Turkuaz


Öldüğüm günü hatırlıyordum yaşanılanın aksine, bir sabah güneşi, perdenin arasından sızıyor göz çeperlerime. Geçiyorum kendimden, bulutlar gibi ve dönüyor dünya. Geçiyor üzerimden o pamuksular, beyaz, şeffaf.

Öldürdüklerim ardında,

Gömdüklerim toprağa, kapattıklarım üzerini bir yığın nefret ve gözyaşıyla. Hatırlıyorum, anımsadığım birkaç masal var aldanmışlığa, adamışlığa. Kendime atadığım birçok kişilik var sayfalarda, olması gereken ve hiç olası olmayan tanımlar. Hiç oralı olmayan biraz da, olmayan yurdu. Doğumda lanetlenmiş gibi ağlıyor bebekler, unutuyor gülmeyi, kayboluyor duygu. Başka çehrelere tebessüm etmek yerine, gülümsemek yerine, zihnimi kaplıyor kuşku. Durgu…

Öldürdüklerim arasında ben de olmalıyım, ben de son, ben de yok. Bende olmayanlar, kalmayanlar içimde, kanmayan yanım içime, derinlere. Kanayan bir yanım eşliğinde, kanatan ruhumu. Çekilmiş gibi içimden bazı şeyler, çekinmiş gibi. Çekimmiş gibi, yere kapaklanıyor dizlerim. Gökyüzüne uzanan kollarım atıyor çığlığı, yalvarmadan, yakarmadan. Yaklaşmıştım, epey yakındım sonuna. Soruna karşı bir zaafım vardı oluşturduğum sonsuzlukta. Kaybolanlar ve bulunmuşluklar. Tutunmaktalar her bir yanımdan bana, tutuşmakta içimde olan kasırga. Öz farkındalık patavatsızlığı açığa çıkarmıyor, yorgunluk çıkarıyor bu ansızlıkta. Ne de olsa denge kaybolduğunda, beklenemezdi normal davranılması yaşamda, bekletilemezdi; bekleyemezdi Tanrı. Doğmadan henüz çizildiğinde kader, sorgulanamazdı öldükten sonra. Ve tutulma…

Şimdi söyleyeceklerim can yakacak, acıtacak, kanatacak biraz da. Silecek sayfalardan, satırlardan, sinecek içime bir parça. Okunmuştu bir kitapta; her şey yoluna girmeden önce en kötüsü olunmak zorundaydı, cumhuriyet tarihinin en utanç yıllarında, kapatmalı gözleri ve sarılmalıydı namluya. İstemiştim uyumak, düşünmemek; Tolstoy ikisini de yapamadığını dökerken kağıdın aklığına, hataydı birden fazla tekrarlananlar. Yanlıştı, ufak bedenlerin kalbinin büyük olabileceğini sanmak. Leş ve yağmalar; yağdığında bir damla daha üzerime, nerede aydınlatıyorsa dünyalarını güneş, gölgelerden çıkarak oraya koşturmaktalar. Sarkmalar; sarılmalar yılanlarına, sanrılar yalnızlıklarında ve sandıkları kilitliyken, sanmaları yalanlarının saklı olduğuna. Satmaları, sapmaları hayatlarında; cehennemin bir başka çukurunda olsa da benlikleri, sanıyor olmalı kendilerini ‘’Ner’de Giz’’ sokağında. Korkaklar, güçsüzler her tutumlarında, tutamıyor oldukları her anın zamansızlığında, yapay bir gülümse yer alıyor suratlarında.

Öldürdüklerim ardında,

Tebessüm eksilmiyor bir yanımda, bir yanım hala yanlı, hala yanlış doğruları söylemekte iken aslında yalan olduğunda. Hiç önemi olmadı neyi anlattığımın satırlara, ne hissettiğimin bir önemi olmuştu farkında olunmasa da. Ne hissettim, ne hissediyordum, hislerimi, hangi duygu ile beslemeye devam etmeyi seçiyordum amansızca? Ne içindi uğraş ve ne şekilde vuruyordu beni bir kadeh gibi terkedilmiş masalara? Nasıl ve ne pahasına tüketiliyordum masadaki boşlar kaldırıldığında?

Öldüklerim ardında,

Önceliklerim biraz da, özlediklerim, özlem duyduklarım uzaklarda. Bir başka özge, bir başka tuğba ağacı geçmiş, melekler şehrinde bir trafik kazasında, bir başka beden terk ettiğim. Bir buse dudaklarımda, bir alev yalanların yakmasıyla tenimi. Eridim, bir demircinin kızgın ateşleri arasında, gittikçe daha da sertleşti bedenim. Ulaşılamayana dek kalbe, dokunamayacak kadar içimdeki sessizliğin ruh bulmuş suskun benliğine. Erindim, gelmedi elimden bir bedene dokunma hissi, düşlemedim, bir başka evrende hayat bulma girişimini. Girift ise de tüm bilmeceler, eşelemeye uğraş vermedi toprağın altında yatanları zihnim. İlkim; iklimin sonbaharı getirmesiydi yaşamıma, bolca yağmur ve soğuk rüzgarlar. Yürürken sararmış yaprakların arasında, hala düşmeye devam ediyordu kaldırımlara dallarından kopartılmışlar. İlki; bir otelin tek düze vardiyalarında ve aldanış, kendinden uzaklaşmaya her yakınlaştığın anda. Sorma demekte idim hala soruları yöneltenlere bana, sonra; hiçbir yanıtım olmadığını fark etmiştim, üzerime kızgın adımlarla gelen her bir okun başka sorgular ile vücuduma saplanmasına. Hatırlıyordum hala, öldüğüm günün aksine yaşanılanın, bir anlamı yoktu geride kaldığında. Geçiyordum kendimden, bulutlar gibi ve dönüyordu dünya. Geçiyordu üzerimden o pamuksular, beyaz, şeffaf:

Ayarlayamıyordun dozunu, ne karışmış renkler, ne de tamamen saf. Koltuğun üzerinde duruyor dokuz milimetrelik bir uç ve karalanmış sayfalar. Doğrultuyorum kalemi şakağıma, daha yaşanacak ne var diyerek akmasını istiyorum mürekkebin kağıda. Savrulmasını istiyorum bedenin, bir başka vurgun yemesini istiyorum soğuk sularda. Asla anımsanmıyor olmak, hatırlanmamak aslında. Bir anı olarak kalmak değil, anılmamak anlayışı bulunmayanlar tarafından. Anlaşılmamak, anlatamıyor olmak bir anlamda. Henüz anlatmaya yetecek kadar sözcük yoktu mısralarda, yoktu; yeterince sözcüğün bir araya gelerek oluşturduğu tümcelerin farklılığı olsa da, aynılaşmaktan uzaklaştığı bir an hayatta. Farksızdı her somut tutum, soğuk sunum; soluk bir eskiz, soyulmuş birkaç kelime cümlelerin yorgunluğundan. Üzgünüm, ancak hala yorulmuş gibi davranıyordum bu anlaşılmazlıkta. Yağıyordu yağmur, düşüyordu damlaları sokağıma. Sokulduğumda kendi ıssızlığıma, hala solumaya çalıştığımı hissediyordum havayı, his ediniyordu bir yanım, kist çoğalıyordu aklımın odalarında. Kirleniyordu ellerim, kirletiyordum bedenleri, geçmişin perdeleri kapanmadan önce kırmızılığıyla.

Öldürdüklerim ardında:

Gömdüklerim toprağa, kapattıklarım üzerini bir yığın nefret ve gözyaşıyla. Ne bir ileri, ne de bir geri gidebildiğim anlar hayatımda. Ne O, ne de ben diyebildiğim dakikalar ve o dakikaların vurdun duymazlığı tema. Yaşayamadığım her anı, bıraktığım gibi duruyor hayatımda. Kafka, her düşlediğini yapamadığını ve her düşün çiçek açmadığını söylüyordu aslında; onların istediği gibi yaşamamak, onlar gibi olmamak bir an. Onsuz yapamıyor olmak değil, onlar için kendin olmaktan çıkmamak, çıkarımlarda bulunmamak aynı zamanda. Farklı bakmayı da denemek ancak, gördüklerinin hep aynı olması yaşam.

Öldüklerim ardında,

Turkuazdan, Kotor kıyılarında bir müzeden yapma hayaller, gümüş ve keskin bir bıçak sırtımda. Bir yap boz yıllar öncesinden gelen, bir kadrajda defter ve antika bir telefon otel odasında. Geçiyorum kendimden, bulutlar gibi ve dönüyor dünya. Geçiyor üzerimden o pamuksular, beyaz, şeffaf.

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.