve istesem de asla bedenini yaklaştırmayanlar. Her biri yanımda ve aslında uzaklar. O denli ırak ki bana, ne sevdiğimi dahi bilmiyorlar. Çoğu yazdığımın dahi farkında olmaksızın, bana sarılmaktalar. Bir kaç sözcük döktüğümde satırlara, hala duraksız okuduğumu sanan bir yığın ise, başka bir yazarın gölgesinde olduğumu savunmakta. Gölge, hiç kimse ışık tutmadığında; Güneş, Tanrı olmadığında. Tanı: Biri asla seni, sen olduğun için tanımayacak.

Gülümsemene kanacaklar; yapılan ufak çaplı latifelerin yalanında savrulacak, söylediklerine tebessüm ettiğimde yaklaşacaklar bana. Dört yılda bir yirmi dokuz olduğunda o ay, tam olarak ortasında kaldığımı, doğduğumu dahi unutacak olanlar. Bir baba, bir anne eksikliğinde geçen yılları asla farketmeyecek, genç çağları tamamen kendi ayaklarımın üzerinde, tükettiğimi bilmeyecek insanlar. Tanımayacaklar; parmaklarımın arasında tuttuğum kadehlerin başıboşluğunu, kırılmışlığını asla hayal dahi edemeyecek olanlardı o insanlar. Bu yüzden anıların çoğu bende saklı kaldılar, saklamadım ya da saklanmadım asla. Bir yanlışı hata yaparak, bir doğruyu belki de farkında olmayarak yapmıştım her an. Aldatılmak, aldatmak ve de aldanmaktı hayat. Hayasızca değil, hayret verici bir şekilde hayatsız, yaşamsızcaydı bu aksan ve dönüyordu çark. Çark ettiğim zamanlar da olmuştu ve hesaplayamamıştım çapını. Derlerdi oysa, sayılar beni anlatırdı, aslına bakıldığında ise ben rakamlarla yaşadım. Anlam yükleyebileceğim insanlardan daha çok mana taşırlardı: On dört ve iki elimde olan, üç ve on iki ise elimde olmayan, ardında yirmi ile sonlanan ve on dokuz ile başlayan bir döngü karanlığa savrulan. Kolaydı yapılandırmak ve zor olandı taşımak. Taşınmak; uzaklara, burada olduğu gibi kimsenin beni tanımadığı ancak tanımadığım insanların olduğu şehirlere yol almak. Şeritlerin tek bir çizgi halini aldığı otoyolda, gün batımını, aracın siyah filmleri ardında tasarlamak. Mavi biraz, deniz değil; korkardım hala boğulmaktan, korku duyardım kapalı bir alanda nefes alamamaktan. Yanmaktan da, hele ki yanılmaktan. Yastığa koyduğumda başımı, hala bir hayali yaşatıyor olamamaktan. Olamıyor olmaktan korkmak aslında; istediğim gibi, asla istedikleri gibi değil. İs dediğimde karanlık yüzüme, onların çehresinde yer alan yalnız kirdi ve asla temizlenmedi.

Kısa söyleşilerim oldu Tanrı ile belki; şikayeti onu tanımıyor olmamdı, cesaretim onun beni tanımıyor olmasında saklıydı. Dargındık aslında çoğu zaman, yalnız kendimle baş ediyor olduğumu anlamak zaman aldı. Zamansızdı belki ama çarpıcı bir gerçek ile boğuşmaktaydı bir yanım. Yanılmadım; yalın bir ezgi gibi doğarken, sessiz bir ağıtmışçasına terkedecektim dünyayı. Onla ya da onsuz, nasıl yürüyorsam sokaklarda, düşmeksizin kaldırımlara, kapanmaksızın asfalta ve bir adsız olarak anılacaksam sayfalarda, saygısız ve hoşnut. Sorgu: Kim için bu uğraş ve ne sebeple olmalıydı bu ahval?

İnfialdi bu içimde, bir ihmal aslında santimantal kişiliğime. Deriştiğim her bir kadehte, bir fakrlı inşa olmalı sen gelmediğinde. Ben gitmediğimde, gitmem gerektiğinde, sinmem, eğretileşmem şart koşulduğunda bir köşede. Küçüklüğüm hala o takım elbiselerin içerisinde, hala büyüdüğünü haykırıyor o hastane koridorlarının eşiğinde. Hatırlıyorum Tanrı’nın olmadığı o geceyi ve ben şirki ilk kez çekip nefesimden, tükürüyorum yüzlerine. Büyüyorum; önce taşıyorum o yapının ölü kokan görüntüsünden, büyüyorum. Büyüyorum gittikçe ama onlar küçülmeye devam ediyor gözlerimde. Yağmuru seviyorum, hala, aşık oluyorum tenime dokunduğunda her bir damlası, ıslattığında saçlarımı dokunuşları. O kızgın sarışını dinliyorum sabahları, katlanır kılıyor gündüzün yasını. Yazıyorum ardında bir yazgıymışçasına, okunsun diye değil, belki bir gün okuma alışkanlığı kazanır diye bir yanım ya da bir yanım, konuşmak istiyor sayfalarla. Beyaz onlar ve bir tek ben karalıyor, zarar veriyorum o aydınlığa. Karanlığımı dağıtıyor gibi hissettiriyor o yapraklar, korkaklar; tüm içimdeki siyahlığı akıtacağım diye mürekkepten uzak durmaktalar. En yakınımda olanlar henüz bana yakın olmadıklarında, aslında o sayfalar dostluğumu kazanmaktalar. Zamanı var:

İçimdeki bu uyanışlar seyreliyor günler azaldıkça. Geçtikçe dakikalar, seyir halinde olan ruhuma yetişemiyor insanlar, seyrelmekteler hayatımdan.

Sanki yıl 2003 ve ben hala aynı şarkıyı dinliyorum yaşamımda. Hayaletler ile uyumak ve hayal etmediklerimle uyanmak yeni bir sabaha, başka bir Plasebo etkisi listenin ucunda ve artık bu şekilde ezgiler çalmıyor kulağımda. Melodiler daha da paslı ve ben daha da yaş aldım. Çokça kan kaybetmişçesine daha da kararsızlaştım. Bu bendim, ne başkası, ne de aynanın yansıması; damağımda geçmiş, tadına varamadığım ve gelecek önümde, daha ekşi ve tuzlu artık. Sadece otuz dakikada, sekiz yüz sözcük geride kalmıştı. Dilerse sayabilirdi buraya kadar sabretmekte olan her bir canlı, yalnız bu cümle dahil olmamalıydı. Demiştim ya, bu bana dair bir karmaşaydı, Sana Dair şarkısı eşliğinde, yalnız Tuna Kiremitçi masalları. İclal Aydın aşkları, Yeni Türkü’nün platonik tutumları. Kararsızlığım yeniden, karanlığım beni resmeden ve kardığım kartlarım önümde, sinek valesi, kupa kızları. Tuba cennetten, Yunus Emre şiirinden, Tuğba nispeten, Aden ile Adem arasında yer alan bir sergüzeştten. Değişmeden, dertleşmeden.

Benimle Tanrı’nın arasında, henüz sebebini bilmeden. Girmeden bu kıstasa ve yasaklanmadan henüz elma, sevmeden, sevilmeden. Dilim daha sivri ve ben Tanrı’dan daha acımasız olacaktım bu gidişle.

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.