Direngi; bir direnç olmaması başka adım atmaya, ilerlemeye, hayatta kalmaya. Bir şeyi yapmama isteği sert bir tavırla, kalmamak ya da gitmemek olmalı aynı zamanda. İki tabure var masada; biri boş görünüyor onlar baktığında, birininse içi boş, her ne kadar bir beden o tabureyi dolduruyor olsa da. Korksa da, korkutuyor olsa da bakışları. Dokunmuyor olsa da aynı anda ve dokunmuşsa da bir anda bana.
Süzülüyor gökyüzünden; orta boylu güçlü ayakları, düz iri gagası ve tanıyor ölüm denilen argümanı. Yaratanı, yaradılışı. İçimde yaşattığım yaratığı baktığımda aynaya, içimdeki zanlıyı kanlar aktığında. Bugün bir kargayım, karartı, karanlığım. Karnavalın en doruk noktasında, şamatanın patlattığı maytapların, yanan volkanların ardındayım. Birbirini öldürmeye başlıyor insanlar, ayak uyduruyorum kaosa. İçimde tükenmek bilmeyen bir öldürme arzusu, şehvetli bir dokunuş gibi bir antisemitin uzuvlarında. Kurmaca biraz, kurulan başka bir öykü zaman çarkında. Duraksama ve de durağan.
İhtiyacım var; önce onları katletmek için siyanürle bir parça, bir Parga, Preveze sınırında. Yüzerek geçebilmek karşıya, üzerinde dalgaların, sırt üstü yatabilmek rahatça. Dindirebilmek susamışlığı, ona, suya, kana. Kana kana içebilmek akağından ırmakların, tadabilmek ölümsüzlüğü bu yaşamda. Koylarında, kollarında.
Direngi; parmaklarımın ucunda salınan kurşun kalemin dahi karalamalar yapmasına izin vermiyor sayfada, direngenliğim yeterli olmuyor bir iki sözcüğü daha kağıdın aklığına akıtmaya. Ben ne o ne de başkasıyım, hiçbiri olamadım bir hiç olduğumda. Hiçbiri olmadım, bir hiçlik uğruna yaşadığımda. Perde inmişti insanlar alkışlamaya başladığında ve ardında kalmıştı siyahlığım, bordo rengin üzerini kapattığında. Yakmıştım ateşi, sürmüştü dans ve hayal dahi edemediklerini çoktan yazmıştım.
İki tabure vardı hala masada; birini sahip olduklarıma, diğerini olmadıklarıma ayırmıştım. Sahipliğim kalktı masadan, diğerleri sahipsiz yalnız sahipsiz kaldı.